Buharalım Ailesine Hoşgeldiniz!


5 sonuçtan 1 ile 5 arası

Konu: Sultan Veled-İbtidaname

  1. #1
    haydarı kerrar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Durum
    Offline
    Üyelik tarihi
    Feb 2011
    Mesajlar
    630
    Teşekkür / Beğeni
    @

    Standart Sultan Veled-İbtidaname

    SULTAN VELED’İN ESERİ
    İBTİDANAME



    RAHMAN VE RAHİM ALLAH ADIYLA
    Bir olan Allah’ın sırlarını bildirmek için meydana getirilen ve Veled'in eseri olan Mesnevi’nin yazılmasına sebep sudur:
    Babam, üstadım ve seyhim, bilginlerin, ariflerin sultânı, Hak ve Dîn'in Celâl'i Belh'li Huseyn oglu Muhammed'in oglu
    Mevlânâ Muhammed, Allah aziz sırrıyla bizi kutlasın, «Mesnevi» sinde geçmis erenlerin kıssalarını zikretmis, onların
    kerametlerini, makamlarını beyan buyurmustur ki onların kıssalarını anlatmaktan maksadı da kendi kerametlerini,
    kendi makamlarını belirtmekti, Allah'ya ulasanların sultânı, Seyyid Burhâneddîn-Muhakkık-ı Tirmizî, sevilenlerin ve
    sevgililerin sultânı efendimiz Tebriz'li Semseddîn Muhammed, kutupların kutbu Kuyumcu lakabiyle tanınan Konya'lı
    Seyh Salâhaddîn Feridun, erenlerin ve manevî yol alanların özü-özeti Konyalı Ahî-Türkoglu Çelebi Husâmeddîn gibi,
    Allah anılıslarını ululasın, kendisiyle aynı gönülde olan, onunla düsüp kalkan erenlerin hâllerini anlatırken kendi
    hâllerini de, onların hâllerini de geçmislerin kıssalarına sıgıstırmıs, kendinin ve onların hâllerini, geçmislerin hâllerini
    bildirerek belirtmistir, Netekim,
    Güzellere ait sözlerin, onlara ait sırların
    Baskalarının sözleri arasında söylenmesi daha hostur bence
    demistir, Fakat bâzı kimselerde, hâlin gerçek yönünü anlayacak, söyleyenin maksadını bilecek anlayıs ve sezis
    kaabiliyeti bulunmadıgından,
    Alemden maksat âdemdir,
    Âdemden maksat da o demdir
    dendigi gibi «Mesnevi» de bildirilen kendi makamları, kerametleri, hâlleri ve kendileriyle gönülleri bir, solukları aynı
    olan musahiplerinin ahvâli, okuyanlara dinleyenlere malûm olsun süpheleri, zanları ortadan kalksın, onların
    kıssalarında beyan buyurulan vasıfların, kendi ve kendileriyle sohbetdas olanların vasıfları oldugu, maksatlarının, bunu
    anlatmak bulundugu anlasılsın diye etraflıca açıklandı,
    Bir baska hikmet de su : Allah bizi sırrıyla kutlasın, Mevlânâ'nın «Mesnevi» de, geçmislere ait anlattıgı kıssalar,
    zamanımızda olan seylerdir, bunu bildirmek, Baska bir maksat da su : Müridin, seyhinin huylarıyla huylanması,
    seyhinin yolunu sürmesi, hırka giymek, bas tıras etmek semâ' eylemek gibi seylerle bunlardan baska seylerde,
    mümkün oldugu kadar, imanına uyanın, ona iktidâ etmesi gibi seyhine, uyması gerektir; netekim "Allah'ın huylarıyla
    huylanın» buyurulmustur, Allah sırrını kutsasın, babam Hazret-i Mevlânâ, kardesler, mürîdler ve âlemde bulunanlar
    arasından, "Sen, yaratılıs ve huy bakımından, insanların bana en fazla benzeyenisin,, mûcebince hıl'at ve taç
    giydirerek beni seçti, Bu zayıf da, o hazretin enirine uyup, "Allah kimseye gücünün üstünde teklifte bulunmadı,,
    muktezâsınca, gücü yettigi kadar, «Babasına en fazla benzeyen, zulmetmemistir,, hükmüne uyup o hazrete tâbi'
    olmak, ona benzemek hususunda çalıstı, Kendileri, çesitli vezinlerde dîvanlar meydana getirdiler, rubailer düzdüler,
    Bu zayıf da ona uyup bir dîvan meydana getirdi, Yanında dostlar, sevenler, uyanlar, degil mi ki Allah anılısını ululasın,
    Mevlânâ'ya uyup bir dîvân meydana getirdin; mesnevide de ona uymak gerek diye dilekte bulundular; bunun sonucu
    kendimi o hazrete benzetmek gayretiyle altıyüz doksan yılı Rabîulevvd ayının ilk günü, bu mesneviyi yazmaya
    basladım; göçüsümden sonra bir anılıs vesilesi olarak kalsın dedim, hâsılı ne kadar gücüm yettiyse, elim erdiyse
    kendimi o hazrete benzetmeye çalıstım, Ama o hazretin öyle makamları, öyle mertebeleri vardı ki onlara erismeye
    imkân yok; meger ki Hak taâlâ kendi yardımıyla bu dereceye eristirdigi gibi o makam ve mertebelere de eristire;
    hiçbir suretle tapısından ümit kesmem, "Allah'a karsı kötü zanna düserler,, hükmünce kötü zanna düsmem; ümitsiz
    degilim, Çünkü "Allah'ın rahmetinden, ancak kâfir olan topluluk ye'se düser, Hamd, bir olan Allah'a, salât, onun
    peygamberleri Muhammed'e ve bütün tertemiz soyuna,
    RAHMAN VE RAHİM ALLAH ADIYLA VE O'NDAN YARDIMIDİLERİZ
    Yüce Hak, bütün yaratıklardan, bütün var olanlardan daha da açık olarak meydandadır ve son derecede meydanda
    olması yüzünden de gizlidir, Pek fazla zuhuru dolayisiyle gizlidir; çünkü insan olsun, baska yaratık olsun, vasıflariyle
    tanınması mümkündür, Sözgelisi, bir insanın yüzünü gördün mü, senden, kimdir bu diye sorarlarsa, onu tanımıyorum
    dersin; ama onunla konusur, düser-kalkarsan, onun islerini görüp sözlerini duyduktan, ahlâkını anlayıp hünerlerini
    müsahede ettikten sonra, onu iyice tanıdım dersin, Fakat bu tanısa sebeb olarak ondan gördügün seyler, gerçekte
    suret degil, niteliksiz olan mânâsıdır onun, Simdi bir insanın, mânâsına ait olan ahlâkı, isleri sence birazcık belirdi ya,
    bütün mahlûkat, yüce Hakk'ın ef'âli, ahvâli ve asarı iken nasıl olur da o, gizli kalır ? Bu yüzden buyurur ki : "Hak,
    günesten de açık olarak meydandadır; birsey açıkça görüldükten sonra onun bildirilmesini dileyen, gerçekten de
    ziyandadır,
    Kim hakk'ın varlıgına delil ararsa
    O, ziyana düsmüstür: kördür, asagılıktır,
    nsanın mânâsını gözle görmedin, islerinden, sözlerinden tanıdın da onda, bir cevher var diyorsun ama bütün bunlar,
    ondan meydana geliyor; ne diye kendi kendine, Allah öyle bir zattır ki ne gördüysem, ne göreceksem hepsi de onun
    yapısıdır, onun yarattıgıdır demiyorsun? Su hâlde daima Allah'ı, herseyden daha fazla apaçık görmen gerek,
    Görmüyorum deme; ondan baska birsey biliyor, görüyorsan bu, suna benzer : Hani birisi bahçedeyken der ki: Yapragı
    görüyorum ama bahçeyi göremiyorum; bu kisi gülünç olmaz mı?
    Yokluk ve varlık âlemini icâd eden Allah'ın adıyla baslıyorum,
    Öyle bir mabuttur ki ne zıddı vardır, ne esi; ne de iki âlemde ortagı vardır onun,
    Ne kimseden dogmustur, ne kimse ondan dogmus, Herkes ölür - gider, oysa diri kalır,
    Sıfatı, "Dogamaz, dogurmaz,, dır; zâtına "Hiçbir kimse esit olamaz,,,
    Öyle bir vardır ki hem dâima apaçık ortadadır, hem gizli, Küçüklere de cilve eder, büyüklere de,
    Ars da onun yüzünden bezenmistir, fers de, yer de onun yüzünden dopdoludur, gökde,
    Yeryüzü de onun yüzünden diridir, yedi gök de; insan da, peri de, seytan da, melek de,
    Gözün de nurudur gönlün de, aklın da, ruhun da, Hiçbir sey yoktur âlemde ki ondan feyzalmamıs olsun,
    Bütün canlılarda, bedendeki cana benzer, ısıgı candan bedene vurur durur,
    10, Zâtı ne dısardadır, ne içerde; içerisi de onun ısıgıyla aydındır, dısarısı da,
    Sonsuz iyi - kötü seyler, onun sun'udur; sun'unun sayılarından yürü de bir Allah'ya var,
    Bir kisiden yüzbinlerce ayrı ayrı sıfatlar, isler belirmez mi?
    Barıs, yahut savas, aglamak, yahut gülmek, kimi sıralıdır, kimi darmadagın,
    Herbir is bölümünden ayrı, belirli; biri tümden naz, Öbürüyse alçalıs, niyaz,
    Sense o çesitli, renk - renk islerden birini seçer, canla - gönülle onu gönlüne alırsın,
    Ona, her solukta, tek kisisin sen dersin; bütün dostlar bir yana, sen yetersin bana,
    Candan begendigin, seçtigin o sey, ne surettir, ne nakıs; bunu bil,
    Su halde, görünen surettir deme; çünkü gönlün, suretten mânâyı görmüstür,
    Allahyı da böyle bil; her solukta, her yüzden onu gör,
    20, Çünkü halk, Hâlık'ın mazharıdır; her sabah, sabahı aydınlatana bak, onu gör,
    Gökte, yerde ne varsa, ikisinde de bulunanlardan Allahdan baskasını görme; zahirde kalma,
    Degil mi ki iyiyi de, kötüyü de Hak belirtmede; ondan baskasını görmek kötüdür, yanlıstır,
    Yasta da, kuruda da, serde de, hayırda da, bütün bu yaratılısı meydana getireni gör,
    Bakıs bu hâle geldi mi, görürsün artık; olanı da görürsün, olacagı da,
    Onu seriksiz olarak seçtin mi, her solukta yüzlerce âlem görürsün,
    Kolsuz - kanatsız ruh gögünde uçarsın; avuçsuz - elsiz yüzlerce fütuhat elde edersin,
    Öylesine bir yurda varırsın ki neligi - niteligi yoktur; nelik - nitelik sureti, ona karsı asagılık bir seydir,
    O salt mânâdır, bu sûretlerse tortu; mânâ ehli nakıstan - suretten canı elde eder,
    Onlar, aman yurdunda mekân tutarlar: hepsi de neseli bir surette nimetle verene giderler,
    30, O yurt, ne asagıdadır, ne yukarda; onun için de tapısı halka görünmez,
    Gökle yer, onun tavlasıdır; ata binmissen, tavlaya dogru at sür,
    Bu cihan egreti bir yurttur, ıssız bir ev; o cihansa, canlarımızın kösklerini bulundugu yer,
    I
    nsanın görünüsü, duyguyla anlasılır; cisme bürünmüstür; duragı da ona lâyık olan duyguyla anlasılan sekle
    bürünmüs bir duraktır, Manevî olan, neliksiz - niteliksiz bulunan ruhsa mânâ âlemine aittir; duragı da manevîdir,
    neliksiz - niteliksizdir, Gök ve yer, cisimlerin evidir, Varlıkların aslı olan neliksiz - niteliksiz âlem, ruhların duragıdır, Su
    halde bu âlem ahırdır, âhıret âlemiyse saray, Bundan dolayıdır ki esenlik ona, Peygamberler, bedene merkep dedi;
    «Nefsin binegindir; ona yumusaklıkla muamelede bulun» buyurdu, Esenlik ona, sa, bu suret gögüne agmamıstır: bir
    göge agmıstır ki bu göge hâkimdir ve orası, Allah'nın nurlar ve temizlik âlemidir, Bir de iki kere dogmak gerektigini
    anlatır, nsan bir kere anadan dogar; bir kere de bedenden, cisme ait varlıgından dogar, Beden yumurtaya benzer,
    nsanın cevheri; az bir zaman içinde bedende, ask harâretiyle kus yumurtasına döner ve bedenden dısarıya çıkar;
    mekânsızlık âlemi olan ebedî can âleminde uçmaya baslar, Çünkü onun îman kusu, varlıgından dogmazsa, düsen
    çocuga döner; elinden bir is gelmez; perde ardında kalır-gider, «Burada kör olan âhırette de kördür,»
    Mustafa, Beden binektir dedi; ruh, yahut akıl, nasıl olur da binek olur,
    Onun sözünce bedeni binek bil de varlık âleminde aramaya kalkısına,
    Su hâlde iyice anlasıldı ki gökle yer, asagılık nefse ahır kesilmistir,
    Sen de binek degilsen, denizde incinin çıktıgı gibi su ahırdan dısarıya çık,
    Katre sedefte inci oldu mu, artık o sedefte kalır mı hiç?
    Kus cücesinin, kanadı çıktı mı, yumurtayı kırar, bas gösterir,
    ster serçe olsun, ister ankaa yumurtayı kırar, göge kanat açar,
    40, Çocuk da ana kamında dokuz ayı doldurdu mu, dısarıya çıkar, darlıktan gamdan kurtulur,
    Dısarıya çıkmazsa onu, ana karnında ölmüs bil, yahut da hiç ana karnına düsmemis say,
    O, cigerden kopan yele benzer; yeli çocuk sanmıslardır,
    Çocuk olsaydı hos bir tarzda bas gösterir, ana kamından su âleme çıkardı,,
    Su genis, büyük âleme, yerle, gökle bezenmis dünyâya gelirdi,
    Alemin dagı, ovası sayısızdır; suları, denizleri kıyısızdır hani;
    Sen de o nurlardan gebeysen su karanlıklar dünyâsından bas çıkar,
    Ey aranıp duran, Meryem'e benzeyen bedenden îsâ gibi babasız doguver,
    Kendine gel de o mâdendensen, varlıgında, benliginde kalma; cansan, bu bedene gönül verme,
    Ana karnında oynayısın, sevgi yüzündense, yel gibi saçma, abes oynayıs degildir bu,
    50, Bir kere daha dünyâ bedeninden çık da akıl ve ruh âlemine yürü,
    Hani hâlis gümüsün toprakla karısmıs bir halde bulunması gibi,
    Gümüs toprakta gizlidir ya; toprak, bedene benzer, gümüsse candır,
    Gümüs, topraktan çıktı, arındı mı, toprak, hor-hakıyr olur, bir ise yaramaz bir hâlde kalakalır,
    Topragın degeri gümüs içindir; yoksa gümüssüz toprak, degersizdir,
    Toprak da gümüsün çıktıgı mâdenden, çıkmıstır ama gümüs gibi tartılmaz ki,
    O toprak, bir kez daha varlıgından dogmadıkça, toprak olarak öylece kalakalır,
    Hiçbir ise yaramaz; nerden gümüs para gibi degerli olacak da sürülecek?
    Yahut da a aklı - fikri eren,, denizden saglam olarak çıkarılan sedef gibi hani,
    O sedeften inci dogmadıkça onu, gümüs verip, altın verip alırlar mı?
    60, O sedefin degeri, her ihtiyarın, her gencin katında, nerden inci gibi belirecek
    O halde yürü, gümüsün, altının, topraktan çıktıgı gibi sen de varlıgından geç de bir kez daha dog,
    Dog da kurtul, tehlikeden emîn ol, Allah amanında yurd edin,
    Melek gibi gökte, ölümsüzlüge er de Allah, can sarabını sunsun sana,
    Toprakla karısmıs mâden, atese vuruldu mu erir, güzellesir, isi is olur,
    Horluktan kurtulur, yücelir; topraksa kalakalır; ama gümüs yürür, yücelige erer,
    Sen de istekliysen ask atesinde eri; gerçeklik potasında sızdırılmıs bir hâle gel,
    Gel de su varlık perdesinden kurtul; Allah sarabıyla sarhos ol,
    Çünkü iki kere dogmak sarttır: Biri anadan, öbürü bedenden dogmak,
    Biri, su aldanıs dünyâsından dogmak, öbürü beden karanlıklarından dogmak,
    70, lk dogus mukadder oldu, su dünyâya geldin ya: ikinci doguma da çalıs ki nur olasın,
    Canını Hak yoluna koy da böylece Allah'dan ders al,
    Bir cana karsılık yüzbinlerce can elde et; bir tanenin karsılıgında ikiyüz bostana sâhib ol
    Bir cana karsılık yüzbinlerce can elde et: bir tanenin karsılıgında Tatar miski elde et,
    Hani önce, ana karnı, bu âleme nispetle daracık, kapkaranlık bir kuyuya benziyordu ya;
    O mülke, o ebedî âleme, o hürlerin konagı olan âleme karsı
    Bu dünyâ, o kuyudan da daha dardır; kim bundan bir koku almadıysa yol yitirmistir,
    Hattâ, ona nispetle bu derecede de degildir; sen söyle: Hiç nese, gama benzer mi?
    Agrıda, sızıda, saglıgın - esenligin sartlarını arama; yoksul, defineden nasıl, ne vakit haber verebilir?
    Kör, nasıl olur da yüzden, bulusmadan haberdâr olur; kapı, yahut duvar, söz zevkini nerden bulur?
    80, O âlem, salt yasayısa benzer; ölü toprak bile ondan sarap içer,
    Bu dünyâ, hep o yüzden diridir, o yüzden taze; yoksa onun ısıgı olmadı mı, ölüdür, bir deriden ibarettir ancak,
    Ölünün diriyle ilgisi yoktur; nerde cehennem, nerde cennet?
    O, tümden aydınlık, tümden yasayıs, zevk ve ebedîlik; buysa tümden karanlık, zahmet ve yoklukHâsılı sözün özeti su
    : Varlıktan geç de boyuna Allah tecellisini seyrededur,
    Benlikten, varlıktan arın da kadehsiz, sarapsız esriklige er,
    sa gibi beden esegi olmaksızın göklere ag; Musa'nın duragını da geç gitsin,
    Gönül pılı-pırtını hemencecik göge çek; perdesiz olarak Ay'ın yüzünü gör,
    Ama su gökkubbeye agma; çünkü o, buhardan, dumandan, var olmustur,
    Bu göge hükmeden göge ag; o gök özdür, içtir; buysa kabuk,
    90, Hikmette tek olan kisi, Senâyî, bunu kitabında bildirmedi mi ?
    «Can ilinde öyle gökler vardır ki Dünyâ gögüne is buyurur, »
    Su hâlde aklı eren, o göge agar, bu gökkubbenin yücesine degil,
    Can gögü, hür kisilerin oturdugu yerdir; hürler, o gögün yücesinde nurlar içinde yüzerler ,
    Duygu görüsü onu göremez; beden sureti, ebedî bir perdedir ona,
    Duygu gözü bedenlere bakar, akıl gözüyse canları görür,
    Beden gözü közdür, dumandır; can gözüyse baglar - bahçelerdir,
    Can gözünün mekânı yoktur; mekâna sıgmadıgı gibi zamanı da yoktur,
    Zaman gögü, onun havasında döner - durur; onun ısıgıyla ısıklanır,
    Sonradan olan gök, helak olur, fanidir; kim ona ebedîdir derse suçludur,
    Gök, bir surettir, anlam degil; gök nerden onun erlerinin duragı olacak?
    100, Fânî olan gökle yer, dısardadır; yedisi asagıdadır, yedisi yüce,
    Suret, isterse yüce olsun, gene de asagılıktır; sonucu da yokluktan baska yere gitmez,
    Bir kudret vardır ki gök, o kudretle yücedir; bu yerse ona karsı alçalmıstır niyaz etmededir ona,
    Allah kudreti, mekân içinde yürür-gider ama mekansızdır,
    Mekânda olanı duygu gözüyle: gönnek mümkündür; mekansız olansa canla görülebilir,
    Kim duygudan, yönden kurtulmussa, o görmüstür dostu, o kurtulmustur tehlikeden,
    Suretler, perdelerdir; onlar degildir maksat; akıl, nasıl olur da perdeyi mâbûd edinir?
    Su hâlde Mesîh, bu göge agmadı; o alımlı bir güzeldir, alımlı güzelin katına gitmistir,
    Allah güzeldir, onun tecellî yeri, güzelliktir; güzellikten baska birsey lâyık degildir ona,
    Süphe yok ki güzel, güzelin yanına gider; çirkinse çirkinle uzlasır,
    110, Temizler, temizlere yönelirler; pislerse kendi cinslerinden olanlarla bulusurlar, kopusurlar,
    nsan, kendisiyle aynı cinsten olanı arar; bulunca da onunla es–dost olur,
    Birseye mensûb olan, ona mensûb olanla güçlenir; onunla bulusunca da kaynasır onunla, artık onunla cosup akar,
    Suların, katrelerin birlesmesi, öyle bir hâl alır ki sonunda koskoca bir ırmak belirir,
    Bil ki ates de bunun gibidir, hava da bunun gibi; kendi cinsiyle güçlenir,
    Bunun tersi, birseyin, kendi cinsinden olmayan birseyle bulusmasıdır ki bu, insanın, insanları helak etmeye ugrasan
    seytanlarla bulusmasına benzer,
    Bir cins, kendi cinsiyle çogalır; kendi cinsinden, olmayanla bulusansa, ölçüsüz bir hâle düser,
    Arayan, kendi cinsini buldu mu, dilsiz bile olsa söylemeye, konusmaya baslar,
    Ama a akıllı - bilgili er, bunu da iyice bil ve anla ki her cins, sana lâyık degildir,
    Gözünü aç da gör; sende iki sıfat var: Biri yeryüzünden gelmistir sana, öbürü
    Ars'tan,
    120, Yer ehli, can gögünden uzaktır; Ars'a mensûb olanlarsa günes gibi nurla dopdolu,
    Sen yürü, Ars'a mensûb olana ulasmaya bak; çünkü o cinstensin; insansan cine dogru gitme,
    Degil mi ki iki cinstir bu, iyisini, ulusunu seç; onu buldun mu da küçügünden, bayagısından vazgeç,
    Boyuna Allah âsıklarını ara, her ne söyleyeceksen, onlardan rivayet et, onların sözlerini söyle
    Askın, âsıkların yüzünden artar; onlarla es-dost oldun mu, ölçülü düzenli bir hâle gelirsin, A kardes, cinsinden
    baskalarıyla oturup kalkma da din konagına yol al,
    II
    Yüce Allah, halkı karanlıktan yarattı, Karanlıktan maksat da balçıktır ki hayvan âlemine mensuptur; uykuyla, yeyip
    içmekle yasar, Sonra nurunu o karanlıga saçtı; nitekim «Gerçekten de yüce Allah halkı karanlıkta yarattı, sonra
    nurunu onlara saçtı» buyurulmustur, Yüce Allah, insanı yaratınca ona, kendisini tanıyacak bir kaabiliyet verdi, kendi
    sonsuz sıfatlarının herbirinden birazcıgını da ihsan etti; bu cüz'î sıfatlarla o çok ve sonsuz sıfatları tanımasını,
    anlamasını sagladı, Hani anbardaki bugdaydan bir avuç, ırmak suyundan bir testi su verir gibi, Tüm görüs ne biçim
    seydir, anlasılsın diye birazcık da görüs verdi; sonsuz duyus, bilis, güç-kuvvet de bunun gibi iste, Hani aktar,
    anbarlarda pek çok olan kına, ödagacı, seker, anber ve sâireden, anbarlarda bulunanları göstersin diye azacıgını
    tablalara kor da dükkâna getirir ya, onun gibi, Bu yüzdendir ki «Onlara bilgiden ancak biraz verildi» buyurur; maksadı
    yalnız bilgi degildir, Bilgiden azıcık verdigim gibi bu sıfatlardan da az - az verdim; bu azdan o sonsuzluk bilinsin diye
    demektir bu, Su hâlde aktarın tablaları da anbarlarını göstermektedir; «Adem'i kendi sureti üzere yarattı» demistir
    hani,
    Hak, halkı karanlıkta yarattı da sonra rahmetinden onlara nurunu saçtı,
    Nuruna kavusup ona lâyık olsunlar diye baslarına nurunu saçıp döktü,
    Allah, bedeni dört seyle, toprakla, suyla, yelle, atesle kardı,
    Gönlü ve canıysa mânâ denizinden yarattı; ondan sonra da onu bedene verdi,
    130, Onların içlerine, önüne ön olmayan sıfatlardan, bilgiden, nurdan, cömertlikten inciler, mücevherler yerlestirdi,
    O denizden kahır, lütuf, cefa, ilim, vefa gibi sonsuz, sayısız sıfatlar ihsan etti,
    Böylece de senin, kendinde onun sıfatlarını görmeni, sıfatlarından da zâtını bilmeni diledi,
    Aktar gibi hani; o da her anbardan dükkâna, pazara getirir ama
    Kınadan, ödagacından, sekerden, gülsuyundan miskten, anberden
    Azıcıgını getirir, çogunu degil; hepsini birden getirmez,
    Anbarlardaysa onların çogu vardır, onlarla anbarlar doludur; her birinden ikiyüz esek yükü vardır,
    Ama tablalarına, herbirinden, tablasının alacagı kadarını kor,
    Tablalardakı azdır ama akıllı kisi, süphesiz olarak bundan anlar ki
    nsanın bedeni de,Allah dükkânıdır, içinde de, rahmeti herseyi, herkesi kavrayan Allah sıfatları vardır,
    140, Öyleyse sen, Allah sıfatlarını kendinde gör, o sıfatlar azdır ama arın da bil;
    O her yanı aydınlatan sıfatlar nicedir, anla; bu azdan çoga yürü,
    A susuz, bir testi sudan, akıp giden koca ırmagı anlamıyor musun?
    A güçlü - anlayıslı kisi, iki - üç kuru üzümle bütün üzümleri anlıyorsun ya;
    Bugday da, öbürleri de böyle; azından hepsini de anlıyorsun,
    Kur'ân'da «Azı verildi» dedi; çünkü az katre gibi denizi anlatır,
    Bilginin haddi yoktur: anlasılsın diye onun pek azını, tadımlık verdim demektir bu,
    O azla beni bilin; anlayasınız diye bunu söyledim demektir,
    Adlarım, duyan, gören, bilen, adalet sahibi olan, yargılayan, mü'minlere acıyandır,
    Bütün bu vasıfları kendinde gör de beni tanı, tertemiz ol;
    150, Sıfatlarımın haddi yoktur ama sendeki o sıfatlar da onlardandır,
    Bununla, onu da bilebilirsin; su halde sen beni, kendine dikkat et de bil, anla,
    O uçsuz - bucaksız denizler, iki dünyâda da benim sıfatlarımdır,
    Onlardan azacıgını sana verdim; bilgiyle, hünerle onları gör, onlara bak,
    Bak da, Elest deminden beri sıfatlan, benim sıfatlarımla nasıl birdir, anla,
    Kendine gel, sıfatların, hiçbir zaman, benim sıfatlarımdan ayrı degildir,
    Hani günesin ısıgı eve vurur, evi aydınlatır ya;
    Evde parıltısı azdır; her eve, pencere ne kadarsa o kadar vurur,
    Ama ısık günesten ayrı degildir ki; gizli de degildir bu, meydandadır,
    Sen, Allah sıfatlarını da böyle, kulda da mevcut bil: sahîfeyi tersine okuma,
    160, Bu yüzdendir ki Hak, "Âdemi, bizim suretimizde yarattık, dedi,
    O tablalar gibi hani; onlar da dükkânda, anbarların sırlarını anlatır,
    Anbarın haddi, kıyısı yoktur ama dükkân, anbarın bir numunesi degil midir9
    Bu az sıfatlardan asla yürü; ikisinin arasında ayrılık var sanma,
    Yalnız burda ince birsey var; bunu bil, bas eg de sence açıkça anlasılsın11,
    Allah sıfatlarından baska sıfatlar, ısıgın günesle bir olusu gibi degildir,
    Parça - buçugu tüm gibidir ama bu, tümden de ayrıdır; bunu böyle bil,
    Azı, çogunun tıpkısıdır; bir avuç bugday anbardan uzakta degil mi ki?
    Tıpkısıdır ama a yol bilen, görünüste tümden ayrılmıstır,
    Bunun örnegi, benzeri çoktur; düsün de tamamiyle haberdâr ol,
    170, Gönlün varsa, gönlünü Hakk'a ver; çünkü sana ondan yardım gelir,
    Ömrün de, varlıgın da, sıhhatin de tamamiyle ondandır; içindeki havuzun suyu o ırmaktandır,
    Degil mi ki onun ırmagındansın, onu ara; yanı - yöreyi bırak da yansız - yöresiz tarafa yürü,
    Su kusu, suya dogru uçar; toprak kusuysa topragın bulundugu yana gider
    Uyanık gönül, yerden, gökten geçer de bir hosça yücelere varır,
    Yersiz can, nerden yeri seçecek? Sivrisinegin yuvası, zümrüdü ankaa ya yarasır mı ;
    Gök de zindandır, yer de; hür can, bunu seçer, kabullenir mi hiç?
    Can için gök, Allah tapısıdır; onun sarhoslugu, dâima Allah sarabıyladır,,
    Öylesine bir denizin katresi, degil mi ki oradandır, gene oraya varır,
    Denizin suyu, nerde olursa olsun, süphe yok ki hos bir surette aslına dogru akar,
    180, O nurun özü - özeti olan velî, nasıl olur da can nurundan uzak durur?
    Onun gögü, süphe yok ki o nurdandır; o yüzden de ondan baskasiyle sevinmez,
    Su halde onu, su gögün yücesinde bilme; onun cinsinden degildir ki; nasıl olur da oraya gider
    Gök surettir, cansa anlam; anlam, yürür, anlamın bulundugu yana gider,
    Nur, ancak nurla düser - kalkar; seytan, huriyle asla oturmaz,
    Denizin dalgası, denize gider; ovadaysa yelden toz kalkar ancak,
    Yel, suyu, suyun bulundugu yana sürer; topragıysa topragın bulundugu yere savurur,
    Parça - buçuklar asıllarına giderler; çünkü onlar, kendi tümlerine gitmeye ugrasırlar,
    Cennetin parça-buçugu olan, nimetler yurdu cennete gider; cehennemin parça - buçugu da cehenneme dogru varır,
    III
    Yüce Allah herkesin tabîatına bir hâssa vermistir; bu yüzden de hiçbir kimse, kendi cinsinden baskasıyla uzlasıp
    esenlesemez; uzlassa bile bu, bir sebebe dayanır, O hâssa, ona memur olmusa benzer; o adamı, cinsine dogru sürergötürür,
    «Gerçekten de yüce Allah'ın bir melegi vardır kJ cinsi, cinsine götürür,» Cins-cins yaratısın sebebi sudur:
    Hersey zıddıyla meydana çıkar, «Hersey zıddıyla belirir,» Bir de su var: Sanatın olgunlugu, üstünlügü, sanatkârın
    iyiye de gücünün yetmesindedir, kötüye de, Çünkü iyiye gücü yetse de kötüye yetmese, tam güçlü olamaz, Su hâlde
    Allah'a nispetle iyi - kötü, birdir; çünkü ikisi de Allahnın, sanatındaki olgunlugu, üstünlügü gösterir, Ama bu nispete
    bakmazsan, iyiyle kötü, nasıl bir olur? Bir de sunu söyleyelim: Bu nispet ve sebep olmazsa iyi, kötü, hepsinin de iyi
    oldugu meydana çıkar, Bu anlatısı gerçek olarak duyar, isitir de kabul edersen bunun bereketiyle yüce Allah, seni,
    zâtına da ulastırır,
    Yeryüzünde Allah'nın bir melegi vardır ki her cinsi, süphesiz olarak kendi cinsine götürür,
    190, Caını, seytan canı olanıseytana sürer; beyi padisahı da padisahlar padısahına ulastırır,
    Kadın yaratılıstı olanları, kadınların bulundugu yana götürür; erkek sıfatlıları,
    kılıç vuranların bulundugu yana,
    Birisi, Rabb'in yaratısı ne sebeple çesit - çesit oldu diye sorarsa;
    Neden insanları cins - cins yarattı; iki âlemde de sayısız iyi var; sayısız da kötü;
    Biri seytan gibi, öbürüyse melege benzemekte; biri yeryüzünden, öbürüyse gökyüzünden;
    Biri toprak yemekte, öbürüyse temiz gıda aramakta; bin sölpük bir hâlde,
    öbürüyse çevik mı çevik, bu neden derse,
    Cevap ver de de ki: Allah, egrinin dogrudan ayrılmasını diledi;
    yiyle kötünün su oturulup barınılan yurtta birbirinden iyice ayrılıp belirmesini istedi,
    sler, zıtlanyla meydana çıkınca da kötü, iyi isler yüzünden rüsvây oldu - gitti,
    yi, kötü olmasaydı nasıl iyice görünecekti; kötülük de olmadan iyi nasıl artar, çogalırdı?
    200, Dilenci, yahut yoksul olmasaydı zengin nasıl seçilir, nasıl öne geçerdi ?
    Bir baska hikmeti de su: Ressamlar, padisahların resimlerini de yaparlar, yere kilim, halı döseyenlerin de,
    Çesit - çesit, renk - renk yüzbinlerce resimler yaparlar; Cebrâilin Ars'ın resmini bile çizerler,
    Atlının resmini de yaparlar, yayanın resmini de; dünyâda yapmadık resim bırakmazlar,
    Süleymandan tut da karıncaya, seytana, periye, vahsî hayvanlara, uçan kuslara,
    ceylanlara, geyiklere dek herseyin resmini yaparlar,
    Böylece de herbir resimde ressam, sanatını, sanatındaki olgunlugunu, ustalıgının ileri, yahut gen oldugunu
    gösterir,
    Bu çesit resim yapamayan, sanatını resimde gösteremeyen ressam, Ressamlıkta üstün, ileri degildir; kudretli
    ressama karsı degen yoktur,
    yi, kötü resimler, o cihetten güzeldir ki her ikisinde de, iyinin resminde de, kötünün resminde de yapanın kudreti,
    üstünlügü belirir,
    O resimler, ressamının bu hünerde, bu sanatta üstün oldugunu, esinin bulunmadıgını gösterir sana,
    210, Olgun, üstün ressam, o kisidir ki iyinin resmini de yapabilir, kötünün resmini de,
    Allah sanatını da bununla kıyasla da sana ipekle çul bir görünsün,
    Hayırla ser, boyuna Allah'yı bildirdiginden, onun kudretini gösterdigidendir ki bir olmadadır,
    Bütün sanatlara kudreti yeten odur; çirkin resmi de o yapar, o yaratır, güzel resmi de,
    Degil mi ki iyi de onu bildiriyor, kötü de; sanatında onun esidi bulunmadıgını belirtiyor;
    Bu yüzden ikisi de birdir, ikisi de onun yüzünü gösteren aynadır,
    Ama sen o resimlere bakınca nasıl olur da iyiyle kötüyü bir sayarsın?
    Sen güzel yüzlüye ragbet edersin; çirkin suratlıdan da nefret edersin,
    Nasıl olur da Allah'ya ihtiyacını unutursun; nasıl olur da zehir, sence seker kesilir?
    Zahmetle rahat nerden bir olur? Bundan nur erisir sana, ondansa cehennemlere, düsersin,
    220,O, seni gamlara batırır, buysa sevindirir; o, cehenneme atar seni, buysa cennetlere kavusturur,
    Görenle kör bir olur mu ? Bilen - anlayan kisi katında ikisi de bir sayılır mı ?
    Bilenle bilmeyen, akıllı, olgun kisi katında bir olur mu?
    Bilen, vefası olan kisi, yakınlık diler; bilgisiz kisiyse uzaklasmak ister,
    Ulasma cenneti, hayırlı kisilerin yurdudur; ayrılık cehennemiyse kötü kisilerin hapishanesi,
    Seyh, nur kaynaklarından su içer; münkirlerin oturdukları yerse karanlıklar diyarıdır,
    Bunu yüzyıl anlatsam, genede de bu hâller, aydınlanmaz sana,
    Deniz, bir lüleden akabilir mi? Derya bir kayıga sıgabilir mi?
    Harf, ses ve dil, lüleye benzer; ne vakit o ask denizini görebilir, onu kavrayabilir ki?
    IV
    Dogrusu su ki anlamlar, söze sıgmaz; çünkü sözün üç tarzı vardır: Biri nesir, öbürü nazım; ötekisi de özde yüz
    gösteren düsünce, Özde olanın alanı, pek etraflıdır, pek yaygın ve genis, Nesir olarak dile gelirse daralır; nazım olarak
    söylendi mi büsbütün dar bir hâle düser, Bu üç mertebenin üstündeyse gayb âlemi vardır ki gönüle feyiz, oradan
    gelir; onun genisligineyse sınır yoktur; sonsuzdur,
    Nazım, nesir denizden bir katredir; söz, susmaya karsı bir zerredir ancak,
    230, Susarken sen, süphe yok ki bir denizsin; ama dudagını açtın da söze basladın mı, çiy tanesine dönersin,
    Susmak asıldır, söylemekse onun parça - buçugu; susmak, Ahmed'dir de söz, seriat,
    Mustafâ kaynaktır, serîatıysa su, Mustafâ günestir, serîatıysa ısık
    Seriat parça - buçuktur, Mustafâ asıl, Mustafâ atadır, serîatıysa soya – sopa benzer,
    Bunun gibi sen de bir ırmaksın sanki; oysa denizdir, kaynaktır, nehirdir,
    Sen kimi barıstasın, kimi savasta; kimi de çalgıcıyla, çeng çalanla es dostsun,
    Kimi yakar - yıkarsın, kimi yapar - onarırsın; kimi sarhos olursun kimi mahmurlasırsın,
    Kimi tastan, topraktan, kerpiçten evler kurarsın; kimi senin yüzünden sevinirler, kimi gamlara batarlar,
    Suret senin yüzünden dâima onarılır; anlamlar da senden hosnuttur, gönülleri neseli,
    Sen bir denizsin, yaptıgın islerse katre; sen günese benzersin, sözlerinse zerre,
    240, ste Peygamber'in isiyle sözü de buna benzer; bunu anla da düsünceye dalıp tasalanma,
    Seriat gibi yüzbinlerce hüküm, onunla kuruldu da o, bunların yüzünden ne arttı, ne eksildi,
    Ondan alırlar, oysa azalmaz; onun denizinden içerler, o deniz eksilmez,
    Dünyâda esini - benzerini kimse görmedigi hâlde Ebû - Cehil, ona karsı kötülüge kalkısmadı mı?
    Ama kötülükleri, onun ululugunu eksiltti mi? Aksine her solukta daha da arttıkça arttı,
    O, bir kaynak gibi costukça cosuyordu; kendi cinsinden olanların katında Ay gibi parladıkça parlıyordu,
    Ama öbürü karanlıktan ibaretti; oysa nur, Bunların tümü de yastı, oysa tamâmiyle dügün-dernek,
    Bu kör ederdi, oysa göz verirdi; o ilim ihsan ederdi; buysa adamı öfkelere bogardı,
    O, huriler, cennet, Kevser ihsan ederdi; buysa adamı, süphe yok, cehennemin dibine çeker-atardı,
    V
    Yüce Allah iki deniz yaratmıstır; biri nurdan, öbürü karanlıktan, ikisinin arasına da manevî bir berzah çekmistir ki
    karısmalarına imkân yok; hani suyla yag gibi; ikisi de bir kandildedir, fakat birbirlerine karısmazlar, Allah'dan
    çekinenlerle peygamberler, erenler, melekler, o nur denizindendir; müsriklere, seytanlara, kötü kisilereyse o karanlık
    denizden yardım edilir, Bu iki deniz birbirine bitisiktir, beraberdir, ama "iki denizi saldı, nerdeyse karısacaklar; ama
    aralarında bir berzah var, karısmazlar,"
    A bilgin kisi, bunu Kur'ân'dan duy: Allah'ın kudretinden iki deniz meydana geldi,
    250, Biri balla, sekerle, yumusaklıkla, lûtufla dopdolu; öbürü kahırla, zehirle, tümden azapla dopdolu,
    Biri granit kayalar bitirmede; öbürü agustos gülü vermede; biri acı mı, acı; öbürü tatlı mı, tatlı,
    Biri seni alır, göge agdırır; öbürü yerin dibine sokar; biri küfre çeker seni; öbürü dine yöneltir,
    Kur'ân'da «Merec'el-Bahreyn» buyurdu; ikisi de beraber; nerdeyse karısacaklar,
    Ama iki denizin arasında manevî bir berzah var ki lütfün kahra katılmasına engel olmada,
    Beraberler ama suyla yag gibi; neseyle gama benzerler; birlesemezler de birlesemezler,
    kisi de birbirine benzer; benzer ama sunu bilirim ki aralarındaki farkı akıllılar bilirler ancak,
    O, seni kurt gibi kapar, yılan gibi dalar; buysa tezce sevgilinin, dostun yanına çeker,
    Birbirlerine benzerler ama bir degiller; onları bir gören, süphededir,
    Zehirle panzehir bir görünür ama akıllılar, ikisinin arasındaki farkı bilirler,
    260, kisinin de tadı kekremsidir ama aklı basında olan, nasıl ve ne vakit yoldan kalır ki?
    Bilir ki, o öldürücüdür, kötüdür; anlayıs kılıcıyla onu kendinden defeder,
    Ondan dert gelir insana, bundan derman; onda ölüm vardır, bundaysa yasayıs ve emniyet,
    Konusmak, susmak incilerini deliyordum hani, gene sözüme döndüm,
    Susmak, gönlünde bir denize benzer; içten içe harisiz, söz söylemektir,
    Gönülden cosan neliksiz - niteliksiz bir denizdir sanki; içi - dısı olmayan bir âlemdir,
    Dogusunun haddi yoktur; batısı da ne asagıdadır, ne yukarıda,
    Alanının ucu - bucagı yok; kapısını kimsecikler görmemis,
    Orda ne durmak var, ne hareket etmek; ne alıs var, ne veris; ama bereket yüzlerce bereket var orda,
    Akıllar âleminin Ay'ı, günesi, göksüzdür; zamanenin günesiyle Ay'ıysa tutusturucu,
    yakıcı çakmaga benzer,
    270, Çakmak dedim ya; yanıp söner, geçicidir de ondan dolayı dedim; gökyüzündeki Ay'la günes de fânidir,
    Çakmagın kavı yanar, ondan bir eser bile kalmaz; zamanenin günesi, Ay'ı da kalmaz,
    Su halde anlam bakımından, ister gök olsun, ister kav, ikisi de birdir; anlam bakımından ikisi de aynı kav gibidir,
    A gaflete dalan, Allah'nın zâtından baska hersey, kusluk çagındaki yıldız gibi batar - gider,
    Kalan Allah'dır; ister uzak olsun, ister yakın, ondan baska hersey fânidir,
    Ruhu yaratan, su yaratısı düzüp kosmadan önce bedenimiz, topraktı, balçıktı,
    sin sonunda su bedenler yıkılır - gider; akıllarla anlayısları da sen, bununla kıyasla,
    Varlık âleminde ne varsa, yok olur; kalan, ancak O'dur; sonra gene ölüleri, diriltir,
    hasreder mahserde,
    Canlar yok olup gider; varlık âleminde yalnızca Hakk'ın zâtı kalır,
    Akılların günesi, Ay'ı ebedîdir; sıfatlar âleminde parlar - dururlar;
    280, Ama onlarda parlayan, rahmeti, herseyi herkesi kavrayıp kaplayan Allah güzelliginden baska
    bir
    sey degildir,
    VI
    Günes, nasıl âlemin ısıgıysa, halk nasıl onunla birbirini görür,
    yabancıyla bildigi, çirkinle güzeli, karayla akı ayırd ederse,
    yüce Allah da (benzetmek gibi olmasın), akılların; bilgilerin,
    gerçeklerin, anlasılması güç seylerin günesidir; çünkü
    Allah ısıgı olmadıkça hiçbir düsünce, dogru-düzen yüz göstermez,
    iki sözün arası bile ayırd edilemez, Su hâlde senin,
    iki sözün arasını ayırman, gerçegi gördügüne tanıktır;
    çünkü gerçek anlasılmadıkça ayırd etmeye imkân yoktur;
    netekim günesi de görmedikçe, imkânı yok, iki kisinin arasını ayırd edemezsin,
    Hak da, bilirsen, aklın günesidir; düsünceleri onun ısıgıyla okur, anlarsın,
    Düsünce kaabiliyetin, Allah'ın lütfü olan bir görüstür ki iyiyi - kötü\ü onunla görür, ayırd edersin,
    Bir söz, sence kötüdür, asagıdır; bir sözse güzeldir, hostur, ölçülüdür,
    ki sözün arasını ayırd edis, ancak o kaabiliyeti meydana getiren nurla olabilir,
    Gençle ihtiyarı, gökyüzündeki günes vâsıtasiyle ayırd etmiyormusun0
    Önce o günes görülüyor; ondan sonra da sunu - bunu birbirinden seçiyorsun,
    Senin bu seçisin, ey gerçekten haberi olan, gerçek görüsüne bir tanıktır,
    Yoksa gece oldu muydu, göremezsin; kapkaranlık gecede sunu - bunu nasıl seçebilirsin ki?
    yiyi kötüden-, karayı aktan, tikeni gülden, çınarı sögütten nasıl ayırabilirsin ki?
    290, Önünde bir ısık olmadıkça kurdu koyundan ayıramazsın,
    Ama bunu, günesin vâsıtasiyle seçtigin, anladıgın, aklına bile gelmez,
    Günesin zıddı olan karanlık, sekillerin, suretlerin, günes vâsıtasiyle sence anlasıldıgını gönlün bilir ama,
    Amıca, her solukta, o ısıkla herseyi bilip anladıgın,
    Herseyin seklinin, suretinin, onunla belirdigi, iyiyi kötüden, zengini yoksuldan, o ısıkla seçip ayırdıgın aklına gelmez,
    Demek ki zıddı olmayan can günesi de apaçık ortadadır; esi - benzeri yoktur onun,
    Onun ısıgıyla gerçekleri görürsün; bütün ince seyleri çözersin, anlarsın,
    Kararlarını o görüsle verirsin, en iyi olanı, onunla seçersin,
    Kararların hepsi de iyidir ama sen, bir hosça en iyisini seçer, onu kabullenirsin,
    O, bir soluk bile batıp gitmezken, ne sasılacak sey ki sen, ondan gaflet edersin,
    300, Saglam düsüncelerinin, hep onunla meydana geldigi aklına bile gelmez,
    Sasırma, iyice bil ki ortada olan da, gizli bulunan da onunla halledilir,
    Süphe yok ki düsüncenin, anısın, bilisin günesi, iki âlemde de Allah'dır ancak,
    Aklın basında, karârın yerinde, düsüncen gerçek oldu mu, isin - gücün, Allah kudretini apaçık görmektir,
    Bir soluk bile yoktur ki onu görmeyesin; peki, o hâlde ne diye arastırır da gamlara batarsın?
    Aradıgın, seninledir; saskın - saskın ne diye her yana kosup yatarsın?
    Kendine gel de bak; bakıs, görüs, ne kadar ileriyse, düsünce ne denli artıksa,
    O kadar, o ısıkla sana belirir; iyi düsünce, kötüsünden ayrılır ama
    Senin ondan uzaklasman, onu uzak göstermededir sana; böylece de ısıgın, gözünden uzak kalmıstır,
    Kendini bil ki Allah'yı da bilesin, anlayasın; çünkü sen, Hakk'a delilsin, burhansın,
    310, Varlıgın, hem delildir, hem delâlet edilen; aklın-fıkrin nerde, neyle oyalanıyorsun sen?
    A tulum gibi ırmak suyuyla dopdolu olan, susuz oturma, kendini yitirme,
    A yol yitirmis kisi, Allah'dan gaflettesin; basını koy yere de padisahtan külaha nail ol,
    Dinleyip anlayacak kulagın olsaydı, sana yüz beyit okurdum; ama kimin kandili, zeytinyagsız uyanıp aydınlanabilir?
    Vazgeçtim bundan; gene susmayı anlatısa döndüm, Susmak denize benzer; söylemekse balıga,
    VII
    Sözün üç mertebesi olduguna, susmanın, söylemekten daha üstün
    bulundugum dâir anlatılan bahse dönüs, Susmak üstündür ama
    her çesit susmak degil, Çünkü cansızlar da, hayvanlar da, bilgisiz
    kisiler de söz söylemezler; fakat bunların söylememeleri, susmanın,
    söylemekten üstün, olduguna delil degildir,
    Ama sunu da bil ve anla ki susmanın, söylemekten üstün olusu, o kisiye göredir ki
    Bilgisizlere, sözüyle gerçegi anlatır, onları bilgi sahibi eder; bilginleriyse gögün yücesine çıkarır;
    Cömertlik bulutu, ovalarda ekin bitirir; sözü denize düserse inciler meydana getirir,
    Sözü, ölüyü diriltir, hem de birkaç gün için degil, ebedî olarak,
    Akıllar, sözüyle mayalanır, özlenir; can, Allah katından verilmis bilgisiyle tâzelesir,
    320, ste böyle kisinin susması pek büyük bir istir; çünkü o, dünyâda Kelîm'e benzer,
    Bu susmak, bilgisizlik yüzünden agır canlı olup da susup duran kisinin susması degildir,
    Bilgisiz kisinin gönlünde bir bilgi kaabiliyeti yoktur; balçıgı yardımsız kalmıstır, nsan, o kisidir ki balçıga
    benzeyen bedeninde, canından, gönlünden Allah nurları parlar,
    blîs, onu, kendi noksanı yüzünden toprak görür ama bu görüsü,
    Allah'dan, onu anlayacak bir gönüle sahip olmayısındandır,
    Su degersiz esekler, bilgisizlikleri yüzünden noksana düsmüslerdir, hor hal kalmıslardır ama,
    Zâti onların akılları, ezelden noksandır; hâsılı bu yüzden emelleri de noksar onların,
    Sözleri de noksandır, egridir, reddedilmistir; Allah'nın yollan kapanmı onlara,
    Böylesi kisi susarsa, cansız gibidir; sen onda akıl - fikir arama,
    Onun sözü de bir sonuç vermez, susması da; hareketlerinin her biri, öbürüm daha kötüdür,
    330, Pislik gibi ne yana yönelir - giderse, soluktan soluga daha da çirkinlesir, d; da pis kokar,
    Osman gibi susan nerde ki sususu, sözle, sesle, ünle dopdolu olsun;
    Halk, onun sususundan hikmet, bilgi, zevk, akıl fikir ve hos seyler riva etsin,
    Eskiler su atasözünü söylemislerdir: Zamanede haddi yüce kisinin,
    Sözünü gümüs bil, sususunu altın; Peygamber'in susması, söylemesi gibi han:
    Onun vahiy zamanındaki hâli susmaktı; o hâli geçti mi, söz söylemi baslardı,
    Vahyi, harfler libâsına bürünür de bas gösterirdi; denizinin suyu kapl girerdi,
    Böylece de Kur'ân'la halka sâkıylik ederdi; sözleri de halka sifa verirdi,
    VIII
    Peygamberlerle erenler, bir candır, bir nur; hepsi de bir tek
    Allah'dan söyler, O'ndan bagıslarda bulunur, Onlar,
    kendi varlıklarından kurtulmuslardır; Allah'yı anıstan,
    o'nu ululamaktan baska birsey kalmamıstır onlarda;
    Allah'dan özge herseyden yok olmuslardır, Allah'yla var olmuslardır,
    «Kendilerinden yok olmuslardır, Allah 'yla var;
    Sasılacak sey su ki hem yoktur onlar, hem var,»
    Büyük erenler böyledir; hepsi de taskın deniz gibi dalgalanıp durur,
    Bütün seçkin erenler, gerçekten de bir nurdandır,
    340, Görünüste adlan ayrıdır ama hepsi de bir ısıktır, bir kıvılcım,
    Birisi sekere yüz ad taksa dilde - damakta tadı birdir,
    Peygamberlerin çagrısı herkesedir; onlar, sürüyü koruyan çobanlara benzerler,
    leri gidenleri de, geride kalanları da keremlerinden o tapıya çagırırlar,
    Onun için sasılacak, görülmemis mucizeler göstermisler, düsmanları dost etmek, sevilir hâle getirmek istemislerdir,
    Murada erenler de, ermeyenler de Hakk'a yüz tutarlar; biri askla yüz tutar, öbürü azap korkusuyla,
    Erende bir kerem vardır, bir keramet; bu, yürür - gider: Dosttan gayrisinden nefret eder, onunla düsüp kalkmaktan
    utanır,
    Kaabiliyeti, istidadı olanları Hakk'a çagırır; kaabiliyeti, istidadı olmayanlardan da nefret eder,
    Kendisi gibi sarhos bir âsık arar ki ona gönlünün sırrını açsın, söylesin,
    Çagrısı, Hakk'ın has kullarınadır: onlara sırları saçmak, açıp dökmek ister,
    350, Gerçege ulasma kaabiliyeti olmayanlara hiç söz söylemez onlar; çünkü herkes
    gerçege yol alamaz,
    Kelim, dosttan arar, onların ardından kosar - dururdu,
    Her seher çagı fen ad ederek Allah'dan o erlerle bulusmayı dilerdi,
    Sonunda duası kabul oldu, Hızır'ı buldu, muradına erdi,
    IX
    Musa'nın duasının kabul edilmesi ve esenlik ona,
    Hızır'ı bulması dolay isiyle Allah'ya sükretmesi,
    Yere bas koydu da canla - gönülle, gerçek ve tertemiz bir surette Allah'a sükretti,
    O bulusmadan iyiden iyiye sevindi; Hızır'ın huzuruna secdeler ederek vardı,
    Hızır'ın elini öptü de kimi asikâr, kimi gizli hamdetti,
    Bundan sonra Hızır onu oksadı, ona iltifatta bulundu; lütfederek ona bir nazar etti,
    Yolculuk zahmetleriyle nicesin dedi, Musa, senin için olunca dedi, zararı yok
    Senin ugrunda çekilen zahmet, definedir, incidir; senin elinle sunulan zehir sekerden de güzeldir tatlıdır,
    360, Hızır, Musa'dan bu çesit bir teslim olus görünce, bunca güzel sözleri duyunca,
    Dilini lutufla, sevgiyle açtı da onun gönlünü ayna gibi sildi, anttı,
    Sevgi ihsan eden Allah'dan gönlüne ihsan edilen sözlerin hepsini de ona söyledi,
    Musa onun sohbetiyle bulundugu hâlden yüzlerce derece ileri vardı; kapanmıs gönlü, ırmak gibi cosup akmaya
    basladı,
    Irmak da nedir? Bir deniz kesildi; sedefte essiz bir inciye döndü,
    nci nedir, deniz ne; ne dedim ben'? Ne oldugunu söz yolundan arama benden,
    Hızır'dan Musa'ya bu feyiz eristikten sonra Hızır, o yol gören er, Musa'ya dedi ki:
    Hele kalk da ümmetinin yanına git; durmadan-dinlenmeden sehrine var,
    Yol yitirmis halkı yola getir; hepsinin yüzünü Allah'ya döndür,
    Hepsini cehennem atesinden kurtar; küçügü, büyügü nimetler yurdu cennetin bas kösesine ulastır,
    370, Bunlara karsılık da sana Hak'tan sevap ihsan edilsin; hatsiz - hîsâpsız ecirler verilsin,,
    Musa ona, ey Sultan dedi, böylesine bir tapıdan beni sürme,
    Güzel yüzünü görmemistim, öyle oldugu halde seni padisahlardan daha üstün tutuyordum,
    Geceleri, özleminle bir solukluk zaman bile uyumuyordum; ama gönlümün derdini de kimseye söylemiyordum,
    Sarabını tatmadan harab olmustum; kadehsiz, sarapsız sarhos olmus gitmistim,
    Ekmegin güzelim kokusu, beni ekmege ulastırdı; ekmegi yeyince de can mülküne ulastım,
    Senin isteginle can vermedeyim; bu ulasmaktan, bulusmaktan sonra nasıl ayrılık çekeyim,
    Gözüm yüzünü gördükten sonra sensiz nasıl yasayayım?
    Diledigin Allah hakkıyçin senin güzel yüzüne âsık oldum,
    Artık beni bu yüce tapıdan uzaklastırma; süt emer çocuktan bu sütü kesme,
    X
    Hızır'ın, esenlik ona, Musa'ya, degil mi ki bulusmak
    mukadder oldu sana; simdi dön ümmetine git; çünkü
    ziyaretin hayırlısı, bir an olanıdır demesi
    380, Hızır, ey Kelîm Musa dedi; sen benimle yoldaslık edemezsin,
    Ben pek çok tersine nal mıhladım; nüktelerimi kimse anlayamaz,
    Benimle görüsüp konusmak pek zordur; denizimin dibi bile topugu asar,
    Sen nerden benimle konusmaya tahammül edeceksin? Senin yolun benden apayrı,
    Musa, olur ya dedi, Allah yardım eder de akıl - fikir verir, uyanıklık ihsan eder,
    Gelip çöken gaflet uykusundan uyandırır, bir uyanıklık verir,
    Hızır onu, kendisiyle görüsmeyi ister, gerçek bir er görünce adetâ onun sarhosu kesildi; saskın bir âsıka döndü,
    Onu canla - gönülle sohbetine kabul etti, o da sohbete tahammül ediyordu,
    Ondan ne görüyorsa kaçmıyordu; iyi - kötü, herseyini kabul ediyor, hos görüyordu,
    Küfürlerini din sayıyordu; cefasından gamlanmıyordu,
    390, Onun eliyle sulanan zehiri bal serbeti gibi içiyordu; onun tasını lâ'l yerine alıyordu,
    Yolculukta yoldas oldular, birbirlerini canla - basla esirgemeye koyuldular,
    Birkaç gün böyle beraber gittiler; can incisini sözlerle deldiler,
    Her yana bir hayli yol aldılar; derken deniz kıyısında bir gemi gördüler,
    Dünyada böyle bir gemi yoktu; halka adetâ yataktı, yorgandı, dayanaktı,
    Bir sehir gibi genisti, büyüktü; pek büyük, pek güzel de bir yelkeni vardı,
    Hızır, kızgın bir halde elindeki koca bir baltayla gemiye dogru yürüdü,
    O Allah seçilmisi, hikmet yoluyla baltayı yelkene indirdi, gemiye vurdu,
    Zulmü, çirkin isi gidermek için o saglam gemiyi deldi,
    Gemi isten kaldı; bir is göremez, birsey götüremez bir hale geldi,
    400, Kelîm, bu da ne dedi; akla da uymaz birsey bu, seriattan da dısarı bir is,
    Bu gemi, inananlara bir sıgınaktı; ne diye onu böyle harâb ettin?
    Bunu Allah hiç de reva görmez; bu isten dolayı da azab eder sana,
    Hızır, önce sana demedim miydi dedi; sen sabredemezsin, dayanamazsın?
    Daha önceden aklını basına al; sen benimle yoldaslık edemezsin demedim mi?
    sim kötü görünür ama iyidir; hani o çirkin yüzlü, fakat iyi huylu kisi gibi,
    Ben atese bile otursam, her solukta atesten gül dererim, yasemin devsiririm,
    Ölüden diri çıkarırım; aglayısın ta kendisini yüzlerce gülüse çeviririm,
    blîs'i Ars'tan ferse indiririm de drîs'i Ars'a agdırırım,
    Musa, padisahım dedi, yanıldım; bunu unuttum da yaptım, bilerek, isteyerek degil,
    410, Bu ilk kadeh, bagısla beni, lütfet de su suçu hos gör,
    Hızır, sunu bil ki dedi, toprak suyla karılsa bile topraktır, su olamaz,
    Ama bu hâl senden gizlidir; basın, benim bagımla baglanmıstır,
    Sonunda gerçek olarak anlarsın ki sana söyledigim söz, yanlıs degil,
    Allah tanıktır ki sana söyledigim bu söz dogrudur, bunu egri gören sapıktır,
    Kelîm, Hızır'dan bu sözü duyunca yumusadı, razı oldu,
    Agladı da, Allah için olsun dedi, yalvarısımı kabul et, yanılmamı bagısla,
    Bir daha bu çesit davranırsam benim bahanemi de kabul etme, özrümü de,
    XI
    Esenlik ona, Musa'nın bagıslanma dilemesi ve esenlik ona,
    Hızır'ın:, onun tövbesini kabul etmesi,
    Gene birbirleriyle yoldas oldular; candan - gönülden birbirlerini esirger bir hale geldiler,
    Derken denizde bir adaya geldiler ki orda sehir gibi koskoca bir yapı vardı,
    420, Orda bir erkek çocuk gördüler, yüzü Ay gibi güzeldi,
    kisi de onun yüzüne hayran kaldı; sözüne, sorusuna, cevabına karsı sasırdı,
    Hızır onu çagırdı, alıp bir yana çekti; dagın ardında bir dere kıyısına götürdü,
    Yere yatırıp bogazını kesti; çocugun can kusu bedenimden uçtu - gitti,
    Musa bunu görünce hay dedi, Allah askına söyle, bu da ne?
    Masum bir çocugu aglatıp inleterek öldürdün; bu zulüm nerde, ne vakit reva görülür ki?
    Hızır, daha bastan demedim mi dedi; sen bu sun anlayamazsın
    Çünkü sen görünüste kalakalmıssın; sana Taun, Kelîm'im dedi ama bu, böyle,
    Benden yüzyıllar boyunca ne görürsen gör, acze düser, sebebini sorar - durursun,
    Musa, bagısla dedi, bu ikinci kez oldu; seninle dost olan Allah hakkıyçın suçumdan geç,
    430, Ona karsı agladı, inledi; üçüncü detaya dek dedi, bagısla beni,
    Çünkü sünnet üç kezdir; üçüncü defaya dek bagısla; daha üçüncü degil bu,
    Gene böyle bir suç islersem artık senden ayrılmamak için bahane bulamam,
    O vakit özür getirmeme firsat verme, ayni benden, yoldas olma benimle artık,
    Hızır demedim miydi dedi: dinlemezsin, çünkü seriatta cömertsin güçlüsün,
    Görünüs üst olmustur sana; bu irat öylesine kuvvetlidir; bunu bil,
    Onlara yol bulabilseydin sözümü hiçe sayar miydin"'
    Sana önceden, git, bana yoldas olma, sözümü dinle demedim iniydi?
    Ardımca gelmek, bana uymaktır; yoksa bedeninle bana yoldas olmak, gittigim yana gitmek degildir,
    Anlam bakımından bana uymak odur: ondan gayrısı hem yol yitirmektir, hem dâvaya düsmek,
    XII
    Yüce Allah'nın, meleklere, Adem'e secde edin demesi,
    «An o zaman ki meleklere, Âdem'e secde edin demistik,
    Secde ettiler, ancak blis bas çekti, ululandı ve kâfirlerden
    oldu,» Meleklerin secde etmeleri, blîs'in ben Allah'dan
    baskasına tapmam, secde etmem deyip bas egmemesi,
    Yüce Allah'nın, Ben senin Allah'n o vakit olurum ki
    benim emrimi duyar, yerine getirirsin; netekim aklı yarattım,
    ona buyruk büyürdüm; buyrugumu yerine getirdi,
    bas çekmedi buyurması, Hani denmistir: «Allah aldı yaratınca ona otur dedi,
    oturdu, Sonra kalk dedi, kalktı, Sonra gel dedi, geldi,
    Sonra git dedi, gitti, Sonra bak dedi, baktı,
    Sonra çekil dedi, çekildi, Sonra anla dedi, anladı,
    Sonra da, üstünlügüm, ululugum, Ars’ı tedbir ve tasarruf edisim
    hakkıyçin dedi, bence senden üstün, senden daha sevgili
    hiçbir varlık yaratmadım, Seninle tanınırım, seninle tapılır bana,
    seninle itaat edilir; seninle veririm, seninle azab ederim,
    Sevap da seninledir, azap da sana» buyurdu,
    440, blîs'in hikâyesini, kutluluktan neden uzaklastırıldıgını duymadın mı?
    Allah, meleklere, tümden Âdem'e secde etmelerini buyurdu,
    Hepsi de canla - gönülle secde etti; blis buyruga karsı; geldi, Bas çekti,
    Sen beni atesten yarattın dedi; balçıga, secde etmem ayıptır,
    Bu, nasıl olur ki iyi kötüye karsı alçalsın; bas egsin ?
    A tek Allah, beni öldürsen de senden baskasına asla secde etmem,
    Allah buyrugum olmaksızın ona secde etmek, buyruguma uymamaktır, itaat etmemektir dedi:
    Ama emrime karsı gelmek, ona secde etmektir, emrim obuadan ona yüz
    tutmaksa inatlasmaktır benimle,
    Sen de melekler gibi secde et Adem'e: etmezsen- canına yas tut,
    Emri yerine getir: herze yeme: bundan baska ne yaparsan kötüdür, hatâdır,
    450, Emrimize uyup yerine getiren, sonunda neselenir; kendisine uyulan bir er kesilir,
    blis, Allah’dan bu çesit sayısız sözler duydu: fakat isyan çulhasını örmekten baska birsey yapmadı,
    Emre uymadı da lanete ugradı; Allah'nın kahrı, onu cennetlerden sürdü, çıkardı,
    O yüce tapıdan uzaklastı; o benlige düsüp aldanan, kendi kanına girdi,
    Peygamber, Allah dilinden sahabeye böyle haber verdi; buyurdu ki;
    Allah aklı yaratınca, bize yüz tut diye emretti ona,
    Akü, öz temizligiyle Allah'ya yöneldi, Allah, tekrar, geri dön buyurdu,
    Hemencecik sıranı döndü, Otur dedi, vakit geçirmeden oturdu,
    Oturunca Allah, kalk dedi; akıl, durmaksızın kalktı,
    Tekrar, söz söyle dedi, söyledi, Söyleyince de sus buyurdu, harfi, sözü bıraktı,
    460, Bak dedi; söz anladı; yap dedigini canla - gönülle yaptı,
    Anla dedi; söz anladı, O yap dedigini canla - gönülle yaptı,
    Bunun üzerine akla, hakkıma, gerçekligime andolsun ki dedi, senin ululugunda, senin degerinde bir
    yaratıgım yok,
    Ululuguma, yüceligime, sayısız rahmetime,
    Ars'ımı tasarrufuma, tedbîrime, yeryüzü âleminde yerlesenlere andolsun ki,
    Senden daha iyi hiçbir sey yaratmadım; o yüzden de seni, bütün yaratıklarımın içinden seçtim,
    Bütün âlemi sana uyar bir hale getirdim; halk senin yüzünden benim bagıma baglandı,
    Sonu su ki : Azarlamam da senin yüzünden olacak, azabım da sana gelip çatacak,
    Sevap hazînesi gelip sana erisecek; çünkü dogru yol tutmanın ecri sevaptır,
    Bir bölük halk, senin yüzünden nimetler yurdunda, cennette yer - yurt sahibi
    olacak; bir bölük halk da gene senin yüzünden cehennemin dibini boylayacak,
    470, Söyleyisim, emrim, boyuna sana olacak; çünkü buyrugumu, senden baska duyacak varlık nerde ?
    Böylece yüzbinlerce övüsle övdü onu; ayrıca yüzlerce övgüsü de gizli kaldı,
    Emre uymak, ona yüz tutmaktır; emri olmaksızın ona yüz tutmaksa, buyruguna sırtını dönmektir,
    Emri seçip ona uyan rahmete erdi; emre uymayansa elini disledi - gitti,
    XIII
    Sultan Mahmud'un emirleri hasetlerinden diyorlardı ki: Eyaz, padisahın katında neden bizden daha üstün, m nen ona
    bizden daha yakın? Padisah, bunların gönüllerindekini anladı; geceyi bile aydınlatan bir inciyi kırmalarını söyleyerek
    onları sınamaya giristi; onlar, inciyi kırmadılar; onların bu hareketini begenir göründü, Sonra inci Eyaz'm eline geldi,
    Eyaz, o geceyi bile aydınlatan inciyi kırdı, Tanık olarak bu hikâyenin anlatılısı,
    Sultan Mahmud'un kutlu, seçilmis Eyaz'la arasında geçen hikâyesi de böyle dedi,
    Dünyada tersine çakılmıs nalları gör; padisah kul elbisesinde gizlenmis,
    Kul, padisahlar gibi tahta oturmus, padisahsa kul gibi hizmete bel baglamıs,
    Hayır, yanlıs söyledim; bu söz iyi bir söz degil; o iki padisah da bir, onları iki
    görme,
    Addan geç de cana bak; tıpkı yüzlerce bedendeki bir tek inanç gibi hani,
    Kul tahta oturmus, padisah kılıgına girmis, Su halde sen, ikiyi bir gör; taçtan
    tahttan geç,
    480, Onun adı kuldur, oysa anlam bakımından padisahtır o; sen bulutu bırak da Ay'ın yüzüne bak,
    Bu sırların hatsiz, hesapsızı senin gönlünde, canında da var; bir tek Allah'tan yardım iste de ara, bul,
    Sultan Mahmut, Eyaz'ı pek severdi; isin gizlisi de buydu, açıgı da,
    Geceleyin onun sevgisiyle bir soluk olsun, uyumazdı: onun sözünden baska bir söz söylemezdi,
    Vezirinden tut da bütün büyüklere dek herkes, neden Eyaz bizden üstün bir mevkide tutulmada, neden seçilmede
    diyordu,
    Onun diyorlardı, bir tel saçı bile bizden yeg: ne sasılacak sey, padisah, acaba onun yüzünde ne gördü ki ?
    Padisah, hepsinin gönlündekinı bildi; hepsinin de sazını ask çengine uydurup çaldı, dinledi,
    Eyaz'ı da huzuruna çagırdı, veziri de: devletin bütün büyüklerini huzurunda topladı,
    Emîr, vezîr, ne kadar büyük mevkie sahip olanlar varsa padisahın tapısında toplanınca,
    Geceyi aydınlatan inciyi getirtti; onlara serbet gösterdi, zehir sundu adetâ,
    490, Vezire, al su inciyi dedi; esi - benzeri yoktur bunun,
    yice bir kır, un - ufak et, saç yere; ona karsı gönlünde besledigin sevgiyi at
    yere,
    Vezir, padisaha, a padisahım dedi, ben beden gibiyim, sense can gibisin,
    Sen hüküm sahibisin, bense hükme uyanım; senin hükmün ates, bense mum
    gibiyim,
    Ama aklım basımdayken bu inciyi nasıl kırabilirim ben ?
    Dünyada bunun gibi bir inci olsaydı kolaydı; bunun yerine bir baskasını
    arardım,
    Altınlar verir, canla - gönülle onu alır, bunu dünya padisahına feda ederdim
    Padisah bu sözü duyunca onu övdü, senden de zâti bu beklenirdi dedi,
    Merhametlisin, akıllısın, kararın hos; huyun da cihanı bezemekte yaratılısın da,
    Huzurundaki küçük, büyük, kötü, iyi, bütün beylerin,
    500, Her birini çagırıp inciyi verdi; çabucak kır sunu dedi,
    Hepsi de o büyükleri aydınlatan mum mesabesindeki vezirin sözünü söyledi, hepsi de inciyi kırmaktan çekindi,
    Padisah onları begenir göründü, övdü, her birine ihsanlarda bulundu,
    Hepsinin de gönlü hos oldu; hepsi de sevindi; padisahın iltifatından sarhos oldu,
    Padisah Eyaz'a da, beri gel dedi; kâfir degilsin ya, îmâna gel,
    Su inciyi al, hemencecik kır, Eyaz, inciyi, vakit geçirmeden hemen padisahın elinden kaptı,
    Tasa vurdu, vurdu; incilikten bir eseri kalmayıncaya dek dövdü,
    Sürme gibi toz haline getirdi; degirmen tasının altındaki arpaya bugdaya döndürdü; un haline getirdi,
    Sonra da toz gibi yele verdi; padisahın huzurunda kulcasma yere bas koydu,
    Padisah, bunun hikmetini söyle dedi; böyle degerli bir inciyi nasıl neden kırdın, döktün ?
    510, Eyaz, padisahın buyrugunu kırmaktansa dedi, inciyi tasla kırmam daha yeg,
    Asıl inci, padisahın buyrugudur, oysa bir tas; ondaki renk, ondaki alım, âdeta bir yüz örtüsü,
    Onu inci bilmeleri, padisahın yüzündendir, sonra da bilgisizliklerinden, tutarlar, üstüme altınlar saçarlar,
    Ama buyruk incisini bilip tanıyan kisi, o buyrugu yerine getirmek için
    yüzbinlerce inciyle oynar, hepsini de elden çıkarır,
    Altın, inci, mercan bile olsa, dünyadan dogan herseyi yok bil,
    yi - kötü, ince, kaim kumaslar, renk - renk ıtlaslar, ipekliler,
    Pirinçle yapılan, kebaplarla hazırlanan çesit - çesit dünya yemekleri
    Her konuga sunulan eksi, tatlı, kırmızı, san, beyaz renkte yemekler var ya,
    Hani bunlar, su sürüye benzeyen halkın diledigi seylerdir, hepsini de topraktan
    meydana gelmis bil,
    Gerçegi bilenlerden bir koku varsa sende, topraktan doganı, toprak olanı toprak gör,
    520, Degil mi ki cansın, renkten, kokudan, nakıstan, nisandan geç de sevgiliye
    dogru yol al,
    Erler gibi yönsüzlük - yöresızlık alanına at kostur, cömertler gibi canını bagısla,
    Kokuya, renge aklanıp yol yitirme; çünkü bunlar, küpteki sarap gibi egretidir,
    Aydınlık günestendir, evden degil; bedendeki can, canandan bir ihsandır sana,
    Topraktan dogan toprak degilse neden sonunda toprak olmada ?
    yi - kötü, sonunda hersey, önceden oldugu gibi toprak olup gitmede,
    Kus yumurtası, yumurta görünür de çocuk, bilgisizliginden onun pesinde kosar,
    Degerinden fazla para verir de onu alır; ama akıl bunu nasıl kabul eder? Söyle,
    Aklı basında olan kisiye göre renk de aynıdır, renksizlik de,
    Ama su gamlı topragın renkleri, her solukta halkı aldatır - durur,
    530, Oysa ki renklerle gizlenmistir ama iyice bil ki onların hepsi de topraktır,
    Nefsin gıdası, yılan gibi topraktır, yeldir; sen de ondan çok yeme, pek az ye,
    Yeme de karıncaya benzeyen yılan, bu toprak yüzünden, sonunda ejderha olmasın sakın,
    Büyüyüp koca bir daga dönmeden îman hançeriyle öldür onu,
    Çünkü bas çeken nefsin, ekmek yüzünden canla-gönülle mevkii, yüceligi arar,
    Oysa ki ekmek toprak olur-gider; mevkise yel olur-savrulur; mevki kuyudur, kuyudan uzak dur,
    Firavun bu ikisi yüzünden bas çekti, düsman oldu; çünkü Allah'dan yardıma erememisti,
    Toprakla yel, yılanın gıdasıdır: bunu böyle bil, Sen de dünyâda o gıdayı yemedesin,
    Ekmek, yemek çogaldı mı, içten, mevki, istegi bas gösterir,
    Canla - basla basbugluk dilersin: beylik için padisahlara kul - köle kesilirsin,
    540, Bil ki nefsin gıdası bu ikisidir: Hakk'ı gören, bu ikisini de yemez,
    nsansan bu lokmadan baska bir lokma ye; hayvan gıdasına az meylet,
    Yeyip içtigin gıda, hikmet ve bilgi olursa asktan baska birseye lâyık olmazsın,
    O yeyip içmeyle meleklere katılırsın; melekler gibi gök kubbenin damında yürür - gidersin,
    Öyle gıdadan bir kuvvet dogar ki onunla can, ebedîlige kavusur,
    Silahsız - pusatsız savasa girer, saflar yarar, düsmanları köklerinden söker - atarsın,
    Ne dilersen elde edersin; gamsız - kasavetsiz neseyle boyuna yürür- gidersin,
    Ask yolunda ayaksız kosarsın: sevgiliyi kendi özünde ararsın,
    Kendinden dısarda, yas - kuru, iyi - kötü hiçbir sey göremezsin,
    Hersey sen olursun, baska varlık kalmaz: ama varlıgından - benliginden ölmedikçe de bu mümkün olmaz,
    550, Sende insanlık vasfı yok oldu mu, zâtın, hayırdan da geçer - serden de,
    Çünkü bu ikisi de zıt vasıflardır; sayılar dünyasından bas gösterir bunlar,
    Zıt, aykırı, sayı, burda olur ancak; bu ikisi, birlik âlemine sıgmaz,
    Sayılar, tümden yok oldu mu, sonunda Allah'ya yönelir insan,
    Tez, "Allah'tan baska yoktur tapacak,, de de birligi tam anla,
    "La, dan yüz çevirdin mi, "îllâ,, sırrını anlarsın,
    Çünkü "La,, perdedir; Hak'sa " llâ,, dır; perdeyi kaldır da daha da yücel,
    Yemek, içmek ve mevki, topraktır, yeldir; nefis yılanı, bu ikisiyle ejderha kesilir,
    Bu ikisinden gece-gündüz yedikçe, nerden, Allah tapısına kabul edilmisler gibi kutlu olacaksın ?
    Hem de bu yılan, sonunda seni sokar, öldürür; kâfirler gibi de cehenneme çeker - götürür,
    560, Lokman gibi hikmet gıdası ye de günes gibi ısıgın ta kendisi kesil,
    Böyle yaparsan nur kaynagı haline gelirsin; ululuk ıssı Allah'nın bilgi mâdeni kesilirsin,
    lim, hikmet, meleklerin gıdasıdır; onların sofraları felegin yücesindedir,
    O tertemiz, o sınırsız topragın, o kutsal yerin çevresinde âsıklar, ebedî olarak oturmaktalar, nimetlere dalmaktalar,
    Önlerinde sayıya sıgmaz çerezler, bitip tükenmez içkiler var; orda saz, ney,
    ceng ve rebap çalınır - durur; orda hep nagmeler duyulur,
    Ordaki böylesine cennette seker dudaklı, Ay yüzlü huriler var,
    Orda bal, süt, sarap ve su ırmakları, dört ırmak akar da akar,
    O sesle tomurcuklar, yapraklar oynar; dallar, o yelle meyvalarla dolar,
    Ordaki müzik ordaki zevk ebedîdir; ordaki âsıklara Allah'dır sâkıy,
    Toprakta tertemiz bir yurt arıyorsanız, bu çesit zevki seçin,
    570, Canla - basla onun buyruguna uyan kisiye ecir olarak cennet verilir, huriler ihsan edilir,
    Sâkıylik edeni kendi varlıgında bulup gören, ebedî, zevalsiz saltanatı pesin olarak elde eder,
    Toprak bedende tertemiz canı bulan kisi, ziyandan da kurtulur, noksandan da, elde ettiginin helak olup gitmesinden
    de,
    Gamlı yeryüzünde topraktan arınır, gögün yücesine agar, o Ay yüzlüyü görür,
    Topraktan gelisen seyleri az ye de toprak olma; melek gibi temiz seylerle gıdâlan,
    Böylece de asagılık nefis, akla ram olsun; canı, belâdan: zahmetten satın alsın,
    Akıl, bedende üst olunca Ars da bedende görülür, fers de,
    Perdesiz olarak canın yüzünü görürsün; gizlenmis sırrı apaçık seyredersin,
    Zindana benzeyen su dünyâdan kurtulursun; ebedî cennete ayak basarsın,
    îsâ gibi felegin yücesine agarsın; melek, ayagının altına bas kor,
    580, Akıllı-fikirli erenler, bil ki varlık âleminin, mekân yurdunun bezentisine aldırmazlar, aldanmazlar,
    Ne varsa, hepsini de bilgiyle bilirler; yüce - alçak, her varlıgı bilgiyle görürler,
    Onlar, isin dıs yüzüne bakmazlar; çünkü sırlar, onlardan gizli kalmaz,
    Zahmette gömülü defineyi görürler; azlıkta çoklugu bulurlar,
    Bunun açıklanmasını Kur'ân'dan duy; begendigin, istemedigin seyin hayır oldugunu bil,
    Sence sevilen seyin de, istenmemesi gereken, serrin ta kendisi olan sey bulundugunu anla,
    Gören kisinin önünde, kötü de, güzel de, gökteki günes gibi meydandadır,
    Kara tası tanır o, inciden ayırd eder; ona karsı kötüyle iyi, nasıl olur da bir olur?
    Onlar, Allah bilgisine mazhar olmuslardır; sen de onların tapısına var; çünkü kılavuzdur onlar,
    Onlar, gökten de yücedir; Ars'tan da, yücelikten de; hepsi de Allah nûaıyla dopdoludur,
    590, Onlar seni, yedi gögün ötesine götürürler de cin de haset eder sana, insan da, melek de,
    Gök de kul - köle kesilir sana, melek de; çünkü onlar o yana adım atarlar, oraya ayak basarlar,
    Hepsi de o adımla muratlarına ererler; Ay gibi, günes gibi, gök olmasa da, parlarlar, ısık saçarlar,
    Onların sözlerine karsı inci de nedir ki? Yüzlerine karsı Ay da ne oluyor ki?
    O âlem, bedensiz can âlemidir; onların yüzlerinin nurunun vurdugu âlemdir,
    O, önüne ön olmayan âlem, ebedîdir; çünkü bu âlem, o âlemden meydana gelmektedir,
    Cüz'î akıl, nerden yol bulacak o yana? Tüm aklın bile bası dönmüs - gitmis,
    Erlerin vasıflarını yüzyıllarca söylesem, söylerim, gene de onların mâdenlerinden bir zerreden de azdır,
    Seyhin etegine sarıl, elinden bırakma da yücel, asagılık âlemde kalma,
    O seni, âlemin ötesine götürür; onun sevgisiyle günes kaynagına dön,
    600, Onun buyrugunu, incilere degisme; buyruguna paha biçilmez onun,
    Onun buyruguyla Eyaz gibi varlık incini niyaz tasıyla kır - gitsin,
    XIV
    Sultan Mahmud'dan maksat Allah'dır; beylerden maksat da akıllı - fikirli bilginler, hikmet sahipleridir; Eyaz'sa
    peygamberler ve erenlerdir ki inci, onların varlıklarıdır; bunu anlatıs
    Mahmûd olan (övülen), iki dünyânın da yaratıcısıdır; kendilerine tapanlarsa o beylere benzerler,
    Erenler, Eyaz gibi Allah asıldandır; onlar, boyuna Allah'dan ders alırlar
    nsanın varlıgıysa incidir; onu kıran, neseye ulasır, sevince kavusur,
    Böyle kisi, varlıga gönül vermemis, halka güvenmemis, yoklugu, alçalısı seçmistir,
    Öyle bir yokluk seçmistir ki kendi varlıgı, ancak ondan, o yokluktan ibarettir, o yokluk, her bedenin aslıdır, her canın
    özü,
    Öyle bir yokluktur ki bütün varlar, o yokluktan var olmustur; iyi - kötü, berrak - tortulu, dost - düsman, hep ondan
    varlık âlemine gelmistir,
    Ama böyle bir var, dünya ehline yok görünmüstür; çünkü Hak, kendisine açılan kapıyı kapamıstır onlara,
    Yoklugu, aksine var göstermistir; altın suyuna batmıs kalp akçayı geçer akça göstermistir,
    610, Oysa varlıgı olmayan, yokluktan varlıga ermistir; yeniden yeniye de varlar,
    varlıklar âlemi, yokluktan meydana gelmektedir,
    Varlar, o denizden bir katreye benzer; hepsi de o günesten bir zerredir,
    Yok olan, o yandan bu yana gelmistir; artık akıllı kisi, nasıl olur da burada rahatlasır da yurt tutar
    Aslı olan o yana döner gene; çünkü o taraf, ayrılıksız kavusmak âlemidir,
    Ne yapıyorsan, ne söylüyorsan, içinden bir ırmak gibi cosmuyor mu?
    O iç, yokluktur, neliksiz-niteliksizdir; dısarıya çıkıp görünen hersey, iç âlemden meydana gelir,
    Senden ne dogduysa, o âlemin parça - buçugudur; bedenden ne meydanageliyorsa candandır,
    Ama bir avuç asagılık kisi, asla parça - buçuk adını vermistir; her aldatan parça-buçuga asıl adını takmıstır,
    Kim onun buyruguyla inciyi kırmıssa, sırra ermek için canını - basını feda etmsitir,
    nci yerine buyruk incisini seçmis, basbuglugu o derece üstün tutmustur,
    620, Böylesine hüner, erenden meydana gelir; o, Eyaz gibi inciyi kırar-gider,
    Buyrugu peygamberler kabul etmislerdir de iki dünyayı da savassız ele geçirmislerdir,
    Onun buyrugunu kıransa blis'tir; çünkü onun sarabından sarhos olmamıstır o,
    Böyle olan kisi, ister Rum diyarından olsun, ister Sam'dan, ister Rey'den, blis soyundandır,
    Buyruk yüzdür, onun gaynysa arddır; yüz candır, onun gayrisi arkadır,
    Bundan dolayıdır ki «Ruh, benim emrimdedir» buyurmustur; kim bunu görmüyorsa, kim korse agla ona,
    Huyun - husun, yaratılanların hepsinden de iyi degil mi? Yaratılanların rütbeleri, nerden senin huyunca olacak?
    stenen, özündür senin, ötesi deriden ibaret; sevdigin, sensin ancak,
    O'nu askla arıyorsun ya; gerçekte bil ki sen, O'sun, aradıgınsın,
    Karıncaya benzeyen bedenle o yana nasıl varabilirsin? Ama sen karınca degilsin ki, yüzlerce Süleyman'sın,
    630, Bırak karmcalıgı; ask nurunu gör; çünkü o nur, bedende gizlidir, bedene gömülüdür,
    A çocuk, bu söze sasma; Allah'nın sonsuz sıfatlarını gör,
    Su küçücük gözünle gögün nurunu, yedi yerin nurunu seyret,
    O, bir deniz gibi gözden basgöstermis, gözden meydana gelmistir; bir geminin içinde denizi kim apaçık görmüstür?
    Göz kesilmissin, denizin nurusun; her yan, senin nurunla parlayıp görünmede,
    O nurun dalgası, göklere agmıs; denizi, dagı, ovayı tutmus,
    Bir mercimek kadar olan göz incisinde bir çok nur denizine bak,
    Bu incinin nuru, bütün âlemi tutmus; bu, sana, sasılacak bir sey görünmüyor mu?
    Bunun ikiyüz misli olan bedende sonsuz nurlar bulunursa neden sasılsın buna?
    Melek gibi o nurun ardına düs de kos: kos da melek gibi göklerin yücesine çık,
    640, Ask ve temizlik sarabını içtinse, ne diye bu küpün dibinde tortu gibi kalmadasın?
    Gökle yer, sarap küpünün dibidir; arı-duruysan a güzelim, Ars'a ag,
    Can dedigin cansa canana gider; ama canana mensub olmayan can, yel dolu bir dagarcıktır ancak,
    Hayvan gibi yemeye, uyumaya düsmüstür o; Allah'dan bir duyum bile koku alamamıstır,
    Bâyezîd'den, Kerhî'den dem vurur ama baldan da acılıktan baska bir tad alamaz,
    O lanetlenmis, kendisini Zün - Nün gibi gösterir ama Seytan'ın, cinin bile igrendigi, tiksindigi kisidir, onlara bile
    ayıptır, ardır,
    Hos degildir, hamdır, uzaklas ondan; yemim yemeye kalkısma, tuzaktır o,
    Eyvanlar olsun kendini ona verip yok olana; süphe yok ki yoklukta da belâya satasacaktır o,
    XV
    Ölüm melegi, tertemiz arınmıs bir aynadır; herkes onda kendi yüzünü görür, Seytan'sa, Seytan görünür ona, melekse
    melek, Sonsuz olarak böyle gider bu,
    Ölüm melegi, ona gelip çatınca, bedeninden ruhunu almaya kalkısınca,
    Gaflette olan, onda kahır görür; aklı basında olan, lütuf,
    650, Ölüm melegi, melektir ya; sen de onun cinsinden ol da sana dost kesilsin,
    Melek gibi ibâdeti seç, namaza dösen; gaflete dalıp oturma, niyaz ededur,
    Melek huyuyla huylanırsan, melegin gelisiyle ölmezsin sen,
    Hattâ üstelik canın, onunla esenlesir; onun gelisiyle gücün - kuvvetin artar,
    Su, suyla çogalır, kuvvetlenir, düzgün bir hâle gelir,
    Süphe yok ki cins, cinsine yardım eder; aynı cinsten olanları, sayıları çok bile olsa, bir bil,
    Melek gibi güzel huylu olursan, asagılıklardan yücelere uçarsın,
    Ölüm, düzenlerle dolu olan kisiye, insan donundaki seytanadır,
    Melekle seytanın ikisi, birbirine zıttır; birbirlerini, huyları, yaratılısları
    yüzünden sürerler, kovarlar,
    Simdicek sen, seytanlıktan sıyrıl, melek ol da cinsinden de ileriye geç,
    660, O vakit ölüm melegi sana dost olur; kötülükte de, iyilikte de senin gamını yer,
    Ama melek olamazsan kahrolur - gidersin; Allah'ya ulasmaktan da mahrum kalırsın,
    Çünkü ölüm meleginin herkesle bir baska çesit muamelesi vardır; birine sudur, öbürüne kan,
    Herkes, neye lâyıksa ona, o çesit yüz gösterir, vay kötü halli olan kisiye,
    Bil ki ölüm melegi aynadır; herkes onda, kendi yüzünü görür,
    Birine güzel bir surette, huri gibi gelir; öbürüne Seytan gibi görünür,
    Birine merhametlidir, dost olur; öbürüne karsıysa Zülfekaar'a döner,
    Birine ana - baba gibidir; öbürüne ateslerle dolu cehennem gibi,
    Veresiyeyi bırak da pesine bak; çünkü bu pesin, herkesin gönlünde gömülüdür,
    Birinde gussa seklinde görünür, öbüründe nese, Biri yıkılıp gitmistir, öbürü mâmur bir konakta,
    670, Biri dertle doludur, saçını-basını yolar; öbürü rahat-huzûr içinde cilveler ederek yürür-gider,
    Hattâ bu, cilve, tecellî de degildir; kötüde, iyide, yücede, asagıda görünen,
    O'nun sıfatlarıdır; her varlık, O'ndan var olmustur,
    Hak, herkese perdesiz yüz gösterir; gösterir ama görecek göz, ona lâyık öz nerde?
    Birine sevk, zevk, bulusma, kavusmadır O'nun lütfü: öbürüneyse cevirdir, zahmettir, derttir, ayrılıktır,
    Pesin olarak bunu gördün mü, veresiyeyi de buna kıyasla, böyle bil böyle gör ey ogul,
    XVI
    nsan nasıl dogarsa öyle ölür, öyle de hasredilir; zâtı da neyse, nasıl var olmussa baska türlü birseye dönemez,Hani
    bugday, arpa, pirinç, baska yenecek seyler, yere gömülünce, ne gömülmüsse o çıkar, o biter ya; bugdaysa bugday,
    arpaysa arpa yetisir; insanlar da görünüste renk renktir; fakat bir sekildedir, ama anlam bakımından bir-birlerine
    aykırıdır, Biri emindir, öbürü hâin; biri temiz dir, öbürü âsi, biri inanmıstır, Öbürü kâfir; bu, sonsuz olarak böylece
    sürer-gider, Öldüler mi, mezara girdiler mi, herbiri, nasılsa öyle hasredilir, «O gün, bir gündür ki yüzler agarır, yüzler
    kararır,» Bundan dolayı da Peygamber, esenlik O'na, buyurur: «Nasıl yasarsanız öyle ölürsünüz; nasıl ölmüsseniz öyle
    hasredilirsiniz,»
    Duymadın mı ki bütün Peygamberlerin Sahı, hidâyete eren,
    Hidâyet yolunu gösteren, yolların kılavuzu olan,
    «Nasıl yasarsanız» dedi; «Öyle ölürsünüz», o sıfatta can verirsiniz, Okuyuver bunu,
    nsan ölümle yanar - erir; varlık pılı - pırtısını bedenden çeker - götürür ama,
    Ölümden sonra baska birsey olmaz: zehir erimekle seker olur mu hiç
    Sürme, sürmedir: istedigi kadar ufalansın, tortudan arınmaz ki,
    680, O da, nerden baska birsey olacak'? Sıfatları degismedi ki,
    Hattâ ufalanmakla daha da arttı belki; böylece de kendi sıfatını tam olarak gösterir,
    Bütün hububatın zâtı da böyledir, vasfı da böyle: ufalandıkça, istenen tarza dönmüs olur,
    Bugday doguldu: un oldu mu, gene bugdaydır, bugday unudur; hiç kimse ona arpa oldu diyemez,
    Birisi altını ateste eritse, elde edilen sey, bezenmek için kullanılan aynı altındır,
    Böylece gümüs de, bakır da erimekle, baska birsey olmaz,
    Erittiler mi gene odur o; ne yaparlarsa yapsınlar, elde edilen, gene odur,
    Tohumlar ekilir, yere girer, adetâ yok olur, topraga karılır,
    Fakat sonunda bitip boy atınca ekilen neyse o biter, baska birsey degil,
    Böylece su dünyada da birisi öldü mü, ey gerçegi arayan, neyse o çesit hasredilir,
    690, Çekinense, çekinen olarak kalkar; kötü kisiyse, kötü kisi olarak,
    Ölüm, gerçekten de insanla aynı renktedir; dosta lûtuftur, düsmana kin,
    Ölüm aynaya benzer; her kötü, her iyi, onda kendi yüzünü görür,
    Ölümden korkuyor, titriyorsun ya; iyi bil ki korkun, gerçekten kendindendir,
    Çirkin olan, senin yüzündür, ölümün yüzü degil; canın, agaca benzer, ölümse yapragına,
    yi olsun, kötü olsun, o, senden bitmistir; hos olsun, olmasın, senin özündür o,
    Bak da gör, seker, suya atıldı mı, suyun içinde ne olur o seker?
    Hos, tatlı bir sekerli su olur; Husrev'le Sîrîn'in bulusması gibi hani,
    Asıkın gönlü de o sekere benzer; hangi suyla karılıysa, hangi suda eridiyse iç o suyu,
    Âsıktan baskası öldürücü zehirdir; kötüdür, pistir, murdardır,
    700, O asagılık kisi ölse de, dogsa da, oldugundan baska birsey olamaz,
    Buna benzer daha çok seyler var; fakat akıllılara bu kadar yeter,
    XVII
    Gene, esenlik O'na, Musa hikâyesine dönüs
    Geriye dön de Hızır'ın hikâyesini söyle: Kelim, ondan ayrılacagına kederlendi,
    Üçüncü suç, bil ki ikisinin ayrılmasına sebeb oldu; onları gama düsürdü,
    Yolculukta öylesine acıkmıslardı ki açlık, onlarda ne el bırakmıstı, ne ayak,
    El boslugu, sonsuz darlık, onları arıklatmıstı, perîsân etmisti,
    slâmda cam korumak için haram bile helâl olur ya; onlar da bu hâle düsmüslerdi,
    Ekmekten yoksun, azıksız, aç - çıplak bir halde giderlerken,
    Ansızın yolları bir köye ulastı; orda bir tek küçük, yoksul adam bile yoktu, hepsi de hâiliydi, hepsi de ulu,
    Orda büyük bir konak vardı; sahibi de kerem ıssı bir adamdı,
    710, Ama mal - mülk verecek kerem ıssı degil; söz kaabiliyeti ve hâl verecek kerem ıssı,
    Elbise verecek, ekmek sunacak kerem ıssı degil; gönül verecek, can ihsan edecek kerem ıssı,
    Çocukları o adamdan yetim kalmıslardı; ama altınları gümüsleri de çoktu,
    O konagın divan egilmisti; bir solukta yıkılıp harab olacak bir hale gelmisti,
    Hızır, o divan düzeltti; ikisinin de gönüllerindeki gamı giderdi,
    Çocukları dertten kurtardı; hapis ve zahmet kuyusundan çıkardı,
    Ondan sonra da yemek, azık almadan Kelîm'le çabucak yola düstü,
    Musa, Hızır'ın yüzüne karsı sert bir tavırla, seninle sohbet güçlesti dedi; bizi bu yoldaslık öldürdü - gitti,
    O yetimlerin altınları var, zenginler; o isi yaptın diye seni överler mi ki? Ne kazandın yâni?
    Açlıgımızı, ziyanımızı ne diye söylemedin? O iki çocuktan biraz altın alırdın,
    720, Hızır, hadi git artık dedi, ayrılıgı seç; iyice bil ki bu, üçüncü suçun,
    Musa, ayrılık sözünü duyunca, o özlem çeken kisi, bu söze muhatap olunca, dertten aglamaya basladı19,
    Costukça costu; bir hayli feryâd etti; sonunda gamdan aklı basından gitti, yere yıgıldı,
    Kendine gelince Hızır, ona dedi ki: Ey bir Allah'nın Peygamberi,
    Artık seninle sohbet etmeme imkân yok; Allah'dan rızkın bu kadarmıs,
    Geri dön, yurduna git; benimle bulunman artık uygun degil,
    Degil mi ki ayrılacagız, dönüp gideceksin; simdi sana yaptıgım islerin sırrını açayım, hikmetini anlatayım,
    Geminin sırrı su; dinle: Asagılık bir kâfir, o gemiyi elde etmek istiyordu,
    Onu ordusu için zaptetmek, ansızın da inananlara saldırmak niyetindeydi,
    slâm sehrini yakıp yıkmayı, inananları sulara garketmeyi kurmustu,
    730, Onların vannı-yogunu yagmalayacak, kadınlarını, çocuklarını tutsak edecekti,
    Ben onun maksadını bildigimden, almasın diye elimden geldigi kadar gemiyi kırıp döktüm,
    Ey Allah'ın Kelimi, hikmeti buydu; fakat sen o sırrı anlamadın,
    O çocugun kanına girdim; onu tutup bir köseye çekerek öldürdüm,
    Babası, anası, erenlerdendi; ikisi de gerçeklikle, dinle dopdoluydu,
    O çocuktaysa itaat ve îman ehli olmaya kaabiliyet yoktu,
    O çocugun yüzünden babası da sonunda kâfir olurdu, anası da din yolundan kalırdı,
    Çünkü canlarında ona karsı bir sevgi vardı; o sevgi yüzünden Allah yolu onlara gizlenir, kapanırdı,
    kisi de ondan kurtulsunlar diye onu öldürdüm, sırrı buydu, dinle,
    Divan dogrultmam da o iki yetim için yerinde bir isti,
    740, Ataları temiz kisilerdendi; hurilerin de özüydü - özetiydi onlar, insanların da, cinlerin de,
    Nasıl olurdu da dinsizler, mezhepsizler gibi onlardan ücret isterdim?
    nci definelerim bile olsaydı o iki hür çocuga saçar - dökerdim,
    Bu üç isin de sırrını ona söyledi; sonra da hadi dedi, hakkını helâl et, sen Allah'yı ara,
    Hızır, günes de, gök de kendisine kul - köle olacak kadar büyüklügüyle beraber
    Gene de o erenin çocuklarına, Allah'dan rahmet elde etmek için bu çesit hizmet etti,
    Sen yanlıslıklarla, günahla dolu oldugun, bu çesit lâyık olmayacak berbat bir halde bulundugun halde,
    Artık bak da gör, ne yapman gerek? Çünkü sen, bogazına dek suça garkolmussun,
    Süphe yok ki Allah erenlerinin evlâdı, iki dünyada da Allah amanındadır,
    Kim onlara burda hizmet ederse, karsılıgında Hak'tan binlerce ihsana nail olur,
    750, Babaları; ataları, ogulları senin yüzünden kutluluga erdikleri için senden hosnûd olurlar,
    Hattâ Âdem'in belinden gelen temiz yaratılıslı peygamberlerin, erenlerin hepsi, bu yüzden sevinirler; canla -
    gönülle seni severler,
    Çünkü Ahmed, onlara, bir tek kisi dedi; sen de onları bir bil, sayıdan geç,
    Bir canda sayı olmadıgından onlara bir dedi,
    XVIII
    Esenlik ona, Musa, peygamber oldugu halde, peygamberligin ululuguna sahipken gene de, esenlik ona, Hızır'ı aradı,
    Allah, üstün sırrıyla bizi kutlasın, Mevlânâ da o kadar üstünlüklere, güzel huylara, makamlara, kerametlere, nurlara,
    sırlara sâhib oldugu, zamanında, onun makamının esi - benzeri bulunmadıgı halde, Allah aziz sırını kutlasın, Tebriz'li
    Semseddîn'i aramıstı,
    Kelîm'den maksadım, esi - benzeri bulunmayan Mevlânâ'dır,
    Dünya, dünya olalı dünyada onun gibi bir kisi yoktur, Y
    üce erenler, ona nispetle, Allah haslarının yanındaki avam gibiydi,
    Ona karsı erenlerin hepsi de çocuk gibiydi; onun lûtfima, temizligine nispetle agırdı, yogundu onlar,
    Cüneyd, onu uzaktan görseydi, bir nüktesini isitmekle ona avlanır giderdi,
    760, Ebû - Saîd, tek bir seyhi ama onu görseydi, mürid olurdu ona
    O, yoklukta da tekti, askta da tek; mekânı, dâima mekânsızlık âlemiydi,
    Öyle bir erdi ki ruhu, iki kanadını açıp uçsaydı yere de bir titremedir gelir - düserdi, göge de,
    Öyle bir erdi ki çaglar içinde onun gibisi gelmez; felek de ona benzeri dogurmaz,
    Öyle bir erdi ki bilgilerde üstündü; seyhlerin bası olmaya lâyıktı,
    Seçilmis müftüler, onun sagirdiydi; hepsi de canla - basla, çevresinde saf kurmuslardı,
    Hâl sahibi olan erenlerin hepsi de onun yüzündeki bendi adetâ,
    Bendeki alımlı güzellik, yüzden degil midir? Erenlerin hepsi bendi de o, yüzdü ,
    Onun her müridi, Bâyezîd'den üstündü; her biri kendinden geçiste yüzlerce Zün - Nûn'a degerdi,
    Bunca yücelikle, bunca üstünlük ve olgunlukla gene de boyuna Abdal'a ulasmayı isterdi,
    770, Dileyen, sevgilisine askı gerçekse, sonunda dilegine ulasır,
    Çünkü arayan bulur; ne mutlu o kisiye ki ona kul olmustur,
    Kul, gerçekse, padisah demektir; çünkü sevgili, ona âsık olur,
    Onun da Hızır'ı, Tebriz'li Sems'ti; o, öyle bir erdi ki ona kavussan, onunla bulussan,
    Hiçbir kimseyi bir arpa tanesine bile almazsın; karanlıklar perdelerini yırtar - geçersin,
    O, gizlilerden de gizli bir erdi; bütün ulasanların padisahıydı o,
    Erenler, halktan gizlidir; halk bedendir, erenlerse can,
    Beden, nerden can görecek? Can yolu, canla asılabilir ancak,
    Bu çesit erenler, görürler, ezelden bilgileri vardır, yücedir onlar,
    Öyle oldugu halde onlar bile arayısta her yanı dönüp durmuslardı ama Tebriz'li Sems'i görememislerdi,
    780, Allah gayreti onu gizliyordu; vehimlerden, süphelerden uzak tutuyordu,
    XIX
    Semseddm'le Mevlânâ'nın bulusmaları
    Mevlânâ, Allah katında, gerçeklik, temizlik bakımından herkesten daha ileriydi, daha hastı,
    Allah, Sems'in ona yüz göstermesine, o suretle de yakınlıgının daha da artmasına razı oldu,
    Diledi ki artık baskasına tamah etmesin, baskasının sevgisini gönlünden atsın;
    Âlemde, tek kisi olsa, çagının özü - özeti bulunsa bile ondan baska hiç kimseyi aramasın;
    Kimseye bu ihsandaki özellik nasîb olmasın, bu bulusmaya ancak o nail olsun,
    Bir hayli bekleyisten sonra Sems'in yüzünü gördü; sırlar, ona gün gibi asikâr oldu,
    Görülmesi mümkün olmayanı gördü; kimseden duyulmayacak seyleri duydu,
    Niyaz ederek onun kokusunu aldı da perdesiz olarak yüzünü gördü,
    Ona âsık olup elden çıktı; yanında yücelikle alçaklık bir kesildi,
    790, Onu evine çagırdı; padisahım dedi, bu sözü su dervisten isit;
    Evim sana lâyık degil ama gerçek olarak sana âsıkım ben,
    Kulun nesi varsa, ne elde ederse, süphe yok ki hepsi, efendisinindir,
    Bundan böyle ev, senin evin; tam bir inançla dosdogru hareket et,
    Bundan sonra ikisi de hos bir suretle yürüdüler; sevinerek, gülerek eve dogru yol aldılar,
    Bir zaman beraber kaldılar; bir - iki yıl rahat ve huzura daldılar,
    Allah gayreti ansızın belirdi; bütün dillere bir dedi - kodudur, bir fısıltıdır düstü,
    XX
    Mevlânâ mürîdlerinin Sems'e haset etmeleri
    Hepsi de kötülestiler, sürüye benzeyen o mürîdlerin hepsi de bozuldular,
    Birbirlerine, Seyhimiz ne yüzden onun için bizden yüz çevirdi diyorlardı;
    Biz hepimiz de soy - boy bakımından ünlüyüz; küçükten beri temiziz, Rabb'i dilemedeyiz,
    800, Seyhin yolunda gerçek kuluz, hepimiz de Seyh'in yolunda âsıklarız,
    Hepimiz ondan kerametler, herbirimiz, ondan burhanlar gördük,
    Bizce gerçekten de anlasıldı ki seksiz - süphesiz o, Allah mazharıdır; ondan ders almadayız biz;
    Onun yüzünden bilgi sahibi olduk; hepimiz ondan ihsanlar elde ettik,
    Yolumuz, anlayıstan da öte, akıldan da; bütün padisahların padisahı, bizim padisahımız,
    Bizim gördügümüzü az kisi gördü; herkesin kulagı, isittigimiz sözleri isitmedi,
    O, bizim, gözümüzü açtı, bizi görür bir hâle getirdi; hepimizin gönüllerini Tûrusînâ'ya çevirdi,
    Hepimiz de onun vaazlariyle öyle bir hâle geldik ki, baskalarının gönüllerine de onun askını ektik,
    Hepimiz de dogan gibi avlar avladık; onları padisaha getirdik,
    Âlem halkının hepsi, bundan önce de mürîdti ona; ama sayemizde herkes, irâdesini tümden ona verdi,
    810, Seyh, dünyâda bizim yüzümüzden ün kazandı; dostu sevindi; düsmanı kahroldu - gitti,
    Bu adam kim oluyor ki Seyhimizi, ırmagın bir saman çöpünü kapıp sürükledigi gibi kaptı da bizden ayırdı,
    O ne biçim ırmaktır ki öylesine bir dagı yerinden etti, bir saman çöpü gibi alıp götürdü,
    Onu bütün dünya halkından gizledi; hiç kimse yerinin - yurdunun nisanını bile bulamıyor,
    Artık onun yüzünü göremiyoruz; önce oldugu gibi yanına varıp oturamıyoruz,
    Bu adam büyücü olmalı ki büyüyle, afsunla Seyhi kendisine bagladı,
    Yoksa o kim oluyor, ne var onda ki bunca düzenle geçinip yasamada,
    Bizim en asagımız bile ondan iyi; ama o, kendisinden daha ulu kimse olmadıgını sanıyor, kafasında bu
    düsünce var,
    Ne soyu belli, ne boyu; nerden, nereli oldugunu da bilmiyoruz,
    Yazıklar olsun, bu ne yaradır ki su düzen, su töre, onun yüzünden harab oldu - gitti,
    820, Bütün halk vaazından mahrum kaldı kutlu taliimiz, onun yüzünden somlastı,
    Derken hepsi de onun kanma susadı; hepsi de onu öldürmek için bir hançer hazırladı,
    Arada bir onu gördüler mi, kılıç çekiyorlardı, hem de yüzüne karsı,
    Önünde, ardında ona sövüyorlar, bütün gece, onun gamıyla uyumuyorlardı,
    Hepsi de ne vakit sehirden gidecek; ya gider, ya kahırdan yok olur diyordu,
    Boyuna bu çesit gürültü ediyorlar, cosup köpürüyorlar, dertle adetâ kendi kanlarını içiyorlardı,
    XXI
    Peygamberlere ve erenlere nefis ve beden ehli düsmandır; Çünkü onlar, peygamberlerin, erenlerin cinsinden degildir;
    «iki zıt birlesmez,»
    Peygamber'in zamanındaki kâfirler gibi hani; O'na düzenle, kötülükle kastetmislerdi,
    Ahmed-i Muhtar, onların düsünceleri yüzünden Ebû - Bekr'le magarada gizlenmisti,
    Mesîh de çıfıtların derdinden gizlice gökkubbeye agmıstı,
    Firavun da Musa'ya kastetmisti de Hak'tan yardım görmemis suya garkolup gitmisti,
    830, Halil'i de Nemrud, atese, dumana atmayı kurmustu,
    Ama ates, ona gülle nesrine dönmüstü; o dinsiz Nemrut da bir sivrisinekle kahrolup gitmisti,
    Hûd'un, cömert Nuh'un toplumları da, Taıın'dan azap çagı gelip çatınca yok olmuslardı,
    Hepsi de yelle, suyla yok oldu; çünkü çarpılmaya, yere batmaya la>ıkö onlar,
    O egri, o per - perisan toplumların niyetleri kötüydü,
    O yüzden de belâ, döndü de onların baslarına geldi; çünkü lâyıktılar o kahra o toplumlar,
    Ondan dolayı da kendi kendilerine kılıç vurdular, kanları sel gibi aktı,
    Yoksa ne diye kendilerini kahredeceklerdi; ne diye kanlar-, ırmak gibi akacaktı
    Kendisini öldüren, öfkelenip kendi bogazını kılıçla kesen ahmagı kim görmüstür
    Ahmak, baskasını yaralıyorum sanır; sonunda görür ki kendi cigerini yaralamıs,
    XXII
    Allah bir toplumu helak etmek dilerse düsmanları, çok olsalar bile, onlara hor - hakıyr, degersiz ve az gösterir, «Sizi
    onların gözlerine az gösterdi Allah, yerine gelmesini irâde buyurdugu isi yapmak için,»
    840, Tâlii som toplum, isitmissindir ya, herkesin toplandıgı mescidin damına bakan
    Bir kaleye sıgınmıslardı; o kale pek yüceydi ama Tatar, kalenin çevresini sarmıs, toplulugu kusatmıstı,
    Onlar da korkularından dama pek büyük bir mancınık yerlestirmislerdi,
    Tatara tas atıyorlardı; fakat attıkları tas dönüp onlara geliyordu,
    Evlerinin üstüne düsüyor, hepsinin kökünü kazıyordu,
    Akıllılardan biri, onlara, böyle bir savasla dedi, kimse basını kurtarmaz,
    Tas dönüp size geliyor: attıgınız tasların biri bile düsmanlara gitmemekte,
    Düsmanınızın tâlii pek kuvvetli, pek kutlu; ne diye gök gibi gürleyip bagırıyorsunuz?
    Degil mi ki Allah o topluma yâr olmus, onların en asagılık saman çöpleri bile dag kesilir,
    850, Duymadın mı ki küçücük Ebabil kuscagızları, küçük taslarla yüzlerce fili helak etti,
    Bir fındıktan bile daha küçük olan tascagızları gagalarından atıyorlardı;
    Öylesine bir ordunun basına düsen o taslarla bey de helak oluyordu, kul da,
    Ne mutlu kendisine Hakk'ın yâr oldugu kisi; onun pazarı boyuna sıcaktır, isi istir,
    Hak'tan gelen azacık fayda, pek çok menfaate bedeldir; onlara karsı günes bile hordur - hakıyrdir,
    Âlemde her peygamber, tek basına çabucak padisah oldu,
    Herbiri, binlerce kisiye üst oldu; çünkü onlar, gerçek bir özle Allah'yı
    dilemekteydiler,
    Bütün âlem, Peygamber'e zebûn oldu; kim ondan bas çektiyse öldürüldü - gitti,
    Bütün bunlar, isin Allah yardımıyla oldugunu, güçle - kuvvetle, büyük orduyla düzene girmeyecegini bilmen içindir,
    O ulu sahâbî, Peygamber'in sözünü rivayet etmis, dogru söylemistir,
    860, Kim Allah yardımından bir koku aldıysa ona karsı kedi de birdir, arslan da,
    Ogul, aklını basına al; onca bir dirhem de birdir, bir dînar da,
    Çünkü Hak, bir dirheme bereket verir, o dirhem, altından daha fazla is görür,
    Ama altından bereketi kaldırdı mı, altın, bir dirhemin gördügü isi bile göremez,
    Allah, sana kediyi musallat ederse, kedi seni paramparça eder, sag bırakmaz,
    Ama dilerse arslan bile sana zarar veremez: onu kementle baglasan bile seni ısıramaz,
    Kediye yardım ederse de güçte - kuvvette, arslana bile üst olur,
    Nemrud, bir sivrisinek yüzünden ölmedi mi? Hiçbir asker, hiçbir ordu, ona fayda vermedi,
    Allah, bunun gibi yüzbinlerce burhan göstermistir ama bunlara ragmen yol yitirenlerin ancak körlükleri artmıstır,
    XXIII
    Allah anılısını yüceltsin, tekrar Semseddîn'in hikâyesine dönüs,
    Bu uzun sözden gene döndük; Semseddîn'in hikâyesini söylemeye baslayalım:
    870, Onların asırı gidisleri haddi asınca, düsmanlıkları sayıyı sınırı geçince
    Tebriz'li Sems, Damask ve Sam, askla dopdolu bir hale gelsin diye Damask ülkesine gitti,
    Bu çesit asagılık mürîdlerden kurtuldu; onların düzenlerinden canını satın aldı,
    O imansız topluluktan kurtuldugundan dolayı da Allah'ya canla - basla sükretti,
    Mevlânâ, ayrılıgından hüzünlere battı; o bilgin eri onların hepsinden de çekildi,
    Onlarla dostlugu kesti, sevgi kusu, onların yuvasından uçtu,
    Onların her birerinin istegi tersine çıkmıs, dilekleri olmamıstı,,
    Onlar, Sems burdan, giderse padisahımız yalnızca bize kalır;
    Önceden oldugu gibi ihsanlarına ereriz; dudaksız - damaksız sekerlerini yeriz:
    Gene onun güzelim ögutleriyle bes duygudan, ata yönden ibaret dünyadan sıyrılırız,
    880, Kus gibi gene bu kafesten uçarız, yardımıyla perdeleri yırtarız diyorlardı,
    Bu olmadı ya, önce, ona kastettikleri zamandaki yakınlıkları bile kalmadı; gönüllerinin örüp dokudugu kumasın ne
    argası kaldı, ne arısı,
    Hepsi de tövbe ederek eyvahlar olsun bize dediler; ey Allah, bu suçumuzdan dolayı bagısla bizi,
    Körlügümüzden kadrini bilemedik onun; o kılavuzmus, bilemedik,
    Yol çocuklarıydık, taksiratımıza bakma; yârabbi, o Pîrin gönlüne ilham et de
    Suçumuzdan tümden geçsin; bu yüzden iki büklüm olduk biz,
    Elif gibi dümdüz boyumuz simdi dala döndü; aglayıp inlememiz de buna delil,
    Bu anda gözlerimiz, sizi görmüyor, gözyaslanmız bir kaynak gibi cosup akıyor,
    Ben bedenden ibaretim, ruhum sizsiniz; ey benim Nuh'um, su denizlerde tut elimi,
    Sizden baskası, su elemden dolayı kınamamakta beni; gönlüm, sizin ayrılıgınızdan ugradıgım zararı neyle,
    nasıl kıyaslayabilir?
    890, Beni öldüren, kılıçsız olarak size de saldırdı; nasıl aglayıp inliyeyimki kendimde de degilim,
    Ask agacı bir agaç ki mekânı yok; ask meyvası, bir meyva ki zamanı yok,
    Onun meyvalarını ruhlar yer; yeyis zamanı içinse ne aksam çagı var, ne sabah çagı,
    Sevgilinin askından baska sey bence ayıptır, ardır; onun havasına düsüp sasırıp kalmamsa ne güzel bir bezenti,
    Bulusmamız da imkânsız hani; sözün dogrulugu, süpheden de arı,
    Bundan gaflettedir onlar; uykudalar ama gene de farsça söyle de hepsi anlasın,
    Gafletle olan, aptallıklarından bu ise girisen o topluluk,
    Seyhin tapısına aglaya - yalvara geldiler de, artık ayrılıgı gider, bagısla bizi dediler;
    Tövbeler ediyoruz, acı; bundan sonra gene böyle birsey yaparsak o vakit cezamızı ver,
    Lütfet, bilgisizlikle suçlar isledik ama tövbemizi kabul et,
    900, Feryâd ederek defalarca bu sözleri söylediler; aylarca, gece - gündüz, bu çesit yalvardılar,
    Seyh, onların bu hâlini görünce, yollarını düzene soktu; o incinmeden vazgeçti,
    XXIV
    Allah aziz sırrıyla bizi kutlasın, Mevlânâ'nın, Veled'i, Allah antlısını ululasın, Tebriz'i! Sems'i davet için Damask tarafına
    elçi olarak göndermesi
    Padisahın Veled'e teveccühü vardı, gizlice, iç yüzden de, dıstan da Veled'ı severdi,
    Onu çagırdı, hadi dedi, o makbul padisaha tarafımdan elçi olarak git,
    Su gümüsleri de ayaklarına saç da tarafımdan de ki : Ey Tebriz padisahı,
    O mürîdler, suçlarda bulundular ama ettiklerinin hepsinden de pisman oldular,
    Hepsi de candan - gönülden, varımızı - yogumuzu o padisaha feda ederiz dediler,
    Hepsi de, ona dediler, gerçeklikle kul olalım; ardında, basımızı ayak yapalım da kosalım,
    Zahmet et de gene bu yana ayak bas; birkaç güncegiz gel de bagdas bizimle,
    Bizim yaptıgımızı sen yapma; çünkü sen sürmesin, bizse tozuz,
    910, Çünkü sen lûtufsun, bizse gerçekten de tümden kahiriz; zehir nasıl olur da seker tadını verir?
    Ne yaptıysak yaptıgımız bize lâyık; çünkü biz, adamı dalayan tikene benzeriz,
    Sense gül bahçesisin; gel, kavustur bizi kendine; Ay gibi ayrılık bulutundan çık, görün,
    Bu çesit sözler söyle, yalvar-yakar da onun gönlünü almaya çalıs,
    Bahtım yaver olursa belki bu sözler agır gelmez kendisine, gönlü yumusar;
    Lütfeder de bulusmaya razı olur; ayrılıgı bırakır, hiddetini yener, vazgeçer,
    Veled de babasına karsı bas egdi, bir Allah'ya sükretti,
    O padisahı, o Allah sevgilisini getirmeye gidiyorum dedi,
    Canla - basla Damask yolunu tuttu askla yol almaya koyuldu,
    Yorgunluk duymadan o çölde, o ovada kosup gidiyor, her dag, ona bir saman çöpü görünüyordu,
    920, O yolun tikenleri, ona gül bahçesi görünmedeydi, her ziyandan binlerce fayda elde etmedeydi,
    Yazın sıcagı, kısın çetinligi, ona seker gibi, hurma gibi görünmedeydi
    Ask yolundaki zahmet, definedir; çünkü ask, ölüyü bile diriltir,
    Âsıklar, yaralanmayı canla - gönülle ararlar da o yüzden melhemin bulundugu yana kosmazlar,
    Bas olmaktan da bezmislerdir, basbug olmaktan da; yüzlerim boyuna yokluk yanına tutarlar,
    Böylece de varlıklarından tümden kurtulmayı dilerler; can sarabını dudaksız - kadehsiz içerler,
    Bu bahsin ne sonu vardır, ne baslangıcı; sırra dâir sözler söylemeyi bırak da olanları anlat,
    Veled, Semseddîn'in huzuruna, temkinli erenlerin padisahının tapısına varınca,
    Gök gibi yere bas koydu da ey meleklerin kendisine kul - köle kesildigi padisah dedi;
    Ondan sonra edeple oturdu, O padisah lütfedip iki dudagını açtı;
    930, Söze geldi, inciler yagdırdı; cana - gönüle yepyeni asklar ekti,
    Hadîsin, Kur'ân'ın sırlarının sırlarından bahsetti, gizli sırrı açtı,
    Veled'i kolsuz - kanatsız göklere uçurdu; bedensiz olarak Ars'ın çevresinde
    Gönül gözünden perdeleri açtı da kapkaranlık geceyi kusluk çagı gibi gösterdi,
    Bedenden karanlıgı giderdi; candan - gönülden coskun akan sel gibi aktı,
    Ucu - bucagı olmayan denize ulastırdı: oraya varınca da aman buldu,
    Tuzaktan kurtulmus kus gibi yokluktan da tümden kurtuldu tehlikeden de,
    Denize ulasamayan katrenin yolunu ovada yol kesiciler vurur,
    Toprak, onu bir yana götürür, hava bir yana savurur; günesin ısıgıysa onların yaptıgının yüz mislini yapar ona,
    Böylesine yol kesiciler vardır, sense gaflettesin; aklın basına gelsin diye senden seni alıp götürürler,
    940, Bedenin testiye benzer, canınsa suya: sebepler de yoldaki yol kesenlerdir, haramilerdir,
    Dünya mevkii, dünya makamı ve nimeti, seni âhıretten mahrum eder,
    Bütün bunlar, seni o nimetlerden mahrum bırakır da her kötülükle anılır bir hâle gelirsin,
    Beden seni cehennemin dibine çeker; onun dileklerini dinlemede nimetlere er, nimetler yurdunun bas kösesine geç,
    Ögüdü bırak da Semseddîn'den bahset, o gökyüzü günesinin, o yeryüzü kutbunu ahvâlini anlat, Semseddin,
    Veled'in elçiligini duyunca sözlerini hos bir surette kabul etti,
    XXV
    Veled'in, Semseddîn'in maiyetinde Konya'ya dönmesi
    mama uyan kisinin imama erismesi için Veled, Damask ilinden Rum iline döndü,
    Onun maiyetinde, zorla degil, gerçeklikle, canla - gönülle yelip yöpürmedeydi,
    Padisah ona, sen de filan güzel, iyi yürüyüslü ata bin dedi,
    Veled, ey padisahlar padisahı dedi; seninle aynı tarzda olmak elimden gelmez,
    950, Hem padisah ata binsin, hem kul; lâyık degil bu, sakın söyleme bunu, nasıl olabilir bu,
    Atlı olmak sana deger padisahım; çünkü sen sevgilisin, bense âsıkım,
    Sen, gerçekten de efendisin, bense kulum; hattâ sen cansın, ben seninle diriyim,
    Benim yaya gitmem, senin ardında basımı ayak yapıp kosmam gerek,
    Böylece Veled, bir aydan fazla bir müddet yayan - yapıldak yürüdü: kimi iniste, kimi yokusta, durmaksızın yol aldı,
    Yol, yolculuk güçtü ama kolay göründü; çünkü o zahmet, definenin kapısındaki kilidi açmıstı,
    Yolda O'ndan binlerce sır duydu; gögün de ardında yüzlerce âlem gördü,
    Hiç kimseye bu, nasib olmamıstır; onun her ihsanından yeniden yeniye sevinmedeydi,
    Mevlânâ'nın tapısına eristikleri zaman, Mevlânâ'nın çektigi bütün zahmetler, eziyetler, kutluluga döndü,
    ki padisah da secdeye vardı; beden, canı görünce ne hâle gelir, nasıl olur; tıpkı onun gibi,
    960, Görünüste ikiydiler ama sen bir bil; anlam yönüne gidersen bir can olduklarını anlarsın,
    ki dostun arasındaki sevgi yüzünden onlar, sazdaki iki tel gibi birlesir - giderler,
    Tek tel, bir is göremez; tel iki oldu mu daha hos olur,
    Bir adamın yarısını kessen, onun varlıgından birsey elde edemezsin,
    Birbirinin olgunlugunu tamamlayan iki olus, onun iç yüzüne bakarsan birliktir,
    Dostluk, aynı cinsten olusa delildir; cin nasıl olur da insana meyleder
    Gökte her melek, melegi arar; seytan, nasıl olur da hurinin pesinde kosar?
    Ask erleri, bölük - bölüktür ama hepsi de bir denizin dalgalarıdır,
    Gürünüse kapılırsan sayı meydana çıkar; ama anlama erersen hepsi de bir olur,
    Beden yönünden, ask bakımından sayılıdır onlar, ama can yolunda hepsi de bir bahardır ancak,
    970, Bahar mevsimi gibi ruhları birdir de bedenleri, sayılı agaçlara, yapraklara benzer,
    Su halde cana bak, bedene degil; bak da birlik dünyâsında çadır kur,
    Erenlerin hepsi de bir candır, bir zattır, bir sıfatta incilerdir onlar: hepsi de, ısıgın parıltısıyla bir Ay'dır ancak,
    Ogul, yolları çesit - çesittir ama bundan geçneligi-niteligi bırak; neliksizdir- niteliksızdir onlar,
    Alem halkı erenlerin sırlarına erisemez; halk yer ehlidir, Göge agamaz,
    Erenlerin yolları, candan da ötedir, bedenden de; onların ask denizinde ne biz vardır, ne ben,
    Hos bir tarzda, birbirlerini kucaklamıslardır onlar; öpüslerine de bir son yoktur
    XXVI
    Hasetçilerin, yaptıklarına tövbe etmeleri, bagıslanma dilemeleri
    O suçlu topluluk, o gökyüzü kutbunu inkâr edenler,
    Tümden bagıslanma dileyerek canlarını saçtılar da bas egdiler, ey ulular ulusu dediler;
    Hepimiz de tövbe ettik, yaptıklarımıza pisman olduk; gerçeklikle sana yüz tuttuk,
    980, Herbiri, kapısına secde etti; o cömert ere karsı, gözyasları dökerek yerlere kapandılar,
    Padisah, bunu görünce, onların tövbelerini kabul etti; iltifatta bulundu, onları yatıstırdı,
    Bundan sonra da asagılık - yüce, hepsi, o lütuf sahibi padisahın çevresinde halka oldu,
    Mevlânâ, o padisahın yanına oturdu; adetâ gökten dogan, bas gösteren iki günese dönmüslerdi,
    Tebriz'li Sems söze geldi; anlayan, o sözlerle dirildi,
    Herbiri, o sözlerle Ars'a uçtu; herbiri, varlıgından tamâmiyle geçti,
    Sonra da herbiri semâ meclisi kurdu; herbiri, ayrı bir sofra getirdi,
    Beyden, zenginden, yoksuldan kim varsa, herbiri, kudretince,
    Bagıslar sundu, konukladı; dost olabilmek için dostluklar gösterdi,
    Zaman, bir müddet böyle geçti; iki âlem de, o padisahların huzûrundaydı sanki,
    990, Herkes kadehti de o iki padisah da saraptı adetâ; herkes geceydi de o iki padisah sabaha benziyordu,
    O iki padisah bahardı sanki de onlar ovaydı; her yeseren, tâzelesen, onlardan yeserdi, tâzelesti,
    Tikensiz dallar, yapraklar verdi; içleri meyvalarra doldu; her yan, gül bahçesine döndü,
    Böyle bir yasayısta, böyle bir bulusmada herkes nurlarla dolmustu, rahmetlere batmıstı,
    Göz, perdesiz olarak boyuna onun yüzünü görüyordu; herkes o âlemde bu ise dalmıs-gitmisti,
    XXVII
    Tövbe ettikten, bagıslanma dileginde bulunduktan sonra
    mürîdlerin gene küstahlasmaları, haset etmeleri
    Derken gene Seytan, baska bir bulantı saldı onlara,
    Bunca arılıktan, kesiflere mazhar olustan, ihsanlar elde edisten, yücelere agıstan sonra
    Bak da gör, Seytan, gene onları namazdan, niyazdan bezdirdi,
    Bütün kulluk pılılarmı - pırtılarını asırdı; herbiri, inancından döndü,
    Önceki gibi döndüler gene; ne sarap kaldı, ne sarhosluk, Kala - kala bir bas agrısı, bir mahmurluk kaldı,
    1000, Gönüldeki aydınlık karanlıga döndü; beden saglıgı, rahmete, arıklılıga dönüstü,
    Kıskançlık yüzünden, bütün halka ibret olsun diye kem göz degdi,
    Din yolunda korksunlar, lanetlenmis blis'ten emin olmasınlar,
    Çekinmelerine, kulluklarına dayanmasınlar, ibâdetlerinden dolayı sevinmesinler diye bu hâle döndüler,
    Onlar, kullukta deniz kesilmislerdi ama hepsinin de korkup bir kurtulus aramaya düsmeleri gerekti,
    Bu yolu acze bürünerek asmaları lâzımdı; uyanıklıgı elden bırakmamalıydılar,
    Kılavuzsuz bir adım bile atmamalıydılar; onun etegini ellerinden salmamalıydılar,
    O sarap, onları sevindiriyordu ama aptallıklarından da buna inanmaları gerekmezdi,
    O toplulugun halini hatırlamalıydılar; korkuları her solukta artmalıydı,
    Onlara Haklan yüzlerce ihsan gelse bile kaza tuzagından emin olmamalıydılar,
    1010, Güç-kuvvet onları aglatmalıydı; ibâdetten kalmamalıydılar,
    Nimete eristiler mi yoksullasmalıydılar; zevk ve nese çagında da gamlı bulunmalıydılar,
    Nazara ugramaktan gece - gündüz korkmalıydılar, feryâd etmeliydiler,
    Hele ey geceleri uyumayan zahitler; hele ey sözleri güzel bilginler;
    Hele ey yol alan ihtiyarlar, gençler; hele ey essiz gerçekler;
    Hele ey o huzurun kulları; hele ey o devleti isteyenler;
    Hele ey cihandan geçenler; böylesine amansız bir tuzaktan kurtulanlar;
    Hele ey tertemiz gelenler; herbiri avlamsta alıcı dogana dönenler;
    Hele ey halka aldırıs etmeyenler; hele ey eski-püskü bir hırkayı yeter bulanlar:
    Hele ey yemeden - içmeden doyanlar; hele ey bu çesit ormanda herbiri bir arslan kesilenler;
    1020, Hele ey kendilerine ates, gül gibi güzel, taze ve hos gelenler;
    Hele ey tufan bile kendilerine yol alınacak bir köprü kesilenler,
    Hele ey beden bakımından iri oldukları hâlde hafıflesenler, havada uçanlar,,,
    Evet, bunlar bile bu yolu korka - ürke almalıydılar ki o padisahın yüzünü görsünler,
    Degil mi ki can düsmanınız Seytan; insan olanın emîn olmaması gerekti,
    O, küçük, mühimsenmeyecek bir düsman degildir: korkun,, Onun düzenini yolculara sorun,
    O, yagmalamak için bizim gibi yüzbinlercesine kastetmistir,
    Asıl atamız olan, her inananın, her çekinenin atası bulunan Âdem bile;
    Peygamberler, erenler, ister Mısır'dan, ister Irak'tan, ister Rey'den olsun, O'nun soyundanken;
    Allah Halîfesi oldugu, her melegin kendisine canla - basla secde ettigi hâlde,
    1030, Böylesine bilgi sahibi tertemiz Adem'e, böylesine dosta, vefalı yol kılavuzuna bile,
    Düzenler kurdu da sonunda onu, konaklanacak bir yurt olan cennetten çıkardı,
    Gizlendigi yerden, ahdı-mîsâkı bir meze gibi sundu; baldan önce bugday gösterdi ona,
    Kus avlar gibi onu avlamak için tuzagı yemin altına gizledi,
    Ona böyle yaparsa, bir sivrisinekten daha âciz olan sana ne yapmaz; bir düsün; ne diye magrur olursun ki?
    O, Âdem'e de, çocuklarına da düsmandır; nerde o kisi ki Seytan, onu perisan etmemis olsun?
    Semseddîn bunu, o toplulugun gene kinle doldugunu anladı, bildi,
    O sevginin, gönüllerinden uçup gittigini, kalblerinin o gül bahçesine düstügünü,
    Akıllarının, nefis ve istek esiri oldugunu, inananların hevâ ve heveslerine uyup gavurlastıklarım,
    Pis nefislerinin kaynayıp costugunu, gene o padisahı ortadan kaldırmaya ugrastıklarım anladı,
    1040, Veled'e dedi ki: Gördün ya, azgınlıkla nasıl da birbirlerine solukdas oldular,
    Dogru yolu göstermekte, bilginlikte esi olmayan Mevlânâ'nm tapısından beni
    Ayırmak, uzaklastırmak, sonra da sevinmek istiyor hepsi,
    Bu sefer öylesine bir gitmek istiyorum ki hiç kimse benim nerde oldugumu bilmesin,
    Aramakta herkes acze düsecek, kimse benden bir nisan bile bulamayacak,
    Böylece birçok yıllar geçecek de gene kimse izimin tozunu bile göremeyecek,
    Bunu anlatmaya kalkısırsam uzar - gider, Ona düsmanlıkları gerçeklesince,
    Bu sözleri kaç kereler söyledi; tekrar - tekrar bunu bildirdi,
    Derken herkesin gönlündeki keder geçip gitsin diye ansızın herkesin ara y itiverdi,
    Birkaç gün görünmez olunca Mevlânâ, dertle feryada basladı,
    1050, Bunun üzerine onu, adam - akıllı, her yanda, her yerde aradılar,
    Hiç kimse ondan bir haber alamadı; ne kimseye bir koku geldi, ne kimse buldu,
    Seyh, onun ayrılıgıyla deliye döndü, bassız-ayaksız Zün-Nûn'a benzedi,
    Fetva veren Seyh, askla sâir oldu; zahitti ama meyhaneciye döndü,
    Ama üzümden olan sarapla degil; nura mensûb olan can, nur sarabından bir sarap içmez,
    XXVIII
    Erenlerin siiri, tamâmiyle tefsirdir, Kur'ânın sırlarıdır; çünkü onlar, kendi varlıklarından yok olmuslardır, Hak'ladır
    varlıkları; onların isleri - güçleri, durusları Hak'tandır; netekim « nananın kalbi, Rahmân'ın kudret parmaklarından iki
    parmak arasındadır, diledigi gibi çevirir» buyurulmustur, Onlar, Allah'nın kudret elinde âlettir ancak; akıllı kisi, âletin
    hareketini, âletten bilmez, Onların siirleri , sâirlerin düsünceyle hayâllerle örüp söyledikleri, mübalagalarla yalan-dolan
    laflardan uydurdukları siirlere benzemez, Sâirlerin niyetleri, üstünlüklerini göstermek, kendilerini belirtmek içindir;
    hani puta tapan gibi Putu kendisi yonar, sonra da kendisine mâbııd eder, «Yondugunuza mı tapıyorsunuz»
    buyurulmustur ya, Erenlerin siirleriyse hırsı terketmekten, nefsi yok etmekten meydana gelmistir, Öbür sâirler,
    onların siirlerini de kendi siirleri gibi sanırlar, O çesit sâir, bilmez ki onların isleri de, sözleri de Yaratıcı'dandır;
    mahlûkun bir ilgisi yoktur, o islerle siirlerde, Çünkü onların siirleri kendilerini degil, Allah'yı gösterir, Bu iki çesit siirin
    örnegi sudur: Yel, gül bahçesinden esip gelir, gül kokusu getirir, Ama külhandan eser-gelirse kötü bir koku iletir, Yel
    birdir ama geçtigi yer yüzünden kokusu baskadır, Kimde koku almak duygusu varsa, ikisinin arasını ayırdeder,
    « nanan zekîdir» denmistir, Birisi sarımsak çignese, misk çignedim dese de burunlara sarımsak kokusu gelir; ama
    aksine, misk çigneyen, sarımsak yedim dese bile karsısındaki misk kokusu duyar,
    Âsıkın siiri tamâmiyle tefsirdir; sâirin siiriyse gerçekten de sarımsagın verdigi hararetten meydana gelir,
    Sâirin siiri varlık sonucudur; âsıkın siiriyse hayretten, sarhosluktan dogar,
    Onun siirinden Hak kokusu gelir-durur; bununkindense Seytan vesveseleri dogar,
    Onun siirinin parlaklıgı yalandandır; bunun siiriyse dogrudur,
    O, her solukta mübalaga yapmaya çalısır; böylece de agır bir paraya satmak ister onu,
    1060, Buysa siir söylemeye, kafiye bulmaya yönelince çok sözden pek azını söyler,
    Onun denizi, söylemeye, dile soluga sıgmaz: sıgmaz ama
    O soluktan her kör kisinin de gönül gözü açılır
    Eseri böyle olan siiri can gibi çek de gönlüne al;
    Al da Allah senden hosnûd olsun; seni yerden alsın, göge agdırsın,
    Çünkü bu siir, Kur'ân'm tefsiridir; ruhun huzurudur; îmânın nurudur,
    Siirleri böyle olanların sözleri, halkı küfürden din yoluna çeker,
    Hattâ ondan da öte, herkesi Allah'ya ulastırır; bunun sırrını bil de bir soluk kendine gel,
    Onların siirlerini, herkesin, siiri gibi okuma, her iki bölügün siirini bir sayma,
    Bu meyva, cennetten gelmededir; oysa cehennemden kopan bir kıvılcımdır,
    1070, Onların siirleri tümden iksirdir; bu yüzden de bakırın, altın olur; onları canla - basla kabul et,
    Bu erlerin övüsleri, Hakk'ı övmektir; çünkü onların gönülleri Hakk'ın çevresinde döner
    Onları, dâima Hak över; buna tanık da Kur'ân âyetleridir,
    Bütün Kur'ân, onların övgüsüdür; kulluk edenleri, îman ehlini anlıstırır30,
    Kur'ân, bütün peygamberleri anlatır; Kur'ân'da, erenlerin manevî yakınlıkları anlatılır,
    Onların sözleri, hâllerinin sonucudur; onların siirleri, ululuk ısıgıyla dopdoludur,
    Ama kendilerine tapanlar, nefis ve Seytan sarabıyla sarhosturlar,
    Onların bakısları, Allah için degildir; yalandan - dolandan, gösteristen dogmadır,
    Böyle asagılık adamlar, münafıklıkla, pek büyük bir hırsla dolu olan kisiler hakkında,
    Neliksiz-niteliksiz Allah, «Sâirlere akılsızlar, ziyankârlar uyarlar» buyurmustur,
    1080, Onların isleri-güçleri, kendilerini göstermektir; dervislerin sırlarından bir koku bile yoktur onlarda,
    Dervis kisi, Allah "dan söyler, kendinden geçmistir; Allah yolunda kosar-durur,
    Çünkü o, kendisinde degildir, Allah yolundadır; bütün hür kisiler, ondan ders alırlar,
    O, kendi varlıgım yok etmistir; varlıksız bir halde de yüzünü Allah'ya çevirmistir,
    Onların siirleri nurdan dogar; nese dünyasından gelir,
    Onların siirlerini, isa'nın afsunu bil; çünkü o siirlerle ölü, can bulur, dirilir,
    Her asagılık kisi, bu ikisini nerden ayırdedecek? Gönül bilgisinin yolu yoktur ki,
    Onca boncuk da birdir, inci de; o bilgisiz, sarraf degildir ki,
    Asıklık, hlasın sonudur; âsıkların kanları için kısas yoktur,
    Asıkları öldürmek, yasatmaktır; onların öldürülmeleri; ölüm degildir,
    1090, O çesit öldürülüse karsılık olamaz; o öldürüs, kârın ta kendisidir, ziyan degil,
    Hattâ bu bu suretle düsman nefisten kurtuldugu için âsıkın sükretmesi vaciptir,
    Asıkların öldürülmeleri, yokluktan kurtulmaktır, dosta kavusmaktır,
    Çünkü âsık, bu suretle tümden «La» olup varlıgından, benliginden geçer; tümden, «îllâ» ya ulasır,
    Âsıklar, varlıklarını bırakırlar; boyuna Allah'ya yüz tutarlar,
    Âsıkların yürüyüsleri böyledir; zahitlerin yürüyüsleriyse kulluga yönelmektir, hayra gidistir,
    Bu, yüklüdür, oysa yüklenmis; bu kabul edicidir; oysa kabul edilmis,
    Ask denize benzer, zâhitlikse katreye; ask günestir, zâhitlikse sanki zerre,
    Zâhitlik, akılla buraya dek gelir; âsıklıksa, ey arayan, seninle beraber gelir - durur,
    Çünkü her âsık, Allah sehididir; âsık, canını - basını verdi mi, sırlara sahip olur,
    1100, Bas veren âsık sırra erer; bas vermeyense, yelle savrulur - gider,
    Burda ölen kisidir diri; dertsiz olansa tortu gibi atılır ancak,
    Zahidin meyli, testideki suya benzer; âsıkın meyliyse sel gibidir, kaynak gibi, ırmak gibi,
    A bilgin, bu ikisini ayırd et de ahmaklıktan her boncuga inci deme,
    Âsıkların sarabından ıçtiysen arı-duru suya tortulu deme, tortu adını takma,
    Zahit, sana der ki: Namazla ulasırsın, hacla, oruçla, niyazla kavusursun:
    Âsıksa der ki: A iyi yoldas, su denizin önünde çal testiyi tasa,
    Kendini arılık denizine kap-koyver de SU denizin, isini görsün gitsin
    Senin elinden ayagından ne gelebilir ki; yahut aklından, anlayısından karârından ne meydana çıkar ki?
    Bir sinek denizleri asamaz, Kafdagına, Zümrüdüankadan baska kus uçamaz,
    1110, Meger ki burda Zümrüdüankaa kanadıyla kanatlansın da kendisim bir yere ulastırsın,
    Âsık, Zümrüdüankaa gibidir, sense sineksin; onunla solukdas olmaya hiç çabalama,
    Elini, ayagını oynatıp durma; ona el at, ona yapıs da aga - tuzaga benzeyen su dünyâdan kurtul,
    Bunu iyice bil ki isini ancak o onarır; seni varlıktan, mekândan o kurtarır,
    Süphesiz olarak seni o tapıya ulastırır o, sana padisahlık, saltanat devlet verir o
    Baska bir yere havale etmesem; bakır, onunla altın olur - gider,
    XXIX
    Arifin bakısı, görüsü, Allah'yadır, zâhidinse kendi âmeline; zahit, ne yapayım der; ârifse, bakalım, Allah ne yapacak
    der; o, kendini unutmustur, hattâ varlıgı kalmamıstır; Allah'da yok olup gitmistir, «Arifin dilegi, gayreti, Rabbinedir;
    zâhidinse nefsine,» Bunu anlatıs
    Su iki görüsü anlatısta, o bas olandan, o basbugdan su dosdogru sözü dinle: Zahit, korkusundan, ben ne yapayım
    der; bu kadar mihnet içinde ne edeyim Ârifse askla, O ne yapacak, acaba Allah, benim için ne örecek der, Onun
    bakısı, görüsü, kendinedir; iyilik edeyim, der, kötülüge yönelmeyeyim,
    1120, Bunun bakısı, boyuna Allah'yadır; boyuna Allah cemâline bakar,
    Zahitlerin, bakısları, isleredir; ariflerin bakısları, dagılıp yok olusadır31,
    Zahidin kendine gelisi, ibâdetler yüzündendir; arifin sarhoslugu, Allah ululuguna dalıstandır,
    Hayırda bulunmaktır, ibâdet etmektir zahidin dayancı; Allah'ya ulasmaktır arifin dilegi,
    Bu, hayır islerde kendini görür; oysa gizli âlemde Allah'ya dalar,
    Bunun ihsanı, zamana, sayılara baglıdır; Allah ârifıyse sayıyı-sınırı yıkar,
    Bu, yeryüzünde ömrünü yok eder; Allah ârifiyse ebedîlikte yok olur-gider,
    Zahit, korkuyla ümit arasındadır; Allah ârifiyse ikisinin yücesinde uçar,
    Zahitlerin yeri - yurdu yeryüzündedır; ariflerin himmetleriyse Ars sahibinin katında
    Bu söze son yoktur; gene sen o padisahın ayrılıktan ne hâle geldigini anlat,
    XXX
    Allah azîz sır r ly la bizi kutlasın, Mevlânâ'nın, Allah anılısmı ululasın,
    Tebriz'li Semseddîn'in sevgisiyle, evvelce oldugu gibi kararsız bir hâle gelip cosması,
    1130, Gece-gündüz, semâ'a düstü; yeryüzünde gök gibi dönüp durmadaydı,
    Sesi, aglayısı Ars'a agdı; feryadını büyük de duydu, küçük de,
    Gümüsü, altını çalıp söyleyenlere vermekte, neyi varsa hepsini onlara saçıp dökmekteydi,
    Bir soluk bile semâ etmeden durmamakta, gece-gündüz, bir soluk bile dinlenmemekteydi,
    Bir derecede ki, nesîdeler söyleyenlerden hiçbiri kalmamıstı ki söylemekten dilsiz, sessiz bir hâle düsmesin,
    Hepsinin de söylemekten dilleri-damakları kurumustu; hepsi de paradan- puldan bezmisti,
    Hepsi bitmis, hastalanmıstı; sarapsız mahmurlasmıstı hepsi,
    Mahmurlukları saraptan olsaydı, elbette gene arı-duru sarapla ayılırlardı,
    Fakat söylemekten, çalıp çagırmaktan yorulmuslar, feryâd edip uykusuz kalmaktan perperîsan olmuslardı,
    Eziyetten hepsinin de canı dudagına gelmisti; gönül atesi olmaksızın hepsi de zahmetle pismisti,
    1140, Böyle derde deva olamaz; meger ki Allah yardım ede,
    Sehri bir gürültüdür, kaplamıstı, Sehir de nedir ki? O gürültüyle zaman da dolmustu, mekân da,
    Böylesine bir kutup, böylesine bir slâm müftüsü ki iki âlemde de onun gibi bir seyh, bir imam yoktu;
    Delicesine coskunluklar ediyor, kimi gizli, kimi apaçık cosup köpürüyordu,
    Halk, onun yüzünden seriattan, dinden olmus, herkes aska rehin olup gitmisti,
    Hafızların hepsi, siir okumaya baslamıstı; hepsi de çalıp çagıranlara kosuyordu,
    htiyar, genç, herkes semâ'a düsmüstü; sevgi burâkına binmisti,
    Virtleri beyitti, gazeldi artık; bundan özge ne namazları kalmıstı, ne ibâdetleri,
    Yollan - yordamları âsıklık olmustu; onlarca asktan baska hersey saçmaydı artık,
    Yollarında ne küfür vardı, ne slâm; Tebriz'i! Sems, padisahlar padisahı olmustu,
    1150, sleri-güçleri, mest olustu, kendinden geçisti; ask inancı, inançlardan dısarıdır çünkü,
    nkarcı, inkârın son haddine varır da bu is der, serîata, dîne uymaz,
    O asagılık kisi, dînin canını küfür sayar; tüm akla delilik adını takar,
    Ona bu söz ters gelir; ama erkek arslanm karsısında bir güvercin ne yapabilir ki?
    Böylesine sarhosluk, böylesine coskunluk, bu çesit ask, bu çesit zevk içinde,
    XXXI
    Mevlânâ'nın Semseddîn'i aramak için Sam'a gitmesi
    Yola düstü, Sam'a gitti; piskin-ham, herkes de ardına düstü,
    Bu yolculukta Sam'a erisince halkı ask atesine yaktı-yandırdı,
    Herkesi costurdu, aska düsürdü; herkes kendinden geçerek yürüdü-gitti,
    Herkes canla-gönülle ona âsık oldu; onun derdinde yüzlerce derman oldugunu gördü;
    Varım-yogunu ona feda etti; buyrugunu canla yerine getirdi,
    1160, Herkes candan mürîd oldu, kul kesildi ona; gölge gibi ardına düstü onun,
    Çoluk-çocuk, ihtiyar-genç, herkes onu dilemekteydi; herkes canla-gönülle onu seçmisti,
    Samlılar da ona uydular, hayran oldular; böylesine Peygamber huylu bir üstün er diyorlardı,
    Neden böyle âsık oldu, akıldan kaldı; oysaki yüzlerce Zün-Nun onun varlıgına bürünmüs,
    Bilgin-bilgisiz, zengin-yoksul, bu feryada, bu figana sasırdı-kaldı,
    Bu ne seyh, bu nasıl mürîd ki hiçbir çagda onun benzeri yok;
    Dünyâ, Âdem devrinden beri, dünyâ olalı böyle bir ask görmedi de, Duymadı da,
    Kimin gönlünde bir gevher varsa, onun yüzünde binlerce belirti gördü,
    Her solukta, ondan, günes gibi apaçık kerametlere tanık oldu,
    Herkese, geçmisin, içinde bulundugumuz zamanın, gelecegin sırlarını, sürçmeden-yanılmadan söylüyordu,
    1170, Herkes, bu ne sasılacak sey ki diyordu, Allah tesellisine mazhar böylece bir göz sahibi,
    Esini, benzerini çaglar içinde duymadıgımız, zamanede benzerim görmedigimiz böyle bir er;
    Böyle bir er ki dünyâda ondan daha iyisi yok; ululukta, üstünlükte ondan büyügü görülmemis;
    Böyle bir er, onu bu çesit aramakta; sasırmıs bir halde her yana kosmakta;
    Tebriz'li Sems, nasıl bir adammıs ki böyle bir tek er, ardına düsmüs onun,
    Sasılacak sey; Seyh, ondan ne aramakta ki ardınca her yana kosuyor,
    Ey Allah, bu ne sırdır? Bize de göster; perdesiz olarak günes gibi göster,
    Bu düsünceye düsen bilmiyordu ki aralarında bir fark yok;
    Mevlânâ'nın, kendisinden baskasına özlemi olamaz,
    O, Sems'te ancak kendisini görüyordu; akıl, bir baskasını seçmemisti de, seçmez de,
    Akıl der ki: Ben aklı aramaktayım; boyuna akıllılardan söz rivayet etmedeyim,
    1180, Birseyin cinsinden olanı, onun aynı bil; seker nerden eksi nara benzeyecek?
    Alemde iki görme; ikimiz de biriz: ikide bir süphe vardır, bizse süpheden arıyız,
    Garibiz biz, garîb olarak gideriz; sonunda da varır, dosta ulasırız,
    Süphe yok ki dogan, dogana es olur; kuzgun da varır, kuzgunla bulusur,
    Sen beni, Semseddîn'den baska sanma; canımız birdir bizim; suretlerden geç,
    Dört olsun, bes olsun, Allah kudretiyle cihan nasıl var olduysa hepsi de bir candan var olmustur,
    Toprak kalıp haline gelmistir ama önce yeryüzünde dagınıktı,
    O dagmılık, canla bir oldu; bunda kimsenin süphesi yoktur,
    Sonra tekrar ruh bedenden ayrılınca, o hünerli er, beden nasıl önce topraksa gene toprak olur,
    Önceden oldugu gibi o parça - buçuklar, gene dagılır - gider,
    1190, Göz, kulak, bas, iki el, iki ayak, hepsi de gözünü aç da gör, bir candan meydana gelmistir,
    Can bedenden çıkıp gitti mi, asagılık bedenden olanların hepsi de birbirinden ayrılır,
    Herbiri bir yana dagılır; ayak bir yana gider, bas bir yana,
    Bas bir yana gider, el bir yana; hepsi de o varlıktan soyunur da yok olur,
    Yerin, gögün zerreleri de böylece, günes, Ay, dag, deniz;
    Hepsi bir can yüzünden toplanmıstır, hepsi onun sayesinde diridir, oynar, durur,
    Âlemi bir sahıs, ruhla duran, yasayan bir sahıs tut;
    Kıyamette ondan can gitti mi, gök de yıkılır gider, yer de,
    Ay'la yıldızlar yerlere dökülür; asagıyla yukarı birbirine karısır,
    Ne dünya kalır, ne yer, ne gök,, hepsi de yok olur, ancak O kalır,
    1200, Can, sayıları bir beden haline getirmekte; öy eyse can nasıl olur da iki sey olur? Söyle bana
    Neden at atı arar; neden devenin yanına kosup gitmez? Söyle, Bu söz, bilgi sahibine apaçık meydandadır,
    Aramak, nispetten, cins olustandır; aynı cinsten olmayanların varlıkları ayrı -ayrıdır,
    Bunun sırrı sonsuzdur, uçsuz - bucaksızdır; sayıya sıgmaz, A sarhos bu anlamlardan geç de hikâye nereye vardı; onu
    anlat,
    XXXII
    Allah aziz sırrıyla bizi kutlasın, Mevlânâ, Sam'da, suret bakımından Tebrizli Semseddîn'i bulamadı ama anlam
    yönünden onu, kendisinde buldu; çünkü Semseddîn'deki hâl, onda da meydana geldi,
    Tebriz'li Sems'i Sam'da görmedi ama Sems'i kendi varlıgında gördü, Ay gibi kendi varlıgında belirdi o,
    Beden bakımından dedi, ondan ayrıyız ama bedensiz, cansız, ikimiz de bir nuruz,
    ster onu gör, ister beni; ben oyum ey arayan kisi, o da ben,
    Su gökkubbe dönmeye baslamadan önce ikimiz de bedensiz, cansız birdik
    1210, Ne gök vardı, ne Ay, ne günes; oysa bana candı, bendeydi,
    Gök yokken zevkler sürdük, safâlar sürdük; padisah elinden saraplar içtik,
    Yersiz, zamansız beraberdik, dünya var olduktan sonra da aynı birlikteyiz biz,
    Cihanda esimiz - örnegimiz yok; anlayıslar, bizim hâlimize nerden erecek?
    Zengin olsun, yoksul olsun, düsman, yahut dost, hepsi de deridir ancak, iç biziz,
    Dostum, biz su yaratıklardan degiliz; bizi su cihan ehlinden sayma,
    Bu cihan, bize sasırmıs - kalmıstır; yer halkı da bizi istemektedir, gök halkı da,
    Hâlimiz kimseye benzemez; hâllerimizi apaçık bilen kimdir ki?
    Ne yüzden ben, o deyip duruyorum? Zâti ben oyum, o da ben,
    Varlıgımdaki tamamiyle o, gelirim de ondan, giderim de,
    1220, O sanki insan da ben gölgesiyim; insan olmadıkça gölge olamaz ki,
    O olmadıkça varlıgım yok: onsuz ne arısım var benim, ne argadım,
    Benim hareketim, hep onun hareketinden; onsuz ne yüzüm var benim, ne ardım,
    Su halde bende dâima onu gör; iyilikte de, kötülükte de, katılıkta da, yumusaklıkta da onu seyret,
    O günes gibi, bense zerreyim sanki; o deniz gibi, bense katreyim adetâ,
    Katrenin yaslıgı denizden degil mi? Zerrenin varlıgı günesten degil mi
    Kendimi övmem o yüzdendir ki ben küpüm, o ırmagın suyuyla dopdolu,
    Su halde gerçekte övüsüm, hep onu övmek; sen aslı al da ayrılıktan geç -gitsin,
    XXXIII Mevlânâ'nın Sam'dan Rum diyarına dönüsü
    Döndü, tekrar Rum diyarına geldi; keklik gibi gitti, alıcı dogan gibi döndü, Katresi çogaldı, deniz kesildi; yüceydi, Allah
    lûtfuyla daha da yüce oldu,
    1230, s böyle olunca artık, onu bulamadı deme; aradıgı kendisine belirdi,
    Çalgıcıları, elsiz - ayaksız, damına - kapısına yeniden çagırdı
    Cosup güçle - kuvvetle naralar attı; bu köpürüsle ask denizi costu - dalgalandı,
    Halk, bu ne coskunluk, bu nasıl kükreyis diye büsbütün sasırdı - kaldı,
    Ayrılık derdiyle kararsızlıgından da daha artık kararsız bir hale geldi,
    Herkes, onun bu hali yüzünden çıldırdı sanki; kimsede ne karar kaldı, ne sabır,
    htiyar da, genç de o ask günesine karsı, candan - yürekten oynarrîaya koyuldu,
    Her çesit töre, göze soguk göründü de herkese ask ve âsıklık töre kerüdi artık,
    XXXIV
    Mevlânâ'nın tekrar Sam'a gidisi
    Birkaç yıl durduktan sonra tekrar askla ve bir bölük halkla Damask'a gitti,
    Gene ortaya yüzlerce kavga saldı; herkes ne de sasılacak ask diyordu,
    1240, Bir zaman sasılacak coskunluklarda bulundu; halk diyordu ki: Yârabbi, bu nedir?
    Biz ne böyle bir ask, böyle bir coskunluk isittik, ne kimsede böyle bir özlem gördük,
    Aylarca Sam'da oturdu; bir âsıktı ki askla düsüp kalkıyordu, askla oturup duruyor,
    Gece-gündüz, bir soluk bile karârı yoktu; kadehsiz ask sarabını içip durmadaydı,
    XXXV
    Allah azîz sırrını kutlasın, Mevlânâ'nın, Allah anılısını ululasını,
    Tebriz'li Sems'i ikinci kez Damask'ta aradıktan sonra Konya'ya gelisi
    Bundan sonra tekrar, arslanın bile alnına damgalar vurmak için Rum diyarına döndü,
    O günes, Zühre'nin nagmeleriyle kâseleri doldurmak üzere can gögünden bas gösterdi,
    Degil mi ki ben oyum dedi, ne arıyorum,? Onun tıpkısıyım, artık kendimden bahsedeyim,
    Güzelligini övdükçe överdim; ama o güzellik, o lütuf bendim zaten, Gerçekten kendimi arıyordum; üzüm sırası
    gibi küpün içinde kaynayıp cosuyordum,
    Sıra, bir baskası için cosup köpürmez, kendi güzelligine uyar, onun için ise girisir,
    1250, Kendisinde gizli olan güzelligin görünmesine gayret eder,
    Murtazâ, onun içindir ki özündeki gevheri övmeye koyuldu da,
    Kim kendim bildiyse Allah'yı da bildi; peygamberler ne dediyse anladı buyurdu,
    Ama bu duraga dedi - koduyla erisemezsin; bunun sırrını hâl yolunda ara,
    Bu, nefs-i emmârenin degismesidir; böylece de yıldız, Ay olur,
    nsan, kendini tam bildi mi, o zaman Rabbini de bilir,
    Ham bakırın kimya yüzünden altın olması, yahut katrenin denize kavusması, deniz kesilmesi gibi,
    Yeniayın dolun-Ay, bilgisiz kisinin bilgiyle bilgin olması gibi,
    Yahut korugun olgun üzüm haline gelmesi, yahut da erlik suyunun huriye dönmesi,
    Anlam bakımından böylece yüceldi mi de ard, ona ön kesilir;
    1260, Allah'mn üstünlügünü ondan sonra anlar, bilir de sükür binegini canla, basla sürer,
    Sükür, bagıslara deger, bunu böyle bil de geri kalanın gönül levhinden oku,
    nsan, bu hâle gelmeden dâvaya kalkısırsa, bil ki dâvası manasızdır,
    Netekim Mevlânâ, bu sırrı anlatırken, o bilgin er, demistir ki:
    Semâ'dan sarhos olmayan, hosluktan, zevkten, sevkten birsey elde edememistir,
    Yücelmis bile olsa, sen onu münkir bil, sözünü bir arpaya bile alma,
    A benim canım, bir baska anlam var ya, budur o; gönülde gizli bir ısık vardır,
    Öyle bir ısık ki Allah'nın zâtından ayrı degildir; günesin ısıgının, günesten olusu gibi,
    Herseyi insan onunla ayırdediyor; böyle kisiden de dünyâdan hiçbir sey gizli degildir,
    Böylesi bir ısık, o kiside boyuna vardır; bilgisiz, ham kisiyse ondan hep gaflettedir,
    1270, O arayan, kendi nurunu gördü mü, Allah'yı da apaçık görmüs demektir:
    Bir baska anlamı da su ki eren, dâima irfanla ganîdir, bilgiyle doludur,
    Zâtı bastan basa nurdur o; hem cennetin bezentisidir; hem hurinin bezentisi,
    Alemde, Hakk'a mazhar olan odur, Adem gibi padisahtır, Halîfedir o,
    Ayagı, meleklerin secde yeridir; solugundan ululuk nuru ısır, görünür,
    Bilgisi, Allah bilgisidir; kendine bakma hiç; onu tanı, onu bil,
    Boyuna onu gör, baskasını degil: onu gör de Allah'ya dogru yol al,
    Seyhini o arılıkla bilirsen, perdeler kalkar, Allah'yı da bilirsin,
    Allah bilgisi mukadder olur sana; karanlıklar kalkar; bastan basa her yan nur olur,
    Allah sırları, pek büyük ve kudretlidir; halk da o sırları yüklenmistir,
    1280, O sırlardan biri, iyice dinle, sudur; dinle de kesfin, anlayısın, bu yüzden yenilensin,
    XXXVI
    «Gerçekten de biz, emâneti göklere, yeryüzüne, daglara arzettik;
    onu yüklenmekten çekindiler; ondan korktular; nsan yüklendi o emâneti;
    gerçekten de pek zâlimdi, insan, pek bilgisiz» âyet-i kerîmesinin tefsiri,
    Allah'nın Kur'ân'da bildirdigi, insanın, bilgisizligi dolayısıyla yüklendigi o emânet,
    Bil ki Allah buyrugudur; kim o buyrugu kabul ederse yücedir Mühimsemeyip bırakansa, pek bilgisiz kalır; seytanlar
    gibi asagılıklara yönelir - gider,
    Hak, Âdem'i, diledigini yapar, her iste güçlü yarattı, nsan, düzgünlüge, iyilige de gidebililir, kötülüge de es olabilir,
    yiyi de, kötüyü de yapmaya gücü yettigindendir ki buyruklar ona verildi, Cansız olsun, bitki, yahut hayvan olsun,
    insandan baska bir yaratıgın buna gücü yoktur,
    Yeryüzünden, gökten, günesten tut da Ay'a, burçlara, Zühre yıldızına dek, Herseyin herbirini Allah bir ise kostu;
    insandan baska hiç biri, diledigini yapamaz, hiçbirinin irâdesi, ihtiyân yoktur,
    1290, nsan, o emânete dikkat ederse, dîni de kendinde görür, dindarlıgı da kendinde bulur,
    Ars'ı, gögü de kendinde görür; hattâ Ars da nedir? Allah'mn ululuk nurunu seyreder,
    Senin gönlün, adetâ bir aynadır; o tertemiz, o aparı ayna sende gizlenmistir,
    yiyi de onda görürsün, kötüyü de; sonra da diledigini canla - gönülle kabullenirsin,
    O suretler, gönülden gitmez; adetâ halıdaki nakıslar gibi gönüldedir,
    Peki, öyleyse neden baskasına muhtaç olursun? Nerde olursan ol, o, seninledir, sendedir,
    Seyh de Semseddîn'in askında böyleydi iste; Seyh, o askı gece - gündüz izhâr eder - dururdu,
    XXXVII
    Allah aziz sırrıyla bizi kutlasın, Mevlânâ'nın, Tebrîzli Semseddîn'den sonra,
    Allah anılısını ululasın, Konya'lı Kuyumcu Salâhaddîn'i seçmesi,
    Seyh bu coskunluk âlemindeyken mürîdlerinden biri, onun yakınlıgına eristi; yakınlık atına bindi,
    Binicilik de ne, beylik de ne? Padisah oldu, konaga da hâkim kesildi, yola da,
    Yol alanlar, onun yüzünden azık elde ettiler; konaklayanlar, ondan ihsanlara eristiler,
    1300, Allahya ulasmada güçlü bir olgunluk elde etti o; bakısı, tasa bile feyiz verir oldu,
    O, yedi gögün de, yedi yerin de kutlusuydu; lâkabı da padisah Salâhaddîn'di,
    Günesin nuru bile yüzünden utandı onun; onu gören herkes, gönül ehli oldu,
    Hat sahibi Seyh, onu gördü, Abdal bölügünden onu seçti,
    Yüzünü ona tuttu, herkesi bıraktı; ondan baskasıyla görüsüp konusmayı yanlıs saydı,
    Semseddîn diyordum ya dedi; ne diye uyuduk biz? Geldi iste gene,
    Elbisesini degistirdi de yüzünü göstermek, salma - salına yürümek için gene geldi,
    Tastan içtigin sarap, tas gittiyse de gene o sarap degil mi?
    Tas da, kâse de kadehe benzer; er, sarabı tanıyan, bilen kisidir,
    O, saraptan mahrum kalmaz o rahmete ulasmıs kisi,
    1310, Ama beden kadehlerine bakan, onları gören kisinin kör gönlü, can sarabını içemez,
    A bilgin, bu sözün sonu - kıyısı yoktur; sen Mevlânâ'nın ne dedigini açıkla,
    Dostlara sevgiyle dedi ki: Benim dünyâda kimseden pervam yok,
    Sizinle de isim yok; hepiniz Salâhaddîn'in çevresinde toplanın,
    Basımda seyhlik sevdası yok benim; hiçbir kus, benimle beraber uçamaz,
    Kendi âlemimde hosum, kimseyi istemiyorum ben; bana yönelen, sinek gibi zahmet verir bana,
    Bundan böyle hepiniz de onun yanına vann; hepiniz de canla basla onunla bulusmaya çalısın,
    Böylece de hepiniz dogru yola girin, yürüyün, arpa bile olsanız bugdaydan iyi bir hâle gelin,
    Bugday da nedir ki? inci olun; ondan uzaksınız ama, onun bakısına erisin, onun sayesinde bakıs sahibi olmaya
    savasın,
    O, halka yönelir, salınarak yürürken cilveler eder,
    1320, Anlayıslı kisilerseniz hepiniz de Allah'a sükürler edin,
    Sükürlerde bulunun ki size acıdı da baktı; seher yeli gibi size esti,
    Böyle bir defineyi bulan zengindir: bundan mahrum kalansa kör olarak kalakaldı; asagılık kisidir o,
    Dostlara teveccühü pek büyüktür onun; onları, iyi islerde bulunanlara katmak ister,
    Gece-gündüz, bütün gayretiyle bu istedir o; eyvanlar olsun inkâra düsen kisiye,
    Böyle bir padisah, sizi arayıp istemekte; ama ne çâre ki hırs, hevâ ve hevese düskünlük üst olmus size,
    Hırsa, hevâ ve hevese uymak, Allah perdesidir; siz de bizim gibi hırsı, hevesi boslayın,
    Sapıklık ehli, koyu küfür ehli degilseniz, o güzelim yüze bakın,
    Melekseniz, onun önünde yere bas koyun,; yoksa seytansanız, onda süpheniz var demektir,
    Günes gibi onun nuru ortada apaçık; kimde gönül varsa, ona delidîvânedir,
    1330, Ama münafık olan, iki yüzlü olan, o defineden yanm habbe bile elde edemez,
    XXXVIII
    Allah, yüce sırrıyla bizi kutlasın, Mevlânâ'nın Veled'e
    lûtufları vardı da bu yüzden boyuna onu, erenleri ululamaya yöneltirdi,
    Sonra Mevlânâ, Veled'i çagırdı da, duy ve anla dedi; çünkü sen bilginsin,
    Veled, bas egdi de, bu kuldan ne istiyorsun dedi; maksadın ne, söyle,
    Mevlânâ, Salâhaddîn'in yüzüne bak dedi; ne zâttır o Allah sırlarım gören padisah, bir gör hele,
    Can âleminin, kendisine uyulacak kisisidir o; mekânsızlık mülkünün sahibidir o,
    Evet dedim; ama onu her asagılık kisi göremez ki; onu, ancak senin gibisi görür,
    Bana, Semseddîn, o atsız, egersiz padisah budur dedi,
    Ben, de böyle görüyorum dedim; ondan baska can denizi görmüyorum,
    Canla - gönülle onun kuluyum; onun kadehiyle sarhosum, kendimden geçmisim,
    Bana ne buyurursan onu yaparım; padisahım, canla itaat etmisim sana,
    1340, Dedi ki; Bundan böyle Salâhaddîn'e, o dosdogru padisahlar padisahına uy,
    Bakısı, sana düserse, kimyadır; ululuk ıssı Allah'nın rahmetidir,
    Denizi, katreyi inci hâline getirir; eritti mi, topragı bile altın eder,
    Porsumus gönlü diriltir; sana tertemiz, ebedî bir can bagıslar,
    Seni ölümden, yok olmaktan kurtarır; ebedîlik saltanattım tahtına oturtur seni,
    Sır bilgilerine bilgin eder seni; bütün sırlar, ondan belirir,
    Yeryüzüysen, seni gök hâline kor; can gibi mekânsızlık yönüne ulastırır seni,
    Bunu kabul ettim dedim; Salâhaddîn'e kul - köle olayım,
    Ayagının tozunu gözüme çekeyim de o Allah nuruyla gerçek görüse eriseyim,
    Gerçeklikle, niyaz ederek ona yüz tuttum: askla, niyaz ederek ona kul oldum,
    1350, Beni görünce baktı, beni, iki dünyâda da kendine kul olmus gördü,
    Sarhos oldum ama üzümden yapılmıs sarapla degil; canım da nura garkoldu, cismim de,
    Adamı yok eden garkolus degildi bu; öylesine bir olgunluk veriyordu ki onun üstünde bir olgunluk olamaz,
    Canım bir katreydi, derya kesildi; gönlüm, asagılık âlemden yücelere agdı,
    O anda düsündüklerim, gözümün önüne geldi; salt ruh, bir beden gibi sekle büründü,
    Peygamberler, bası, elleri, ayaklan olan insan seklinde, o anda gözümün önünde belirdi,
    Herbiri, dille, isaretle, uyanık olarak sırlara ait sözler söyledi,
    Baskalarıysa adetâ uykudaydılar; sanırını ki bundan azacık birseyi; onu da serap gibi görebildiler,
    XXXIX
    Erenlerin gözlerinin açılmasının belirtisi sudur: Gaybe ait seyleri sır gözüyle görürler,
    sır kulagıyla sözler duyarlar, Hani cisim ehlinin rüyada sehirler, baglar - bahçeler,
    çesit- çesit insanlar gördükleri gibi erenler de uyanıkken rüya görürler;
    Meryem'in Cebrail'i bir genç kılıgında, esenlik ona, Lût'un,
    melekleri delikanlılar seklinde gördügü gibi; böylece hepsi de çesitli suretlerde
    gayb âlemine ait seyler görmüslerdir,
    Çocuk rüyada ekmek görür, çünkü dünyadan dilegi odur,
    Dinle din olanların hepsi de uyanıkken rüya görürler,
    1360, Uyanıkken hatırına gelen seydir rüyada, sana görünen,
    Senin aksine, gönül ehli de Yaratan'ın yolunda rüyalar görür,
    Kervan, binek, azık olmaksızın göz yumup açacak kadar bir zaman içinde
    Damask'a, Hicaz'a giderler,
    Seninle oturmuslardır, iki gözleri de açıktır; ama Rey gibi, Ebhaz gibi sehirler görürler,
    Dag, ova, gemi, deniz, günes, Ay, yıldızlar, yer, gök,
    Hepsini, geçmis peygamberleri, bunun gibi yüzlerce gögü seyrederler,
    Cebrail de kendini Meryem'e bir delikanlı seklinde göstermedi mi?
    Meryem onu görünce kaçtı; örtülü, ırz ehli bir kızdı, ondan pek korktu,
    Cebrail Meryem'e, benden korkma dedi; melegim ben, beni tanı,
    Allah, sana üfurmemi, yeniden üfiirerek ruh bagıslamamı emretti bana,
    1370, Korkup kaçma; Mesih'e yüklü olacaksın; bunun üzerine Meryem, peki dedi, kerem et, üfle,
    Cebrail, hemencecik ona üfürdü; Meryem de bu soluktan yüklü oldu,
    Dokuz ay sonra o çocugu dogurdu; onu besige koydu,
    Bütün akrabası basına toplandı; kız oglan kızdın, kullukta bulunurdun, Hakk'ı arardın dediler;
    Senden bu esi görülmemis kötü is nasıl meydana geldi? Adın - sanın halk arasında iyiydi,
    Basımız yüceydi, alçaldı simdi; söylemez misin, bu ne istir?
    saret etti de, bu çocuga sorun; Allah'dan korkuyorsanız kötü söylemeyin demek istedi,
    Hepsi de, yeni dogmus bir çocuk bu; ona ne soralım dediler;
    Bu yaptıgın ne biçim düzen'? Bizim basımıza, sakalımıza gülüyorsun demek,
    çlerinden biri, akıllılardandı; gönlünde gerçeklik, temizlik nuru belirdi de
    1380, Bu hâli çocuktan sordu; o da hemencecik bir güzelce söze geldi,
    Isa besikte o topluma dedi ki: Ben sıfatlar bakımından Musa gibiyim,
    Varlıgım, babasız meydana geldi, ruhtan var oldum; Hûd'un,
    Lût'un, Nuh'un özüyüm - özetiyim ben,
    Bir yönden Adem'e benzerim; her yönden de o solugu tasımaktayım,
    Öyjesine bir kulum ki iki dünyâda da Allah beni kılavuz etti, padisah etti,
    Bana hem kitap verdi, hem kendine has bir kul etti; böylece de her gama, her
    derde deva vermemi sagladı,
    Bana, hem kulluk etmeden peygamberlik verdi, hem Âdem gibi ululuk ihsan etti,
    Anadan dogma sagır, benim \iizumden duyar, isitir; kör, gören iki göze kavusur,
    Çolagın eli açılır; belâya ugramıs, iyilesir; sihhatli kisiden daha iyi bir surette her yana yürür - gider,
    Solugumla ölüleri diriltirim; bas çekenleri canla - gönülle kul -köle ederim,
    1390, Hükmedersem toprak altın olur; kırık taslar altın kesilir,
    Periyi, seytanı melek ederim; onları nur denizine kaparım,
    Kara topraktan uçar kus belirtirim de insanlar da buna sasakalırlar, cinler de41
    Mucizelerime son yoktur; sözüm, nakil, rivayet degildir,
    Ben, aranızda Allah ruhuyum; ey arayanlar, sizin bezentinizim ben,
    Âlemde Kelîm'in sırrıyım ben; her peygamber nasıl benim hâllerime, sırlarıma erecek?
    Benim babam, ustam, hocam, Allah nurudur; aslında dogru yola yönelmem, onun delâletiyledir,
    Size rahmet olarak geldim; itaat edin bana; sizi devlete eristirmeye kefilim; uyun bana,
    Bâkıy olan benim; sizin ömrünüzse geçer-gider; nefsin dilegince kosan kâfirdir; cinayet isler,
    Ben solugumla canları diriltirim; kâseler, kadehler sunar, onları suya kandırırım,
    1400, Çagımda Bengisuyum ben; gönül bahçelerinizde akar giderim,
    Neliksiz - niteliksiz Allah'nın tercemâmyım; baska gözle bakma bana,
    Sözüm, onun sözüdür, kulagını aç; dosttan ayrı degilim, iki görme,
    Ölmüs dogan ses verirse o ses, diri kisidendir; dogandan degil ölünün sesi mi çıkar, öter mi ölü kus ?
    A beyim, o ses, o ötüs, bil ki avcının sesidir; avcının ötüsü,
    Öter ki kus gelsin, bu ölü kusun yanına konsun da onu kapıp avlasın,
    Bu düzenle kuscagızlar tutar; Hak da halkı behâneyle böyle avlar,
    Erenler, ölümlerinden önce ölmüslerdir; ne onları kimsenin kabul etmesine aldırıs ederler, ne reddetmesine,
    Hak, onlardan seslenir; ölümsüzdür Hak, halkın ona yönelmesini diler,
    Çünkü halk, kendi cinsini görünce kaçmaz, onu bırakmaz; tez uzlasır onunla,
    1410, Dudunun söz bellemesi de bu çesittir; erenlerin sözleri Hak'lardır,
    Duducugun önüne bir ayna korlar da onu öyle söze alıstırırlar,
    Aynanın ardında bir akıllı gizlenir; ona, uzaktan güzelim sözler söyler,
    Dudu, aynada kendini görür; aksini yesil renkli, güzel yüzlü bir dudu sanır,
    Duducuk, o sözleri isitince onun gibi söz söylemeye baslar,
    Çünkü o, kolaycacık kendi cinsini görür, ona yönelir, zarardan hiç korkmaz,
    Ürkmeden ondan sözler beller; o sözle mum gibi ısır, ısıtır,
    Ama aynada kendini görmese on yüz tutmaz; elbette kaçar,
    Allah, peygamberlere, bu yolla sırları, halka duyulsun diye vahyetmededir,
    Böyle olmasaydı, o sırrın yüzbinde biri bile halka ulasmazdı,
    1420, Bundan baska bir tarzda olsaydı insan, o sekerlerden hiç mi, hiç tadamazdı,
    XL
    «Ölmeden önce ölün» dendigi gibi Allah eri, ölümden önce ölmüstür,
    varlıgı kalmamıstır, Allah varlıgına bürünmüstür de
    bu yüzden o ne söylerse sözü, Hakk'ın sözü olmustur, Hani
    «Kulumu sevdim mi, onun kulagı, sözü, dili olurum; benimle duyar, benimle görür,
    benimle söyler, benimle yürür,,,» buyurulmustur,
    «Attıgın zaman sen atmadın, Allah attı» âyetinin tefsîrî
    Mustafâ, hadîsinde, diri ve sevgi bagıslayıcı Allah dilinden söyle buyurmustur:
    Allah demistir, ben der, bir kulumu sevdim de manen onunla oldum mu,
    Gözü, kulagı, dili, eli olurum onun gerçekten de; bil ki
    Onun gözü, benimle görür; gönlü benim yüzümden Tûrusînâ'ya döner,
    Kulagı, ruh aleminde de, beden âleminde de, tümden benden duyar, isitir,
    Dili benden söyler; ayagı, her yana benimle yürür, kosar,
    Eli, benimle tutar; iki âlemde de ondan uzak olmam ben,
    Bütün parça - buçukları benimle, kudretimle dolar; tıpkı bedenin canla doldugu gibi,
    Dünyâda benim zâtımın mazharı olur; açık - gizli, ondan cilvelenirim ben, ondan görünürüm,
    1430, Onu canla - basla dileyen, iki âlemde de beni aramaktadır,
    Bilgisizlikle ona karsı duran, bil ki bana karsı durmaktadır; gerçege, gerçeklige ehil degildir o,
    Bahanedir o, maksat, tümden biziz, görene karsı aydın gün gibi ortadayız biz,
    Beni isteyen, onu arar; o ne derse, bizim sözümüzdür,
    Kur'ân, Ahmed'in dilinden söylenmedi mi? Ama süphe yok ki Ahmed'in Rabbindendi,
    Kim Kur'ân'ı Muhammed söyledi derse, bil ki açık-gizli, kâfirdir o kisi,
    Bilgisizliginden Kur'ân'ı Mustafa söyledi, onun sözüdür Kur'ân diyen kisi, köpektir,
    Bu çesit söz, gerçekten küfürdür; kim böyle bir söz söylerse, o solukta kâfirler bölügüne karısır,
    Meger ki yeniden Müslüman olsun, hemencecik tekrar îmâna gelsin,
    Allah erinin ne kendiliginden bir hareketi vardır, ne kendiliginden bir sözü; onun hareketi de, sözü de hâl yönündedir,
    1440, Allah, Ahmed-i Muhtâr'a, «Sen atmadın» dedi, o vakit o isi isleyen bendim,
    Sen elimde bir âlettin sanki; hattâ sen yoksun, ben varım,
    Senin isin de tümden benimdir, sözün de; senin sözün ok gibidir, benim yayımdan fırlayan ok,
    Senden, gerçekten de benim zâtım görünün ben suyum sanki, sense sahasın44,
    Bu iste benden baskası yok; sen öldün de sonra benimle dirildin,
    Seni gören, benim zâtımı görmüstür; gözü, benim yüzümden baskasını görmemistir,
    Ben tekim; iki gören, ikilige düsen, kavusmaktan kalmıs, ayrılıga batmıstır,
    kinin-ikincisini görmek, kâfirliktir, kâfir görüsüdür bu; temiz kisi, birden baska birsey görmez,
    Gene erenler basbugu, yeryüzü kutbu padisah Salâhaddîn'i anlatmaya döndüm,
    XLI
    Allah yüce sırrıyla bizi kutlasın, Mevlânâ'nın, Allah azîz ruhunu kutlasın,
    Kuyumcu Salâhaddîn'le sükûn bulması ve Allah antlısını ululasın,
    Tebriz'li Semseddîn'i aramaktan vazgeçmesi, mürîdlerin de,
    her ikisinin sohbetinden can gıdâlarıyla dolu faydalar elde etmeleri;
    bâzılarınınsa Mevlânâ Semseddîn hakkında oldugu gibi hasede düsmeleri, düsmanlıga girismeleri
    Seyh'in coskunlugu, onunla yatıstı; bütün o zahmet, dedi kodu, esenlige dönüstü,
    1450, Çünkü Salâhaddîn'in irsadı bir baska çesitti; ihsanı, keremi, herkesten de fazlaydı,
    Erenlerden, yıllarca elde edemedigini insan, ondan bir solukta elde ederdi,
    Dudaksız - damaksız sırlar söyler, can incisini sözsüz delerdi,
    Halka öyle faydalar eristirirdi ki kulak, o harfleri, o sesi isitmemisti,
    Sözü, içten ve gönüllere söylerdi; melek gibi onun sözü de sudan topraktan arıydı,
    Gönüllere, canlara akardı; Hak gibi her ruhun canıydı o,
    Piskin bir mürsitti o olgun er; isi de olgundu, dili de, sözü de olgun,
    Çagında tek padisahdı; ne mutlu o kisiye ki onun yüzünü gördü,
    Seyh, Allah haslarının hası Tebriz'li Semseddîn'le oldugu gibi onunla görüsüp konusmaya koyuldu,
    Sütle seker gibi karıldılar; ikisinin mâdeni de, birbirinden altına döndü,
    1460, Seyh'in bakısı, lütfü hep onaydı; ondan baskası, kendisince hiçbir sey degildi,
    Ondan baskasıyla oturmamakta, ondan baskasına bakmamakta, gözünü onun yüzünden ayırmamaktaydı,
    Gene münkirlere bir feryattır, düstü; gene bozguncular, birbirlerine girdiler,
    Gene haset costu - köpürdü; çünkü nefis istegine dolup bogulmuslardı; bedene baglıydılar,
    Birbirlerine, birinden kurtulduk ama diyorlardı; dikkat edersek görürüz ki gene tuzaktayız,
    Bu gelen, öncekinden de beter; önceki nurdu, buysa kıvılcım,
    Onun üstünlügü vardı, bilgisi vardı, söz söyleyisi, yazı yazısı vardı; hem söylerdi; hem anlatırdı,
    Ama bundan önce de padisahımızın bilgisi, arılıgı yok muydu ki?
    Yazık degil mi ki Seyh, kendinden daha asagı kisileri aramakta; neden oluyor bu; yazık degil mi ki?
    Ama keski gene o önceki, seyhimize yoldas, solukdas olsaydı,
    1470, O Konyalı degildi, Tebriz'liydi; canlara can katardı o: kan dökücü degildi,
    Hepimiz de bu adamı biliyoruz; hepimiz de aynı sehirdeniz, aynı sofraya durmadayız,
    Küçük, sanki tuttu da bize karsı büyüdü; yüceldiyse bile gene neyse o,
    Ne yazı yazmayı bilir, ne bilgisi var, ne söz söylemesi, bize üstünlügü de yok,
    Tümden halktan o, bayagı bir bilgisiz, yanında iyi de aynı, kötü de,
    Boyuna dükkânda kuyumculuk eder-dururdu; bütün komsuları, ondan rahatsız olurlardı,
    Fâtiha'yı bile dogru okuyamaz; ona birisi birsey sorsa durur - kalır, cevap veremez,
    Allah katından bilgi elde eden, kendisine soluktan soluga Allah tarafindan ders verilen,
    Böylesine nur kaynagı olan, yüzüne cennetin de, hurinin de gıpta ettigi kisiyle,
    Böylesine Allah mazharı olan, gönlü, Allah nazargâhı kesilen,
    1480,Allah lûtfuna,Allah nazarına ermis,bedeni de, cam da o nazarla tümden nur kesilen kisiyle,
    Solugundan sa solugu gelen, denizinden nur dalgaları cosup köpüren,
    Nuruyla ölmüs gönlü dirilen, feyziyle asagılık kul, padisah olan kisiyle bu adam,
    nasıl solukdas olabilir ?
    Münkir olanlar, ezelden beri kör, sagır bulunanlar,
    Anlatılması gerekmeyen yüzlerce sözler söylemeye, yakısmayan yüzlerce islere
    girismeye basladılar,
    O bilgisiz, o asagılık toplum, hamlıklarından, Allah hasının hasına, bayagı dediler,
    Allah azizini hor gördüler; o gönüle, o cana balçık adım taktılar,
    Kendi hamlıklarından ona noksan gözle baktılar; canın canını beden saydılar,
    Kendileri gibi onu ser islere dalmıs gördüler; melege insan adını verdiler,
    Nifakla, kinle, edepsizce, yüzüne karsı da, ardından da söyle - böyle sözler ettiler,
    1490, Aptallıktan, böyle seçilmis bir padisaha, Seytan'm Allah'ya isyanı gibi isyan ettiler,
    lim mâdenine, her ehil olmayan esek, bilgisizliginin son derecede olusu yüzünden
    ehliyetsiz dedi,
    O pis topluluk, bunu bilemedi; çünkü deyip isitmek, yola perdedir,
    Akılsızlık yüzünden girisilen dedi - kodu, gerçek sözlere perde olur; bu
    perdeyle örtülen, akılsızlık yüzünden o sözleri anlayamaz; aklım basına al,
    Anladım demek, varlıga bürünmek, yola perdedir; gönül bilgileri, hayranlıkta gizlidir,
    Akıl, kulak, o yola engeldir; bu ikisinden, bastaki akılla, bastaki kulaktan geçtin mi, birlige, bir Allah'mn sırrına
    ulasırsın,
    Bas kulagından geç de sırrı duy; bu beden ayagını bırak da yol al,
    O yolculukta basın degeri yoktur; öylesine kapıyı, bassız - ayaksız ara,
    Bu, bas degil, külahtır bas belasıdır; iki gözünü de aç; bu yoldaki bas gizlidir, kendine gel,
    Dünyâyı evirip çevirenin istegi beyindir, özdür, gönüldür; eseklikle deriyi mâbud edinme,
    1500, Dıs bezenti, gerçekten de tümden deridir; öze, içe gir, orda yürü de dostun yüzünü gör,
    Görüsü olmayan bir bölük bilgisizin, bu toplumdan hiçbir haberi yok,
    Asıl bilgin kisilerin onlar oldugundan, kaynak gibi askla cosup kaynadıklarından habersizler,
    Oysa ki gögün de üstünde, meleklerle es - dost olanlar onlar; Ay gibi, günes gibi nur saçanlar onlar,
    Her seher, tâ aksama dek ask sarhosları, gecesiz - gündüzsüz sarap içiyorlar,
    Bilgileri yokluk dünyâsından gelmede; Adem'in okudugu kitaptan,
    Onlar, bütün adları tümden bilirler; adlardan da adların sahibine gider - ulasırlar,
    Herseyin aslını tamâmiyle görmüslerdir; bu yüzden de herbirine bir ad takmıslardır,
    Sen bir adı bilirsin de bu adla o yana yürür - durursun,
    Ama atın adıyla yol alan bir kimseyi gördün mü; parasız - pulsuz birsey satın alanı duydun mu?
    1510, Hiç gördün mü ki ekmegin adıyla âlemde birinin karnı doymus?
    Onların bilgilerim dil yönünden arama; onlar, dilsiz bilgi anlatırlar,
    Halkın bilgisiyle ancak o bilginin sesi; o bilgiye, o ilme karsı bu, ancak sümük,
    Özden dogan bilgi, erlerin bilgisi; egreti, baglama bilgiyse su soguk kisilerin malı,
    Erlerin bilgisi, akan su gibidir; o su, akla da, gönle de dirilik bagıslar,
    Bilgi, hikmet, onların canlarından cosar; gönülleri, kadehsiz sarap içer,
    Halkın bilgisi bayattır, kurumus, kadit olmustur; erlerin bilgisi, terü tazedir, yepyenidir,
    Bu halkın bilgisi, çalısılarak elde edilen bilgidir; o toplumun bılgisiyse sebepsiz meydana gelir,
    Erlerin bilgileri, Allah ihsanıdır, çalısıp elde edilmis degil; onlar, atsız olarak herkesi, daha fazla geçmislerdir, herkesin
    önündedir onlar,
    Dudaksız, agızsız lokmalar yerler; o çagın dirileridir onlar, solukla diri degil,
    1520, Onlar, insan elbisesinde Allah nurlarıdır; seher gibi gece karanlıklarından bas göstermislerdir,
    Bedenleri geceye benzer ama Rabb'ın cilvesiyle gecenin ta kendisi, gündüz olmus - gitmistir,
    Kimya, asagılık bakıra sürüldü mü bakır, o sayede hâlis altın olur,
    Bedenler de o bagısla degisir; göz, bir görmeye baslar, sası olmaz,
    Sası, biri iki gördü ama sasılık gitti mi, bir, yüz gösterir,
    Bir gören, tek bir er olur; boyuna da birlikte yürüyüp gider,
    Onun tertemiz gönlünde sayı kalmaz; kıblesi, artık bir Allah'dan baskası degildir,
    O erlerin hepsi de peygamberlerden mirasa konmuslardır; her yolun dosdogru giden kılavuzu kesilmislerdir,
    Zâtı peygamberlerin mirasçıları onlardır; söz yoluyla nur saçarlar onlar,
    Bilgileri gönüllere nur bagıslar; gerçekten uzak olan kisi, onların sözleriyle
    yakınlıgı bulur,
    1530, Onların tapısına gelenler, Allah sıfatıyla bezenirler,
    Onlar, canlara elbise giydirirler; onlara tertemiz içki içirirler,
    Onlar, erlerin bilgilerim adam - akıllı bilirler; Allah buyrugundan bas çevirmezler,
    Herbiri delildir, burhandır da seni, bilgisizlikten, varlıktan - benlikten kurtarır,
    O varlıktan - benlikten ki yola perdedir; hâlin, onun yüzünden soluktan soluga perperîsandır,
    Her solukta taslanmıs seytan gibi seni cennetten alır, cehenneme dogru sürer - gider,
    Sana musallat olan bu çesit düsman yüzünden, yücelikten asagılıga düsersin,
    Balçıgın, Elest ahdından daha da önce karılmadan can suyun tertemizdi;
    Onun sitemleri yüzünden pislendi; hâlis altının demir oldu, bakır kesildi,
    O toplum, seni bundan, o köpek suratlıdan kurtarır; tezce, hem de bir zarara
    ugratmadan onun tapısına götürür,
    1540, Kendisi gibi seni de padisah eder, uyulacak kisi yapar, âlemde seni bilgin bir hâle getirir, kılavuz eder,
    Seni, kötülük duragında bırakmaz; hos bir surette, gerçeklik duragına oturtur,
    Yeter artık, bu sözden dön, erenlerin övüs incisini delmekten vazgeç,
    O mürîdlerin inkârlarını anlat; o cansız bölügün hâllerini bildir,
    Nasıl olmayacak seyler söylediler, geceleri dertten - elemden nasıl uyuyorlardı; onu anlat,
    Diyorlardı ki: Ne sasılacak sey, neden, kendisi gibi bil bilgin gelmedigi hâlde Mevlânâ,
    Gece - gündüz ona karsı egilmede ? Dînin ileri gidenleri bile onu ulularken,
    Neleri varsa, altın, gümüs, güzel elbise, hepsini ona bagıslarlarken,
    Salâhaddîn'in bundan önce yeri, kapı dibi oldugu hâlde bugün erler arasında
    üst olmus, bize karsı övünmede ?
    Nasıl olur bu ki simdi biz ona seyh diyelim, yahut onu Seyh'ten de üstün tutalım ?
    1550, Böylesine utanılacak birsey; adetâ ates; nasıl bu atesi seçelim de canımız, bedendeyken geçip o atese
    atılalım ?
    Bu çesit çirkin, kaba sözlerle ona sövüyorlar, bu sözleri, kimi yüzüne karsı, kimi ardından söyleyip duruyorlardı,
    Hepsi de su karâra varmıstı: Degil mi ki diyorlardı, murat atından eger düstü,
    Basımızla oynayalım, onu diri koymayalım; çünkü onun yüzünden canımız yaralı, gönlümüz hasta,
    Hepsi de adetâ bir yerde toplanmıstı; bundan baska verilecek bir karârımız yok demislerdi,
    Onu ortadan kaldıralım; o padisahın askına yeni bastan giriselim,
    Hepsi de bu hususta andiçti; kim bu anttan dönerse dediler, dinsiz olsun,
    Bir mürîd, onları bu kararlarım duydu; gizlice bildirdi;
    O solukta hemen Mevlânâ'mn yanına vardı; bu isleri ona anlattı,
    Hepsi de Salâhaddîn'e kastettiler, filan yerde onu öldürmek istiyorlar;
    1560, Kinle onu öldürdükten sonra da topraga gömüp gizleyecekler dedi,
    Bu haber, Salâhaddîn'e, o her yol bilenin gözünün ısıgı, mumu olana erisince,
    Bir hosça güldü de dedi ki,: O körler, yol yitirdiklerinden imansız oldular,
    Su kadarcık bile Hak'tan haberleri yok ki onun emri olmadıkça bir çöp bile kımıldamaz,
    Bir saman çöpü bile ululuk ıssı Allah'nm emriyle oynarsa bir dag, onun emri olmadıkça nerdeıı oynayacak?
    Kimin gücü vardır beni öldürmeye; yahut da topraga karmaya, kanıma bulamaya?
    Degil mi ki Allah beni görüp gözetmede; bedenimi de, canımı da korumada;
    Dünyâda hor - hakıyrim ama günes gibi de nurların ta kendisiyim,
    Bedenim, görünüste küçüktür ama gönlümden dogan katreler, deniz olmakta,
    Özüm, bademin içinde gizlenmis, bademin kabuguysa onlara tuzak kesilmekte,
    1570, Allah beni ne yüzden gizledi? Canımı canana es etti de ondan,
    Padisahım beni sarayın içine çagırdıktan sonra ne diye sarayın kapısında durayım,
    orda bekliyeyim?
    Ben de padisah gibi herkesten gizleneyim gitsin; gizli olmayan kisi kapıcıdır,
    Beni herkes bilseydi, hakkımda nerden bu çesit islere girisirlerdi ?
    Nerden bana karsı bu çesit kötü düsüncelere kapılırlar, kendilerini böyle birseye atıp da kırar geçirirlerdi ?
    Topluluk, esekliginden, bir olan Allah'nın haslar hasına çifte atmaya kalkısıyor,
    Ama tümden merhametim, rahmetim ben; yoksa bir solukta, dünyâda tek bir kisiyi bile sag bırakmam,
    sim, Allah isidir benim; böyle bir kisi nasıl olur da hor olur ?
    Mevlânâ, beni yalnızca herkesten üstün tuttu da bu yüzden inciniyorlar,
    Bilmiyorlar ki benim apaçık bir görünüsüm yok; ben ancak bir aynayım,
    1580, O bende kendi yüzünü görüyor; ne diye kendini seçmesin?
    O, kendi güzelim yüzüne âsık; bundan baska bir fikre düsmek, kötü birsey,
    Bu, birliktir, buraya ikilik sıgmaz; sen yok ol, çünkü buraya senlik sıgmaz,
    Sende varlık varken nasıl define olabilirsin ? Sende senlik varken, ikiliktir bu, birlige nasıl erebilirsin ?
    Son konak birliktir; o konaga erinceye dek hizmet etmeyi seç,
    XLII
    Yüce Allah, kullarına, Allah'ya tapanlar, yavas - yavas kendilerine
    tapmaktan kurtulsunlar diye ibâdeti emretmistir,
    Netekim süt emen çocuklara anaları, her yemegi, alıssınlar diye parmakla tattırır,
    sonunda çocuklar sütten kesilirler; süt yerine ekmek, et,
    baska yemekler çocuklara gıda olur, Dünyâ ve dünyâdaki hos
    seyler süte benzer; Allah'ya itaat, Allah'yı tanımak ve hikmetse yemeklere benzer,
    Su halde su bes vakit namazı, insan yavas - yavas ona alıssın,
    dâimi namaza istîdat kazansın diye koymuslardır, «Namazlarını daimî olarak kılarlar» denmistir, Durusları, dirilikleri,
    kuvvetleri, bu gıdadan olanlar, Allah ile var olmuslardır;
    onlar asla ölmezler; ama su namazda kalanlar, daimî namaz zevkini bulamamıslar,
    buna istîdad kazanamamıslardır; bu yüzden o yemek,
    onlara gıda olmamıstır; onlar dünyâ sütünü yeter bulmuslardır;
    hâsılı onlar ölürler, yok olup giderler,
    Allah, kendi varlıgından tamamiyle ayrılman için kullugu buyurmustur,
    Gönülden-candan, kendini o Allah'ya veresin; senden görünen de o olsun, sende gizli olan da,
    O çocuga, sütten kesilinceye dek azar-azar yemek vermezler, tattırmazlar mı ?
    Azar-azar her yemekten tadar da böylece yemek yemeye alısır,
    Sonunda memeden, sütten kesilir, ekmek yemeye yüz tutar,
    1590, Her solukta çesit - çesit nimetler yer; ana sütü ona zehir gibi görünür,
    Dünyada boyuna nimetlere dalar; süt emmek, ona kötü gelir artık,
    bâdet yemektir, dünyâ ise süt; dünyâ ehli de küçük çocuklara benzer,
    Gece - gündüz dünyâyı yer dünyâ ehli; âhiret hûrilerindense, tümden haberleri yoktur,
    Allah, bes vakit namazı da, böyle dogru yolu bulsunlar diye buyurmustur,
    bâdetlerin tadını buldular mı, zincirlerle, bukagılarla dolu olan dünyâdan kurtulurlar,
    Su önüne ön olmayan yemekle dirilirler; boyuna Allah'yla hemdem olurlar,
    bâdetlerin sırrı, bil ki, su zindana benzeyen dünyâdan kurtulman
    Böylece tümden Allah'ya yüz tutmam, yokluk dünyâsına aldırıs etmemeni saglar,
    bâdetler, tümden O'na yüz çevirmen, buradan kurtulman, kendi varlıgından bosalman, Hak'la dolman içindir,
    1600, Sende Allah askı oldu mu, bu çesit batıp çıkmaktan bas çıkarır, kurtulursun,
    Ask yalımı perdeleri yakar; ask, boyuna gönlü aydınlatır,
    Asksız kisi, ölü canlıdır; o yüzden de beden mezarında kalmıstır,
    Beden canla diridir, cansa Allah'yla; porsumus canı arama, kendine gel,
    Canı diri olan, iki dünyâda da Allah eridir; sende Allah derdi varsa onu ara,
    Ask atesi kılavuzdur, yol gösterir; ask, bütün ısıkların üstündedir,
    Kime, Allah askı es - dost olursa, sonunda, Allah katında seçilmis olur,
    Ask, Allah'ya kılavuzun olursa ulasırsın; durup kalmazsın, kendine gel,
    Sen, toprak içindeki gümüse benzersin; kaynayıp cosmadıkça nasıl arınırsın, ?
    Yahut da gönül, tasa benzer, asksa günese: tası lal yapan, günes ısıgıdır,
    1610, Ask kimya gibidir: bedeninse bakıra benzer: her asagılık bakır, kimya ile altın olur,
    Gümüs, küreye girip erimedikçe nasıl olur da topraktan kurtulur: Kulluk etmeyen kisi, nasıl yakıp kavuran
    cehennemden azad olur?
    Zahirî ibâdet sende olmadıkça bâtın definesini elde etmen müyesser olmaz,
    Öz, iç, kabuktan belirir; su halde ey arayıp tarayan, asıl olan kulluktur,
    Ceviz, önce özsüz bir kabuk degil midir ? Ama kim onu yetistirirse kabugun içi özlesir,
    Bilgisizlikle bu kabugu kıran, özü elde edemez; alçalır: kalakalır,
    ç kabukla meydana gelir: kabuga riâyette bulun da içe ulas,
    Cevizin içi kabukla gelisir, olgun bir hâle gelir, güzel bir ceviz olur,
    Ondan sonra kabuktan aynlırsa degeri, akıllı kisinin katında daha da arak olur,
    Kus yumurtaları da, ister kartal olsun, ister hümâ, ister ankaa, hep böyledir,
    1620, Olmadan, vakti gelmeden birisi, yumurtayı kırarsa, kus meydana gelmez: kanat
    çırpıp uçmaz,
    Sen, öz hâline gelmedikçe, iç olmadıkça kabugu bırakma; kabuk, degil mi ki
    insanı dosta götürmede, onu elden koma,
    Allah'mn herseye gücü yeter; mihnetten, zahmetten rahmet belirtir,
    Kullukta bulunmaksızın da sana yüce bir durak ihsan eder; kadından da asagı olsan, seni er haline getirir,
    O, varlıgın mutlak olarak yaratıcısıdır; yokluktan, bir solukta yüzlerce âlem icâd eder,
    En asagılık kulu, Cemsîd yapar: asagılık bir zerreyi Ay, günes hâline getirir,
    Cehennemi, buyruguyla cennet eder ama eyvanlar olsun o kisiye ki onun
    etegini elinden salar,
    Bu güç, bu kudret,Allah da vardır ama kerpiç olmadan ev yapılamaz;
    yolu-yordamı böyle koymustur,
    Sana, kerpiç dökecek, evleri tasla, kerpiçle yapacak görüsü, anlayısı vermistir,
    Güç kuvvet de budur ama sen görmüyorsun; o yüzden de bu yolda ne esegin var, ne özengin,
    1630, Akılla bilgi evden de iyidir; akıl bagdır, bahçedir: evse meyva,
    Sana ne etmek gerektigini düsünecek akıl vermistir: su halde isleri ölçülü-düzenli yapman gerek,
    Çesit-çesit evler, baglar-bahçeler, köskler, zevk için def, ney, tanbur,
    Renk-renk yünden, ipekten yapılmıs giyimler, havuç, hamurdan yapılmıs ekmek ihsan etmistir,
    Bunların cinslerine ne sınır vardır, ne son; kalanını anlayısınla, aklınla senbil,
    Bu bir katrecik bilginle, gücün - kuvvetinle, bir ve tek olan Allah'nm denize
    benzer gücünü - kudretini anlaman gerek,
    Ne kudrettir ki gögü direksiz dayaksız, «Ol» buyruguyla muallakta tutar,
    Su yeryüzünü döseme gibi yazmıstır; yer herseyi anlar da gene de kendini ölü gibi gösterir,
    Sevgi bagıslayan Allah'yı bilmeseydi Musa'nın buyruguna nasıl ram olurdu '?
    Nasıl Kaarûn'u bir lokma gibi yutardı; nasıl onun cinsinden olan yüzbinlerce lanetlenmisi yok ederdi?
    1640, Dag, nasıl Davud'a uyardı: Nil, nasıl Musa'nın buyruguyla kan olurdu ?
    Yere, emânet olarak arpa verirsen, o eski arpaya karsılık yer, Yirmi misli taze arpa verir sana,
    Baska tohumlar da ekersen, yerden aynı tohumları devsirirsin,
    Böylece dört unsur da bilir, anlar; hepsi de Allah'ı noksan sıfatlardan tenzih eder,
    Gögün yüzlerce misli genis olan Ars bile, o gücün karsısında Süha yıldızından asagıdır,
    Halkın duymadıgı, isitmedigi o âlemi ancak erenler, apaçık görürler,
    O görülmemis kudrete sasar-kalırsın; her solukta, o kudreti anlamak için bir
    beden kudreti dilersin,
    Allah kudretim soluktan soluga, her an görürsen, kendi kudretini yok sayarsın, yok görürsün,
    Bunu anlarsan ona erersin; bedeni feda edersen cana kavusursun,
    Sende de birazcık kudret olmasaydı, bunca devlete nerden sâhib olurdun?
    1650, Onun degerinde ne verdin de karsılıgında bu bagısa nail oldun?
    Allah sana varlık verdi, yok olup yücelikten asagılıga inmen için
    Tez yok ol, kendini yok et; Allah'ya dogru kos, varlıgında, benliginde, donup kalma,
    O, sana varlık vermeseydi, onun için yok olmana imkân olurmuydu? Söyle,
    Sana akıl verdi ki deli - dîvâne olasın; O'nun için kendinden gecesin,
    Düsünce verdi ki düsünceden kalasın; düsünceni ona feda et de ondan sarap iç,
    Böylece Hak sana, yüceliginde kadrin artsın diye kudretverdi,
    Kullugunla bir cennet meydana getiresin de yurdun, ölümsüzlük köskü olsun diye,
    s isleyesin, ondan sonra da sayısız zevkedesin diye âlet ihsan etti,
    Kalan ömrünü kullukla geçirmeye çalıs; sarabı da, sakiyi de kullukta ara
    1660, Boyuna ibâdetle cos, kulluga giris, dudaksız-damaksız ask sarabım iç,
    Hak sana oturmak gücünü, kendiliginden bir ev kurup düzesin diye verdi,
    O kudretle ululanmıssın sen; kulluk etmeden onun tapısına nerden, ne vakit eriseceksin ki?
    Dünyâda birkaç gün diriyken kullukla kendini dünyâ tuzagından kurtar,
    Dünyâda ugradıgın darlık, sıkıntı, sunu bil ki tuzagın derdindendir,
    Haydi, Allah'yı anarak, namaz kılarak, seher çaglarında ah ederek kendini cehennem
    atesinden kurtar,
    Bu dünyâdan gitmedesin, yolcusun, ama bundan da gaflettesin; gönül sâhibineyse, apaydındır bu,
    Bil ki bu dünyâ yemdir, tuzaktır; yemlerinin altında tuzak gizlidir,
    Tuzakta olan yemi yemek, süphe yok ki haramdır,
    O yemi, gerçekten de atmayı buyurdu; öylesi yemi, hırsa düsüp de devsirmeye kalkısma,
    1670, Kalkısma da kus gibi tuzagına düsme o yemin; onun kadehindeki, öldürücü
    zehir degil mi ki?
    Bu dünyânın hoslugu yeme benzer; kim o yemi yerse cehenneme gider,
    Yürü, altında tuzak olmayan yemi ye de muradına er,
    O çesit yemi de ibâdetle ara ki bogazın ecel kılıcından kurtulsun,
    Bunun anlatılısına ne hat vardır, ne son,,, Sen, Salâhaddîn'in hikâyesini söyle,
    O, bu haberi duyunca, o bilgisiz, o bayagı toplulugun fikirlerini anlayınca dedi ki:
    Ben onları, baba gibi esirgeyiciyim; Allah'dan, Peygamberden bagıslanmalarını dilerim,
    Düsman nefsin belâsından kurtulmalarım, islerinin altın gibi iyi, hâlis bir hâle gelmesini isterim,
    Sonunda dilerim ki hepsi de erenlerden olsun, Allah'ya dost, onunla bildik kesilsin,
    Tuzaga benzeyen su dünyâdan, yemi murada erismeye engel olan tuzaktan kurtulsun,
    1680, nsanın anlayıs aracı olan bes duygu, ona konusmaya, o nazara ulasmaya perdedir,
    Bil ki zamanenin hoslugu, tadı - tuzu, Rahmân'ın lûtftma engeldir,
    Hak için hevâ ve hevesini terkedene, cennette en iyi yer ihsan edilir,
    Bil ki can definesi, beden zahmetinin altında gizlidir; mâdenden, zahmete
    girmeden, eziyet çekmeden gümüs elde edilir mi hiç?
    Orucun, namazın, haccın, zekâtın sırrı bunun içindir; yürü, yorulmanı arttıradur,
    Ecrin, çekecegin zahmet kadardır: ne kadar zahmet çekersen, o kadar define elde edersin,
    XLIII
    «Belânın en çetini peygamberleredir, sonra erenlere,
    ondan sonra da yakından yakına» hadîsini anlatıs
    En agır, en çetin zahmet, peygamberleredir; ondan sonra ondan birazcık azı erenlere,
    Ondan daha azıysa inananlara; yakınlıgın degeri, zahmet kadarıncadır,
    Bahtı kötü kisiyse dünya zevkini seçti de âhireti bıraktı - gitti,
    Dünyânın hosluguna, rahatına, kavusma adını taktı; kahraysa yücelik,
    1690, Oysa ki rahat-huzur, rahmetten, eziyetten gelip erisen nesnedir ki insan, onun karsılıgında, cennette defineye
    erisir,
    O'ndan gelen rahat - huzur hostur; hevâ ve hevesten gelen degil; bu, yokluktadır,
    öbürüyse varlık âleminden,
    O seni melek gibi Ars'a çeker - götürür; buysa Seytan gibi yeryüzüne,
    Yeryüzü, cehennemler mâdenidir; Ars alanıysa konukların huzur ve rahat yer
    Yeryüzü dösemesi engeldir, geçicidir; Ars'ta oturansa, anlam bakımından Allah'ya yaklasmıstır,
    Yeryüzünü bırakın da miracı isteyin, Ars sahibine dogru yücelin,
    Sevgiliyi gören can, yücelmistir; gizlilik âleminde, diledigini arar,
    Nefis karanlıgı nura yaklasır; o kisi, her göz yumup açtıkça nura ulasır,
    Nur, lütfeder de, seni ebedîlige götürür; nefis karanlıgıysa sonunda yoklugu, degersizligi nasib eder sana,
    O, ölümü tatlılastırır sana; buysa ölümü, zıpkın gibi acılastırır, çirkin gösterir sana,
    1700, O, her solukta seni lliyyîn'e çeker; buysa Siccîne'e, yerin dibine çeker seni,
    ki rahat da birbirine benzer ama sen ikisini de yakın, akraba sayma,
    Senin aslın olan yakının, Allah rahmetidir; nefis yakınlıgıy sa Allah laneti,
    Geçer akçayla kalp para da sana bir görünür ama sarrafın katında bir degildir,
    Hintliyle Türk'ün erlik suyu da birbirine benzer ama küçük de bunu bilir, büyük de;
    Hepsi de bu sırrı, bu remzi bilir ki, her erlik suyu, baska çesit bir çocuk meydana getirir;
    O, Ay gibi bembeyaz bir çocuk belirtir; buysa çirkin, kötü ve simsiyah bir çocuk,
    Bunun gibi, bülbülün yumurtasıyla yılanın yumurtası da birbirine benzer a dostum;
    Ama bundan bülbül çıkar, öbüründen yılan; bu, gül gibidir, oysa tikene benzer,
    Armutla elmanın çekirdegi de birbirine benzer; ama bagcı, bahçıvan, ikisini de
    aydın gün gibi tanır,
    1710, Bilir ki bu, elma verecektir, öbürü armut; uyumuyorsan sen de farket,
    Zevk, sehvet, gerçekten de atese mensuptur; böylesine düsmandan dostluk umma;
    Hak erlerinin zevkıyse nura mensuptur; bu yüzden de mânuırlugun harâb olmasını kabul ederler,
    Nur da atese benzer ama yol eri, bunu ayırdeder, bilir,
    Bilir ki bu, yakar - yandırır, oysa yapar - düzüp kosar; nur seni alır, yüceltir;
    atesse yabana atar, yok eder,
    Nur, göz verir sana, atesse kör eder seni; bu, güç - kuvvet bagıslar sana, oysa
    yakar - yitirir seni,
    O, yüzlerce nimetle seni cennetin bas kösesine götürür; buysa perçeminden
    tutar da çeke - çeke cehennemin dibine atar,
    Ögüdü bırak da askı arttırmaya bak; sen gene Salâhaddîn'in bahsine dön,
    O tek din eri, kızdı da dedi ki: Bu pis topluluk, kininden,
    Esirgeyisi, iyiligi isteyis yerme düsmanlık ediyor, yolsuzluga girisiyor,
    1720, Ama elleri, kesin olarak bize erisemez; yerden atılan tas, göge ulasamaz,
    Körlüklerinden erlere kastediyorlar ama gene körlüklerinden kılıcı kendilerine vuruyorlar,
    Onların yarası, ancak fâni bedene erisir; erlerin açtıgı yaraysa gizliden gizliye cana gelir, canı yaralar,
    O yaradan, beden ölür - gider; bundansa gönül ve can, O yarayla mal gider, bu yarayla îman,
    XLIV
    Allah'yı bilen, tanıyan, ölümden korkmaz; çünkü
    Ölümden sonra, dünyâ yasayısından daha hos, daha tatlı,
    ölümsüz bir yasayıs oldugunu görmüstür,
    «Ellerinizi, ayaklarınızı caprazvâri kestirecegim ve
    hepinizi astıracagım» âyetinin tefsîri
    Bu sebeple Firavun, kendi çagında, yüce Allah, kendisine yardım etmediginden,
    Büyücülerin, askla, yüzlerce gerçeklikle Musa'ya yüz tuttuklarını görünce,
    Ben ferman etmeden dedi, ne yüzden inandınız ona?
    Sizi kılıçla paramparça ederim; kasap gibi de kanaraya çekerim,
    Ellerinizi, ayaklarınızı, bedenlerinizden ayırtırım; sizi zerre - zerre dogratırım,
    Hepsi de, beden ölümü kolay birsey dedi; Hak, yâr olunca bedeni terketmek kolay,
    1730, Kötü olan kisi ölümden korkar; çünkü Hakk'a itaat etmemistir, hâin olmustur,
    Hırsızlık eden, dıvar delen kisi sahneden korkar; her soluktan, korkusundan, sahne nerde diye sorar - durur,
    Ama sahneden geliri olup onun hizmetinde bulunan, mevkie erisen, is - güç sahibi olan kisi,
    Ondan korkar mı hiç? Hattâ gönlünde gizlediklerini söylemek için onu canla arar,
    Bizde de îman incisi var ki o, bedenden de daha iyi, candan da, iki cihandan da,
    Beden, somnda bize kalmayacak, toprak olacak, basına toprak saçılacak,
    Daha önce toprak olsa yatagımız, ne çıkar ki? Beden zahmeti, can zahmetine benzemez,
    Canla îman, Allah'yla durur; Allah ebedîdir, onlar da ebedî,
    Nefısse fânîdir, yok olur-gider; yokluktan var olmustur, gene yokluga erer,
    Ondan kurtulmak, bahtlılık alâmetidir; o'ndan kaçan, Ars'a yönelir,
    1740, Su iki - üç günlük dünyâ yasayısı, ask denizinden bir testi sudur ancak,
    Bu testinin suyunu dök o denize; dök de Tebriz Pâdisâhı gibi terü taze bir hâle gel,
    Tatlı yasayan kisi, acı bir halde ölür; gülerek geçip giden, pek çok aglar,
    Acılar, sana tatlı oldu mu, sen, hem Husrev olursun, hem Sîrîn kesilirsin,
    Suyla, tatlı, gülle tikene benzer; gül dosttur, tikense yılan,
    Ama tiken de sence gül oldu mu, canın güle ulasır - gider,
    Eziyetler, zahmetler, sana rahat kesilir; rahat ve huzur, dâima dostun olur,
    Rahata eristin mi de boyuna neselenirsin; sana zahmet gelse bile ona aldırıs etmezsin
    Tatlı da, acı da dünyâda bir olur sana; zahmet, sıkıntı kalmaz sence,
    Bu yüzdendir ki Allah, dostlar, erenler hakkında, «Onlar, varlıklarının yok
    olmasından korkmazlar» dedi,
    XLV
    "Allah dostlarına, bilin ki, ne korku vardır,
    ne de mahzun olurlar onlar» âyetinin tefsiri,
    1750, Onlar dedi, bana sıgınmıslardır, her belâdan emindirler, hos, sarhos bir halde benimle bulusmuslardır; o
    bulusmada yurt tutmuslardır,
    Ne mutlu o kisiye ki Hak, dostudur onun; canı sarhostur, nurlara garkolmustur,
    Her solukta Allah'dan muradına erer; iki cihandan da öteye, yüceye adım atar,
    Yeryüzünden, yedi gökten ötede, mekânsızlık âleminde, sevgiliye dogru yol alır - durur,
    Öyle bir âlemdedir ki haddi yok; orda ne zıt var, ne - esit var, ne de sayı,
    Nelikten-nitelikten geç ki sevgili, neliksiz-niteliksizdir; nelikte nitelikte kalan, alçalmıstır,
    Suret perdelerinden geçen kisinin bambaska bir ululugu, bir yüceligi vardır,
    Dostu, kılavuzu Allah olanı serkes nefes zebun edebilir mi?
    Canla - gönülle Hakk'ı arayanı, Hak da o çesit arar,
    Hattâ o ask arayısı, o ask heyecanı, onda, Allah nuruna bürünmüs, o nurda mahvolmustur,
    1760, iman yönünden bu sırrı anlarsan, bilirsin ki arayan da yoktur,
    ki dünyâda da herseyi bilen Allah'dan baska, ne apaçık arayan vardır, ne gizli arayan,
    Onların adlarının sonucu sudur: Bir tek arayan vardır; herkesin arayısı, o üstün
    Allah'nın arayısının aksidir,
    Bunu, gönülde, canda yazılı oldugu gibi anlatmaya, dille söylemeye kalkıssam,
    XLVI
    Allah ereni, anlam sırrını, oldugu gibi anlatsa, gösterse,
    gökle yer kalmaz; çünkü onlar cansızdır, kar ve buz hükmündedir;
    erenin sırnysa kıyamet günesidir; dogup göründü mü,
    cansızlar erirler, su olurlar, yok olur -giderler,
    Netekim karanlık bir eve mum götürseler,
    mumun ısıgı, evin karanlıgını bir lokma gibi yutar, yok eder - gider, Bunu anlatıs
    Gök de yıkılır-gider, yer de,, Can ikisini de bir lokma gibi yutar,
    Hemencecik, soruya verilen cevap gibi, mesele kalmaz: bütün varlık yok olur,
    Ne dil kalır, ne söz: ne suretler kalır, ne nakıslar, ne hayâl,
    Hani karanlık bir eve mum girdi mi, evin karanlıgını bir lokma gibi yer ya:
    Karanlık, bir hannan gibi yıgılmıs bile olsa, o anda bir tanecikten de önemsiz
    bir hâle gelir,
    Mumu ısımıs görünce çıkıp giden soluk gibi karanlık da çıkar-gider,
    1770, Musa'nın sopasını da böyle bil: bil de anlamın sırrını anla,
    Yüzbinlerce sopayı, ipi yuttu da ne semırıp sisti, ne arıklastı,
    O sopa, horoz gibi, savas deminde ne bulduysa hepsini de bir lokma gibi yutu verdi,
    Dag, ova, karla dopdolu olsa, günes, azıcık ısıdı mı, hepsini yok eder,
    Su cansız âlem de kara benzer: ne aslı vardır, ne temeli,
    Allah günesiyle yok olur: günesin ısıgında gölgenin yok oldugu gibi,
    Gök de yıkılır, yer de: Ayla günes de dökülür-gider,
    Daglar pamuga döner: halk, Hakk'a dogru korkuyla kosar,
    Hepsi de mezarlarından kalkınca, sürücü olmaksızın kosar ama kaçamaz,
    Bilirler ki O'ndan kaçmanın, imkânı yok: Ona yüz tutarlar,
    1780, Allah heybeti, hepsini de kaplar; hepsi de tümden kurur-kalırlar,
    Kıyamet koptu mu, onun ısımasıyla varlık karı erir; ırmak gibi akar,
    Önceden su olan her cansız, Koç Burcu günesinden gene su kesilir,
    Bu hâl, bundan fazla söze sıgmaz; din denizi bir testiye sıgısmaz,
    Ey Veled, buna sınır olamaz: o aynayı kilime koy - gitsin,
    Sen Salâhaddîn'in hikâyesini anlat; o gök ve yer padisahı ne dedi, onu söyle,
    XLVII
    Gene, Allah anılısını ululasın, Salâhaddîn'in hikâyesine dönüs,
    Münkirlerin düsmanlıgını duyunca, onlar ahmak ve
    bilgisiz; ben onların hayrına çalısıyorum onların hakkında ebedî
    kutluluk diliyorum; buna sükretmek için canlarını feda etmeleri gerekirken
    onlar, karsılık olarak düsmanlıga girisiyorlar buyurması
    Dedi ki: Ben onların iyiliklerini istiyorum: hepsine de yakınlarım gibi acıyorum,
    Benim lâyıgını, islerimin lâyıgı bu mu? Gül yerine tikenle dalamaktalar beni,
    lenirsem vay o toplulugun hâline: hepsinin de hem malı gider, hem bası, hem dîni,
    Gerçek seyh, bas gibidir: ondan baskasıysa insanın bedenine benzer,
    1790, Birisi bassız durabilir mi: ayak, bas olmadıkça yolu nerden bilecek?
    Bedenden ayrılan el, ayak, oynar ama, bir is basaramaz,
    Bir zaman sonra oynaması da biter: ölü uzuv, öylece kalakalır,
    Dinsiz halk da bil ki, bastan, ayrılmıs bedene benzer: bu çesit insanlar, görünüste insandır ama gerçekte
    esek,
    Dirilikleri uzun sürmez: ölüm melegi hepsini de öldürüverir,
    Bası kesilmis beden, oynasa bile sen onu, o halde de hareketsiz bil,
    Çünkü yardım görmeyen oynayıs tez durur: çünkü oynayısı bir is için degildir,
    Oynadıgı zaman da onu duruyor gör: her takdir edilmisi olmus - bitmis say,
    Ama gönül ehlinin yasayısı ebedîdir: onların canları, hem saraptır, hem sâkıy,
    Onların ölümleri, evden göçmektir adetâ: candan geçip canana gitmektir,
    1800, Hepsinin de yeri, cennetin bas kösesidir: orda hepsinin efendisi, sahibi, ulusu,
    Allah'dır,
    Dünyâ, onların bir müddet için eviydi: ölüm onları aldı, âhıretc götürdü,
    Böylesi ölüme ölüm deme: yoksul, azıga, mala, mülke kavustu de ,
    Sırrı anlayınca, o herseyi bilen Seyh, o alçak topluluga kızdı,
    O da, Mevlânâ da onlardan yüz çevirdi: tümünü de sohbetlerinden uzaklastırdılar,
    Artık o alçak, o cansız körlere, kendilerine yol vermez oldular,
    Böylece bir müddet geçti: hepsinin de bagı - bostanı kumdu,
    Allah, o baga-bostana yardım ediyordu; yardımı kesildi: bostanlarında birsey bitmez oldu,
    O hararet geçti-gitti, hepsi sögüdü, buz kesti; utanmazlıktan yüzleri katıldı- gitti,
    Tanıyısları kalmadı, kapandı; hepsinin gönülleri yaralandı, halsiz dermansız kaldılar,
    1810, Günleri kara geceye döndü, tümünün de gamdan boynu inceldi,
    Günler geçiyor, Seyh'i göremiyorlardı; her gece kötü rüyalar görüyorlardı,
    sin sonunda hepsi de ne yaptıgını anladı; yaslılar gibi bir araya toplandılar,
    Herbiri elini disliyor, hepsinin gönlünden dertler doguyordu,
    Birbirlerine, böyle kalırsak dediler, Allah bilir, hâlimiz ne olur,
    Elden çıkmadan bir çâre bulalım da tuzaktan kurtulalım,,
    Tövbe ederek huzurlarına varalım da kavusmayı dileyelim, ayrılık da geçip gitsin,
    Hepsi toplanıp kapılarına vardılar; baslarını yere koydular, yere yüzler sürdüler,
    XLVIII
    Allah ikisinin de azız sırlarını kutlasın, Mevlânâ ve Seyh Salâhaddîn'in
    münkir mürîdlerden yüz çevirmeleri, onların da ziyana düseceklerini,
    tümden mahrum olacaklarını anlayıp kapılarına vararak feryada gelmeleri,
    tövbe ve istigfar etmeleri, bagıslanma dilemeleri
    Gerçek olarak, biz dediler, kuluz - köleyiz; padisahımızı askla arayanlarız,
    Âsıklarız, dosta gidiyoruz; onunuz biz; onu bırakıp da kime gidelim,?
    1820, Gece - gündüz bu çesit yalvardılar; yanarak aglayan, yasla dolu gözlerle yakardılar,
    Aglayıp inleyisleri haddi astı; feryatları, figanları sınırı geçti,
    Gözyasları Ceyhun'a döndü; ayrılıktan canları kanlarla doldu,
    Düsman bile canlarına bakınca onlara acıdı da agladı,
    Ateslerinden tas bile muma döndü; hattâ eridi de su gibi aktı,
    kisi de onların aglayıslarını duyunca dostluk çengini düzüp kostu,
    Kapıyı açıp onlara yol verdiler; kilitlenmis kapıları açtılar,
    O anda tövbeleri kabul oldu; neselendiler, onlardan gam - gussa gitti,
    Gene hos bir halde kol - kanat açtılar; gene yeniden analarından dogdular,
    Yeniden can cihanını gördüler; kendilerini bedensiz can olarak seyrettiler,
    1830, Gönüllerinden hikmet cosmaya basladı; bilgisizlik yerine onlara akıl fikir geldi,
    Hepsi de karanlıktı, nur oldu; hepsi de yastı, dügün kesildi,
    nkâr tikenleri gül bahçesine döndü; kapkaranlık gece, Ay gibi aydınlandı,
    Hepsi de tertemiz, çevik bir hâle geldi; melek gibi göklerin yücesine agdı,
    Hepsinin de gözleri görmeye basladı; hepsi de adları bilir bir hâl aldı,
    O iki padisahın makbulü oldular; onlara sıgınıp aman buldular,
    Yitirdikleri ipin ucunu buldular da ziyanları kâr kesildi,
    Salâhaddîn'e kul - köle oldular; kendilerini gene onun askına rehin verdiler,
    Seyh, gene hepsinden lıosnûd oldu: gene suçları yemden bagıslandı,
    Kerem etti, yeniden onlara bagıslarda bulundu; güzelim yüzünü onlara gene gösterdi,
    1840, On günlük ömürleri binlere çıktı; hattâ sayısız bir hâle geldi,
    Lütfetti de küfürlerini îmân etti; hepsinin de canı canana ulastı,
    Canları ayrılık belâsından kurtuldu; her âsık, gene sevgiliye kavustu,
    Dostun derdiyle tortu arındı; asagılık bakır altın oldu,
    Kimyayı herkes bilemez; ask bayragını az kisi yüceltebilir,
    Kimya nedir'? Can feda etmek; boyuna ölüme yüz tutmak,
    Bil ki kimya, nefsi öldürmektir; kim nefsini öldürürse varlık kapısından kurtulur,
    Kimya, ölmektir; öldün mü, saf serbet olursun, tortusuz sarap kesilirsin,
    Allah ermin ayagı ucunda öl ki dirilesin, yücelere agasın55,
    Onun bakısı, ululuk kımyasıdır; bakırın, onun bakısıyla hemencecik altın olur,
    1850, Ama yönsüzlük yönüne at sürebilen süvari azdır; ask yolunda, az
    kisi basıyla oynayabilir,
    Basıyla oynayan basbug olur: boyuna bedensız dirilige kavusur,
    Sırdan haberi olmayan basa yular lâyıktır; bassız sır sahibi olansa padisahtır, cihâna hükmeder,
    XLIX
    Salat-ü selâm olsun, Mustafâ'nın,
    «ölmeden önce ölün» hadîsini anlatıs
    Ölümden önce ölen kisidir canını kurtaran: odur Allah lûtfüyla dirilen
    Rasul, onun içindir ki «Ölün» dedi: Allah buyrugunu duyana ne mutlu,
    Onun ölümü, ebedî diriliktir; Süha yıldızı bile olsa, günesten üstündür o,
    Ölümden önce ölen, yoksul bile olsa yüzlerce azık bulur, mal - mülk elde eder,
    Kavusmaya gitmis, yokluktan kurtulmus, böylesine zahmetlerle dolu tuzaktan
    sıçrayıp çıkmıstır o,
    Su fani dünyâdan yola düstü mü de, cehennem atesinin yakısından emîn olmustur,
    Su yercegizi, cennetin bas kösesi kesilmis, Allah bagısıyla veresiyesi pesin para hâline gelmistir,
    1860, Vaadedilen seyler, gözünün önündedir, onları seyreder; onca yok olan hersey var olmustur,
    Canım da, malını da Allah'ya sattıgından karsılıgında cenneti almıstır,
    Böyle bir satıs yüzünden kâr elde etmis, canı zengin olmus, esenlige kavusmustur,
    Ölüm, kötü huyu degistirmektir; kötü huy, tek Allah'dan gaflet etmektir,
    Halka karsı alçak gönüllülük, onlarla hos geçinmek, onlara ziyadesiyle lûtufta bulunmak degimlidir?
    O çesit huy bu cihâna aittir; su halk içindir, yasamak içindir,
    Güzel huy, Hakk'a enîs olmaktır; bu çesit huy, iyi kisilerle a\nı cinsten bulunmaktır,
    Gece - gündüz huzurda, ibâdette bulunup yüzlerce sevinç, yüzlerce esenlik bulmaktır,
    Boyuna gerçeklikle, askla bulusmaktır; gece - gündüz özlemle aglamaktır,
    Bundan maksadım, görünen namaz degildir; bunu temiz olmayan kisi bilemez,
    L
    Din, namaz, ibâdet, bir anlamdır ki neliksizdir -niteliksizdir, «Ben sizin Rabbiniz degil miyim? Evet dediler»
    çagından beri ki insan, o çagda, manen Allah'yladır, Gerçek namaz, o nurdandır, o nurdan gıdâlanır, o nurdan
    meydana gelir, Esenlik onlara, peygamberler gönderilince o namazı çesitli sekillerde getirdiler, herbiri bir sekilde
    buyurdu, Kimin anlayısı varsa, namazın görünüsüne aldanmaz, Canı varsa kabul eder; çünkü susuz, testiyi su için
    ister, testide su yoksa ne isine yarar? Böylece, esenlik onlara, peygamberler de o namaza her surette halka
    ulastırmıslar, bildirmislerdir; erenler de o gerçek namazı semâ', nazım ve nesir sekillerinde âlemdekilere
    ulastırmıslardır, Kim yemegi tanırsa, yemek onun gıdası olursa kâseler, tabaklar onu yanıltamaz; bilir ki öbür
    kâsede de aynı yemek var"
    1870, Herkesin bir tek niyazı vardır ya: her peygamberlerin de ayrı bir namazı vardır,
    Can gibi gizli olan o cana ait niyaz ve namaz,
    Her zamanda baska bir surette görünmüstür; can sarabı, her çesit kadehe konmustur,
    Agza sunulmak, dile - damaga tattırmak için kimi çanakla, kimi kâseyle, kimi kadehle verilmistir,
    Kâselere, testilere konmustur ama kâsedeki sarap aynı degil midir?
    Kâse degisebilir ama sarap aynıdır; herkes ölür; dâimi diri olan Allah'dır kalan,
    Dünyâda suret, sekil degisir ama anlam birdir, o degismez,
    Testi, sagrak baska - baska olsa da arı - duru sarap nerden degisecek?
    Bu namaz, önüne ön olmayan çagdan beri vardır; dünyâya onu Adem gösterdi ama bil ki o, ezelîdir,
    Sonra her çagda sekli degisti ama iyice bil ki anlam degismedi,
    1880, O namaz, canında oldukça dâima, ebedî olarak diri kalırsın,
    Sana, ibâdetten baska hiçbir sey gerekmez; zâti dünya yasayısı da ebedî degildir, geçer - gider,
    Bilirsen, iyi huy budur; bundan baskası zâti agır canlılıktır,
    Allah'yı tanıyıp bilmen için soluktan soluga kendinden, varlıgından geçmen gerek,
    Böylece sen de kalmazsın, o da kalmaz; ikilik perdesi olmaksızın o, yüz gösterir,
    Çünkü ben ve biz, bu yolun perdesidir, Allah tapısının perdesi,
    Ben ve biz nedir? Bilmiyorsan agır canlılık etme de benden duy,
    Allah için olmayan iyi - kötü, hersey, gerçek olarak bil ki tümden ben'dir, biz'dir, benliktir,
    Son konak birliktir; ama sen olmadıkça birlik nerden gerçeklesecek?
    Kim, yok olmadan seyhlige kalkısırsa, onun sekerinde acılık eseri vardır,
    1890, Hani her solukta ödagacından, miskten bahseden, fakat sarımsakla ekmek yiyen
    adam gibi,
    O, miskten laf eder - durur ama agzından sarımsak kokusu gelir
    Aksine, birisi de agız dolusu misk alsa agzına, pis kokudan bahsetse de
    agzından misk kokusu duyulur,
    Sarımsaktan dem vursa bile söz söyledikçe sana Tatar miskinin kokusu gelir,
    Can, insan vasfindan arındı mı, onun kötüsünü de misk say, iyisini de,
    Ama iyi olmadı mı da, arınmadı mı da onun iyiligini, hevâ ve hevesten dogan tüm kötülük bil,
    Hallâc'in küfrü, tevhidden yegdir; çünkü o, perdesiz olarak padisahı görmüstür, Ulasmıs kisinin sözü, adamı ulasmaya
    çeker; ayrılıga düsmüs kisinin sözüyse ayrılıga,
    Allah eri, ne yaparsa iyidir; çünkü o, varlıgından ölmüstür, ondan is gören, O'dur,
    Onun küfrünü îman kabul et; onun derdi, yüzlerce dermandan daha iyidir,
    1900, Ona sarıl da hür ol; çirkinsen kötüysen bile onun yüzünden güzellesir, iyilesirsin,
    Seyhin sohbeti, her amelden iyidir; kim onunla oturursa, ibâdettedir, O ibâdet, gizli sırra benzer; sevgiliye ulasman için
    kılavuz olur sana, Padisahları hizmetine kosulan kisi, canla - gönülle onlara dogru kosuyor demektir,
    Öyle birsey elde eder ki kimse ona nail olamaz; öyle bir padisah görür ki hiçbir göz, onu göremez,
    Allah'nın gücü, sanatı, günes gibi meydandadır; ıslaklıga benzeyen bilgilerse o denizdendir,
    Herkes O'na can adını takmıstır; herkes O'nu dünyâyı yaratan bilmistir,
    Hersey, canla - basla O'nu tesbîh eder; periden, seytandan tut da insana dek her varlık, O'nun noksan sıfatlardan arılıgını
    söyler,
    Tastan, kerpiçten, saman çöpünden daga dek her varlık, bölük - bölük O'nu tesbîh eder - durur,
    LI
    Yüce Allah'yı tanımak, erenleri tanımaktan daha kolaydır; çünkü yüce Allah, günesten de daha apaçıktır;
    bildirdigimiz gibi her sahsı hüneriyle, sanatıyla bilirler, tanırlar; bütün âlemin de Allah sanatı oldugunu bilirler; bu,
    nasıl gizli olabilir ki? Hattâ yetmis iki millet, O'nun Allahlıgını ikrar eder; ama erenleri tanımak güçtür; çünkü
    onların sanatları, hünerleri de kendileri gibi gizlidir, «Allah dostları kubbelerimin altındadır; onları benden baskası
    tanıyamaz,»
    Ama gönül ehli olanlar, balçıktan karılmıs bedendedirler; fakat
    1910, Onları bulmak, pek yüce, pek büyük bir istir, Kelîm, Hızır'ı askla aramadı mı?
    Zamanın padisahı oldugu halde Muhammed, Hak kokusunu Yemeniden almadı mı?
    Yemen'den, Karen'li padisahın can kokusu gönlüne erisince onu göreyim demedimi?
    Gene o, Âh ne kadar da özlemedeyim; beni kardeslerime ulastır derdi,
    Ashâb-ı Suffa'nın yanına gitti mi, gönül sırrını onların kulaklarına söylerdi,
    Çünkü onlar sırra mahremdiler, hepsinin de ezelden gözleri açıktı,
    Onlardan sasılacak sırlar duyar, bu yüzden de hos bir hâle gelirdi,
    Onları sözlerinden, sarapsız sarhos olur, gölgesiz, apaçık bir günes kesilirdi,
    Haberde vardır, varlıgı yaratıp tedbîr eden Allah, cömertliginden, lûtfundan,
    Muhammed'e buyururdu ki:
    Erenler, kubbelerimin altındadır; kadının da gözlerinden gizlidir onlar, erkegin de,
    1920, Onları, arayıp tarasa, kıvranıp dursa bile benden baska hiç kimsecik tanıyamaz,
    Çünkü onlar, burda gurbete düsmüslerdir ama benim nurumdan dogmuslardır,
    Nuru, nurdan baskası ne vakit, nasıl görebilir Seytan'ın gözü, huriyi nasıl görür?
    Bir cinsten olanı bilmek için o cinsten olmak gerek; yazandan baskası, yazılanı nasıl okur'7
    Gizli âlemde de, açıkta da dostlar, erenler, candır; o yüzden de can gibi o
    toplumdan gizlidir onlar,
    Erenler, çalısmakla görülemezler; meger ki onlar, kendilerini göstersinler,
    Kerem ederler de yüzlerini gösterirlerse sözleriyle cehennem bile cennet kesilir,
    Böylesine devlet kime nasîb olur ki sarayda padisahla beraber otursun,
    Öyle bir padisahla diz dize otursun da bir sofrada, aynı tastan yemek yesin,
    Hani Mustafa ile Sıddıyk'ın magarada bulunmaları, birbirlerinin kulaklarına sır söylemeleri gibi,
    1930, Agyardan çekilip ikisi de magaraya gitmisti; örten Allah da onları agyardan gizlemisti,
    Gözcüsü - bekçisi Allah olan kisi, hiçbir surette kötü bir zahmete düsmez, eziyet çekmez,
    Zamanın olaylarından emîn olur; ona ne tehlike vardır, ne korku;bunu böyle bil,
    Hattâ onun yüzünden, ona uyanların da iki dünyâda ne korkusu kalır, ne amana kavusma kaygısı,
    Çünkü o kul da padisahın huyuyla huylanmıstır; Allah gibi, kendisine uyanı, kimi alır - götürür, kimi tutar - getirir,
    Kimi öldürür, kimi diriltir; kimi padisah eder, kimi kul - köle,
    Kimi çagırır, tapısına apısına alırsa göklerin üstüne çıkarır; kimi de sürerse, o, yerin dibinde kalır,
    Allah, onu kendisine nâsb etmistir; onun her yaptıgı is dogrudur, güzeldir,
    Onun egri isi, dogrudur, yerindedir; çünkü egriyi dogru gibi düzüp kosandır o,
    Kimi çeker alırsa, diriltir; onun buyruguyla köhne kilim atlas kesilir,
    1940, Cehennem onun buyruguyla cennet olur; tiken, gül bahçesi hâline gelir,
    Dervisler, gizli definelerdir; onlarla düsüp kalkana ne mutlu,
    Yakın, yakınlarına kavusmayı arar; herkes nerden görecek onları?
    Kardes, erlere kul ol, köle kesil; felek gibi onların çevresinde dön,
    bâdetin özü-özetı, onlara kulluk etmektir ; kim onların yüzlerini gördüyse murada erismistir,
    Yıkık yapısı onarılır ümidiyle sevinir - durur bâzısı da;
    Gerçegi bilmeden yola düser - yürür; hâli, kimi iyi olur, kimi kötü,
    Hak erinin nazarı düsmemistir ona; kör gönlünün iki can gözü açılmamıstır,
    Hak erinin nazarı, insana gerçek îman bagıslar; nefse anlayıs: akıl - fikir ve din
    ihsan eder,
    Gerçeklik nüm serpilir sana; burnuna ordan bir kokudur, gelir,
    1950, Onun ısıgının vurusunu kabullen de öylece dur; kazma gibi her agacın
    dibini kazmaya kalkısma,
    Her bedende can definesini arama; Allah ereninin etegini tutda onun
    çevresinde dön - dolas,
    Çünkü onu, gene onun ısıgıyla görebilirsin; ama dinsızsen din tadını tadamazsm,
    Çünkü gözünde o nur yok, nerden onun nurunu göreceksin?
    Kulagını, aklın, basında olsaydı da açılsaydı, kapalı gözün de, kulagının sayesinde açılırdı,
    Ama sen, ahmaklıgından düzene sapmadasın; olgun seyhin sırrını nerden kabulleneceksin?
    Ayagın gevsek, din yolunda topalsın; degil mı ki er degilsin, kadın gibi oturadur,
    Gerçeklik ayaktır; degil mi ki ayagın yok, bu yolu nasıl alabilirsin sen?
    Bu yolda cömertlik, can vermektir; canını feda et; edemiyorsan herze yeme,
    Rind olan, baslariyle oynayan âsıkları hepsi de avlanmakta, alıcı dogan kesilmistir,
    1960, Allah askıyla ölen âsıklar, dirilige ererler, can mülküne sâhib olurlar,
    Ölümde diriligi gördükleri için de boyuna ölümün çevresinde çizginip dururlar,
    Hepsi de varlıklarından yok olmuslar, alçalmayı, sarhoslugu seçmislerdir,
    Zâti yücelik de bu alçalıstadır; varlıkta kalan kisidir yok olup giden,
    Tersine çakılmıs nalı gör de anla; a uykuya dalmıs kisi tez uyan,
    Bu dünyânın iyisi, kötüsü, Riyadır; göze su gibi görünen seraptır,
    nsan, iyi - kötü tiken, yahut duman, rüyada ne görürse,
    Düs yorucuya söyleyince o, gördügünün tersi, çıkar demez mi?
    Rüyasını söyleyince, düste gamlıysa, iyice bil bunu, sevineceksin der,
    Rüyada kendini ölmüs görürsen, bil ki der, ömrün uzun olacak,
    1970, Gaflet uykusu da buna benzer, sonunda bütün gam, sevinç olur,
    Ecel günü, bu uykudan uyanınca, isin tersini görürsün,
    Gaflet uykusu, bu uykudan da agırdır; o denize benzer, buysa sudan bir katre,
    Bu uykudan insan, bir bagrısla uyanır ama o uykudan bin bagrısla ya uyanır, ya uyanmaz,
    Hiçbir kimse yoktur ki kendi varlıgında, benliginde kaldıkça Allah'ya ulassın,
    Peygamberlerin bagırmaktan seslen tükendi; sesleri tasa tesir etti de gene gaafillere
    tesir etmedi; öylesine bagrıstan haberleri bile olmadı,
    Sel gibi bagırıs, onlara serap göründü; çünkü hepsi de uykuya dalmıs-gitmisti:
    Erenler feryâd edip dururlar; uyuyanları Allah'ya çagırırlar,
    Ama onlardan hiç kimse uyanmaz da uyanmaz; âh aman su aman bilmeyen agır uykudan,
    1980, Yârabbi, bu zan, ne biçim bir uykudan meydana geliyor ki hiç
    kimse bu uykudan uyanmıyor,
    Bütün bu naralar, bu sesler, bu kükreyisler, hiçbir kulaga tesir etmiyor,
    Ömürleri sona erdi de o soluk, bir solukcagız olsun onlara tesir etmedi - gitti,
    Ölüye bile hayat veren o soluktan canları, hiç mi, hiç kurtulusa ermedi,
    LII
    Münâcât
    Ey Allah, halkın elini tut, bir solukcagız olsun, onlara lütfet,
    Rahmetini esirgeme onlardan; Ay'ını bulutla gizleme,
    Herkesi, herseyi sen yaratmadın mı; bütün varlıgı, yokluktan sen satın almadın mı?
    Her kadın, her erkek, senin sanatınla, senin kudretinle var olmadı mı?
    Hepsini de sen, zahmetlerinden kurtar,
    Herkesi rahmetine garket; herkesi varlık zahmetinden sen kurtar,
    Umûmî olan rahmetin, kimseden esirgenmez; ileri gidenler de, geri kalanlar
    danimetlerine garkolmuslardır,
    1990, Ama o hâli anlamazlar; cümlesinin gözlerini sen aç ey padisahım,
    Çünkü açık, gizli, iki dünyâda da senden baska yetistiren, gelistiren yoktur,
    Ey padisahım, bu mülkten baska, can âleminde de yûzbinlerce cihanın vardır,
    Öyle cihanlar ki onlara karsı bu âlem, bir kıl bile degildir; o denize karsı bu, bir testi bile sayılmaz,
    Bundan dolayıdır ki ey iki cihanın da sıgındıgı padisahım, Kur'ân'dan adım,
    Din gününün, ceza gününün sahibi taktın, herseye, herkese hükmün yürür senin,
    Böylece de varlık âleminde, senden baska buyruk sahibi, senden baska ulu
    olmadıgını bilirler,
    Ortada bir perde yoktur, Ki bir kimse, bu, ondandır, ona kosuyor diyebilsin,,
    Beden perdesi, beden sebepleri yok olur; ne çok kalır, ne az; yalnız sen kalırsın,
    O âlemde, perdesiz, örtüsüz, senin kudretin görünür; küçüklere de sen buyruk yürütürsün, büyüklere de sen,
    2000, Herkes, aydın gün gibi anlar ki izin de sendendir, ayak bagı da senden,
    Bir hikmeti de sudur : Bu dünyâ, âhiret âlemine karsı asagılıktır,
    Dünyâya bir önem vermedin de âhiret padisahlıgını seçtin,
    Su büyük, su oturamaklı dünyâ, senin padisahlıgına karsı asagı göründü,
    Birisi, padisaha, külhan padisahı dese, bu söz dogrudur,
    Dogrudur ama, padisahı ululamak bakımından, ona böyle bir söz söylemek kötüdür, yanlıs sayılır,
    Ey kudreti, yeri de dolduran, gögü de; dügün odasında perdesiz yüz göster,
    Ey bilen Allah, bilgin bilen kisiyi de kaplar, bildigini tutan kisiyi de,
    Ey gücü yeten, sana aciz yoktur; iki âlemde de olmayacak sey, gücünle olur - biter,
    Ey gönülleri de, baglan - bahçeleri de aydınlatan; ey yeri de, zamanı da bezeyen,
    2010, Ey inananları nimet yurdu cennete alan; ey kâfirleri cehenneme atan,
    Ey kâfirleri bagıslayınca canlarını dinle bezeyen,
    Bagısın, sebebe, illete baglı degil, iki dünyâ da bir sıfatından var olmus"
    Ey suçları örten Allah, bir bakısınla yüzlerce suç yok olur - gider,
    Bütün o hatâlar dogru olur; o suçlar, tümden sevap kesilir,
    Ey acıyan, yüceye de, asagılıga da bagısı, cömertligi kılavuz olan,
    Bize acıyısınla bir baktın mı, tortumuz, arı - duru olur,
    Ey ceza vermekte acele etmeyen, denizi andıran ilminle düsmanlarına bir lütfettin mi,
    Hepsi de erenler gibi salınmaya baslar; gül bahçesi gibi açılıp gülmeye koyulur,
    Hepsi de korkusuz, pervasız, emin bir hâlde yürür; hepsi de olmayacak,
    yapılmayacak seylerin çevresinde dönüp dolasır,
    2020, Geceleri de, gündüzleri de suçlar islerler; ürküntüsüz, ziyana dogru giderler,
    Ancak buyrugunu candan tutan peygamberlerin, hasların bundan müstesnadır,
    Geri kalanların hepsi de a padisahım, ilminin yüzünden nefse ram olmus, hevâ ve hevese uymustur,
    Hilmin sonsuz olmasaydı hiç kimse benlige düsüp aldanmazdı,
    Ey kerem sahibi, an az kereminle, o ihsan denizinden Hâtem gibi pek çok kisi belirdi,
    Ey hüküm ve hikmet sahibi, bütün canlara, bütün bedenlere hükmün yürümekte,
    Bu sonsuz, büyük bir hikmet; bunun pek azım bize ögrettin,
    Yârabbi, bize verdigin bu nimetlere sâhib olmak, haddimiz degil ama senin lûtuflarm,
    herkese umûmîdir,
    Ey elden tutan, önüne ön olmayan cömertliginle alçak nefsin elinden ancak sen kurtarırsın bizi,
    Yoksa onun elinden kimse kurtulamaz; kimse, kolunun gücüyle onunla savasamaz;
    ona karsı duramaz,
    2030, Ey Mevlâ, böylesine katı, böylesine güçlü bagı, senden baska kim çözebilir
    bizden?
    Ey her bagı açan, böylesine bir kilidi, iki âlemde de senden baska kimse açamaz,
    Hadi, biz kendimizden geçelim de sana yönelelim, sana varalım; çünkü sen, bize bizden yakınsın,
    Bu dua da senin bagısının lûtfundan; yoksa külhanda ne diye güller bitsin,
    Ey neliksiz - niteliksiz Allah, damarlarımızda, iliklerimizde, kanımızda
    yürüyüp duran akılla anlayıs, senin keremlerinden,
    Nur denizi iki-üç parça yag içinde akıp gitmede, dalgalarıysa bütün âlemi tutmada,
    Bir et parçasını dil yapmıssın; hikmet seli ondan akıp duruyor,
    ki kulak deliginden sonsuz bir ana yol açmıssın; tâ cana dek gidiyor,
    O cana ki bütün var olanların aslıdır; ölmüs ruh bile onunla canlanır,
    Ey bir kokmus erlik suyundan begenilir bir güzel yaratan;
    2040, Leylâ, Vîse, Sirin gibi sayısız, seker gibi tatlı güzeller halkeden,
    Selvi boylu, Ay gibi parlak alınlı, erguvan yanaklı, kara gözlü, La'l dudaklı, inci disli, ok kirpikli
    yay kaslı:
    Misk gibi simsiyah ikiye ayrılmıs saçlı; çene topagı elma, ebedem ipek gibi yumusak,
    Nâzik bedenli, ince belli, bir dünyânın sabrını, karârını alır güzeller meydana getiren:
    Öyle güzeller ki herbiri Mecnun gibi yüzbinlercesini kendisine hayran eder, meftun eder de,
    Asıklar, varlarını - yoklarını yele verirler, bassız - ayaksız, kimi dagın yolunu tutar, kimi ovanın;
    Yakınlarından, kendilerine baglananlardan koparlar: kanlarından, ogullarından bezerler;
    Onların ask havasına düserler, mala - mülke, bezentiye-altma bos verirler:
    Dîni - dünyâyı, adı - sanı yele verirler, savururlar da, ne olacaksa olsun derler,
    2050, Onların askını canla - gönülle satın alırlar; dertlerini seçerler de dermanı atar - giderler,
    Ey bir katreden umman meydana getiren, ey en asagılık zerreyi parlak bir günes hâline koyan,
    Böylesine hıklarla, kanlarla dolu olan bedeni, senin güzelliginin ısıgıdır ki öylesine ölçülü hâle kor,
    Öylesine güzel gösterir: yoksa ey padisahım, gönül, balçıga nasıl kapılır, ne ilgisi var ?
    Balçıktan bir zerrecik güzellik göründü de dünyâdakilerin gönüllerini de kaptı, canlarım da,
    Sonu olmayan güzelliginin günesi bir parlarsa, onun parıltısına kim dayanabilir? Söyle,
    Kara balçıktaki su bile böyle olursa ey bagıslarda bulunan, dilekleri veren
    Allah, balçıksız su nasıl olur, nice parıldar ?
    Ey tehlikelerde kullara yardımcı olan, çöllerde, denizlerde onlara yardım eden ,
    Ey Halife atesi bag - bahçe hâline getiren, o atesi ona gül - feslegen yapan, Tehlikeler bile seninle irfan bagı kesilir;
    baskasıylaysa atesler kaynagı,
    2060, Ey kulları zanlarma göre is basaran, biri sana karsı iyi zanda bulunur, amana erer: öbürü kötü zanna düser,
    korkulara karılır,
    Kimisi nese, müzik âlemindedir; kimisi sıkıntıya yönelip bunalmıs,
    Kimisi varını - yogunu yitirmis: kimisi dilemis de ganimetler elde etmis,
    Kimisi hüzünlerle helak olmus, ebedî olarak tufana batıp gitmis,
    Balıkların oynastıgı denizinizde onlara hayat suyu var, bu, nede güzel bir gıda
    Eyvanlar olsun ki yeryüzünde uçan kus, o denizde ölür:
    bense, ancak bana farz olanı ödedim, gerekeni yaptım,
    Bundan sonra arayıp taramak size düser: saskınlıgı bırakın da yasama dileyin, zevki arayın,
    Ne hostur o dem ki topraksız - tozsuz, aparı suyu asikâre içersiniz de gönül sevince dalar,
    Balık gibi o uçsuz - bucaksız denizde dönüp dolasın, yüzüp durun artık,
    Varlık belâsından, benlik zahmetinden kurtulun da o yana dönün,
    2070, Dudaksız-damaksız saraplar için: sıra gibi küpün içinde köpürüp cosun,
    Sonsuz isrete yeni bastan baslayın: perdesız-engelsiz onu kucaklayın,
    Su iki-üç günlük yasayısı bırakın da gene aslınıza yönelin,
    Böylece de, bizimle beraber su yola düsün: hepiniz de o padisahın yüzünü
    görün,
    Hepiniz can dünyâsında kosup tozun: hepiniz de canınızla oynayın,
    Bu dünyâ, canlar dünyâsı degildir: mekansız âlemdir canların mekânı,
    Bu dünyâ, bedenimizin yeri-yurdudur: canların yeri-yurduysa ne'vâ cennetidir,
    Biz ilerdeyiz, bu dünyâ nerde? Çünkü biz, mekânsızlık âlemini yurd edinmisızdir,
    Biz bu yerde konukuz: bu yanda kalacagımızı sanma, Sonunda oraya gidecegiz: gene gönlümüze sâhib olan sevgiliye
    kavusacagız,
    2080, Bir is için evinden çıkar, yurdundan aynhrsan, isine gider, o isi bitirir, gene konagına dönersin,
    Ne diye yolda, sokaklarda eglenip kalacaksın? Süphe yok ki evine dönersin gene,
    Erenler de bunun gibi Allah tapısından bu yana bir is için geldiler,
    O is tamamlandı mı, dönüp giderler, dosta kavusmadan ne diye ımızgansınlar, eglensinler '?
    ste - güçte olan gök de erenlerden ısıklanır, yer de,
    Erenler, Hak günesinin nurudur: ondan da öte yedinci kat göktendir onlar,
    Erenler, aparıdırlar, geri kalanlarsa, tortudur; onlar, Hak'tan gayrisini gönüllerinden, kökten kazımıslar, yok
    etmislerdir,
    Günes, tası la' l yapar; ama tas gölgeye giderse lâ'l olmaz,
    Senin, gerçegi gören gözün varsa, gözün açıksa onlarda Allah tecellîsini gör,
    Böyle bir gözün yoksa, yürü, onlardan, böyle bir göz iste; peslerine düs de kullar gibi kos yürü,
    2090, Onlar da sana Hakk'ı gören göz bagıslasınlar: böylece bagıslarıyla dînin -îmanın artsın,
    Tası, gölgeye korlarsa günes ısıgından bir pay elde edemez, Seyh de günese benzer, sense tassın; ondan baskasından
    o rengi nasıl elde edebilirsiniz ki?
    Ondan baskasını gölge bil de kaç; ona sarıl da la'l ol,
    Seyhin sohbetini canla - gönülle seç: gölge gibi ondan hiç ayrılma, ondan baskasına bakma,
    Böylece sen de sonunda ona dönersin; bedenken tümden can olursun,
    Topraktan olan bedenin, onun sayesinde altına döner; hattâ altın de ne? inciyle dopdolu deniz kesilir,
    Onun sohbeti, her solukta seni, Mesîh gibi ayaksız olarak göge agdırır,
    LIII
    Mürîdin isi, seyhin huzurunda, çalısmadan, çabalamadan basa çıkar ve mürîd,
    maksadına ulasır, Netekim biri, gemide, hiçbir ise girismeden uykuya dalsa, ansızın,
    öyle bir ile varmıs olur ki karada, aylarca yürüseydi oraya varamazdı,
    Allah antlısını ululasın Seyh Salâhaddîn, Veled'e, benden baska bir seyhe bakma ki
    gerçek seyh benim; baska seyhlerin sohbetleri ziyan verir; çünkü bizim nazarımız günestir, mürîdse tas,
    Kaabiliyeti olan tas, günesin ısıgıyla mutlaka lâ'l olur;
    onların nazarlarıysa gölgedir; kaabiliyeti olan tas,
    günesin ısıgından çekilip gölgeye gitse lâ'l olamaz demesi, bunu anlatıs
    Hani gemi, denizde gider, insanları, adım atmadan sehirlere götürür ya;
    2100, nsan, gemide ayagını uzatıp yatar, uyur; derken ansızın Taraz'dan bas gösterir,
    Sen de böylece seyhin huzurunda otur da sonunda kendini nura garkolmus gör Tas,
    günesin ısıgından, hararetinden kaçmazsa sonunda lâ'l olmaz mı ?,
    Müridin gidisi de nisansızdır, izsiz, neliksiz - niteliksizdir: kim bunu bilmezse asagılık bir kisidir,
    Seyhin sohbeti, Allah'yı gafletle anıstan da yegdir; çünkü onun sohbeti, kendisinden degildir, Allah sıfatlarındandır,
    Seyhle oturup kalkan kisi, öfkeden de arınır, tertemiz olur, kibirden, kinden de,
    Seyhin sohbeti, Allah sohbetidir; iki görme; seyh, Hakk'ın rahmetidir,
    ki gören, perde ardında kalmıstır; öylesine bir sevgiliden haber alamamıstır,
    Tek kisiysen iki görme; bir gör de dosta kavus,
    Birgün Salâhaddîn bana dedi ki: Benden baskasını seçme,
    2110, Ey Veled, bil ki benden baskası, açık - gizli, hiçbir sey degildir,
    Bunu gerçek olarak bil ki Ars da benden dısarda degildir, Kürsî de, gök de, yer de,
    Su topraktan yaratılmıs bedende Allah nuruyum ben; topraktan degilim, göklere mensubum,
    Sonunda da melek gibi felege giderim; öylece yedi gögü asanm,
    Çünkü benim zâtım, Allah zâtıdır; bütün gönül sırları da sıfatlanmdır benim,
    Bütün temiz ruhlar beni aramaktadır; agızsız - dilsiz beni anmaktadır,
    Sen sırsın, bizim cammızsa bas; sırrı olmayan bas, esek basından da asagıdır, kuru bir yulardan ibarettir,
    Benim Ay yüzüm parladı, göründü mü, bütün melekler, yıldızlar gibi ruhumun çevresinde dönmeye baslar,
    Ruhum, soluktan soluga yolculuktan; sen sanma ki onun bir yeri var, bir karârı var,
    Allah, «Hergün bir tedbirde» dedi; bizim isimizin ne sınırı var, ne kıyısı,
    2120, Herkesin yolculugu, kendine göredir; herkes, lâyık oldugu yere yolculuk eder,
    Allah erinin yolculugu, nelige - nitelige sıgmaz; altı yönde de yücedir, yönsüzlüge yönelir o,
    Onun yoluna ne ayakla gidilir, ne yürüyüsle varılır; konagının ne tavanı vardır, ne duvarı,
    Onun yolunda ne ayak vardır, ne adım; konagı, duragıysa sonradan yaratılmıs degildir; önüne ön olmayan âlemdendir,
    Bas, ayak, bedene göredir; can yolunda ne erkek vardır, ne kadın,
    Canın gidisi manevî gidistir; canın tavanı, divan mânevi,
    LIV
    nsanın yürüyüp yol alısı, kendinden kendine olmalı; hâlden hâle dönmeli;
    bilgisizse bilgin, gamlıysa, sevinçli; sıkıntılıysa ferahlı bir hâle gelmeli,
    Hani lâ'l tası gibi; o daadım atmadan, anlam bakımından yol alır da lâ'l olur,
    Bunu ve esenlik O'na, Mustafâ'nın «iki günü aynı olan aklanmıstır» hadisini anlatıs
    Seçilmis tasın lâ'l olusu gibi hani; o da kendi varlıgında gizlenmistir ya,
    Yolcudur, yol alır ama gizli gider, gidisi görünmez; isin sonundaysa mücevher olur,
    Herkes bilir ki o, uzun bir yoldan geldi de bu yücelise eristi,
    Yüceligi yol almakla buldu, durmakla degil; durmayı secseydi aldanır - giderdi,
    2130, Mustafâ, kimin dünyâda iki günü aynı tarzda geçerse o aldannııstır dedi,
    Bu pazarda aldanmıstır o, hem pek aldanmıs; sonunda uzun uzadıya aglar, feryâd eder,
    Çünkü aldandıgı meydana çıkar, o mahrum kalmıs kisi, dertle elini disler,
    Kimin bilgisi, tanıyısı, günden güne artarsa, isin sonunda düzene giren, isi gelisen, odur,
    Her an yücelmeyen kisinin yolu, sonunda cehenneme varır,
    Degil mi ki cansız degilsin, kosa - kosa yürü, can âlemine dogru git
    Kendinde, varlıgında kalan kisiye eyvanlar olsun; o iyilesmez, kötülükte kalır,
    Yandan - yönden, yansızlık - yönsüzlük âlemine gidemez; yokluk âlemine yüz tutamaz,
    Âlemin bezentilerine dalar, beden hapishanesinden dısarıya çıkamaz,
    O ahmak, kendi kanına girmeye ugrasır; canını su kuyuya atar - gider,
    2140, Ne mutlu o kisiye ki yolculuktadır; iyiden de geçmistir, kötüden de,
    Her solukta asktan yem bir ders alır; kendisini kinden, garezden kurtarır,
    Canı, boyuna yoldadır, yolculuktadır; kus gibi ask havasında kanat çırpmadadır,
    Kendinde», yola düs, evden degil; yola düs, yürü de can, sevgiliye kavussun,
    Öylesi istenen dostu dilemekteysen, candan, o sevileni seviyorsan,
    Onun ask sarabını dudaksız - damaksız iç de varlıktan kurtul, tamâmiyle yok ol,
    Sen kalmadın mı tek olarak o kalır; o günese karsı Süha yıldızı gibi yok ol - git,
    Yok ol da anla ki sen, bir bahâneymissin; var olan tümden oymus sense birmasalmıssın,
    Bu bir gözbagıdır ancak; degilse bir baska var olanı göster, ondan baskasını belirt bakalım,
    Bas gözlü gerçekten de sasıdır, gözdeki perdeyi ancak Allah nuru açar,
    2150, Allah nuru yardım etmedikçe cangözü açılamaz; kimse de Allah tecellisini göremez,
    nsan, kendi varlıgında oldukça onun yüzünü göremez varlıgın odur, su
    benlikten çıkmaya bak,
    Denizdin sen, simdiyse katre gibisin: yürü, su dısarda kalmayı bırak da denize dal, deniz ol,
    Dal denize de gene deniz kesil: onun zâtında, lûtfunda, kahrında mahvol,
    Yürü, zıttan, esten - esitlikten, soydan yok ol da tek bir Allah kendi vasfıyla vasıflandırsın seni,
    Sen kalmazsan o vakit var olursun; fanı varlıkta bâkıy olan canı ara,
    Korukcagaz gide - gide üzüm olur: karanlık gitti mi, yerine nur gelir,
    O ekmek bedeninde sinmedikçe cana benzeyen o salt dirilik nasıl peydahlanır'
    Tutya göze sürüldü de kalmadı mı, göz ısıgı olur, adına göz karası denir,
    Cansız sey de yokluga böyle gidevse nur kesilir: yolu görmeye baslar,
    2160, Diri olan canı aklınla bir kıyasla: yokluktan nasıl var oldu ?
    Öyle bir yere koydular o canı ki orda yer - yurt yok: öyle bir yerdeydi ki orda
    gök de yok,
    LV
    «Allah'ın yeri genistir» âyetinin tefsiri, Bu yer, manevî yerdir; haddi, kıyısı yoktur, Bütün akıllar, melekler,
    ruhlar, o yerde yer - yurt tutmuslardır, Seyhin çok yüce kerametleri vardır, nıürîd onlardan faydalanır; nazarının
    tesiriyle görmeye baslar; aydınlanır, tertemiz olur, beden hapsinden kurtulur, ecel kılıcından halâs olur, Seyhten bu
    çesit herâmetleri gören kisi, dünyâ kerametlerine bakmaz - Orda, ona bir fayda yoktur ki oraya baksın, oraya
    yönelsin, Söz gelisi, mürîd yemek, uyumak gibi bir ise daldı mı seyh ona, filan seyi yedin, ne fayda elde ettin
    dese, kendi de ne yedigini bilir ya, ondan yeni bir bilgi elde etmez, Ama gayb sırlarından haberi yoktur müridin;
    seyh, ona bunları anlatırsa mürîd, pek büyük bir fayda elde eder, Kim bu çesit kerameti görürse, asagılık
    keramete bas egmez,
    İLİM BİR NOKTA İDİ CAHİLLER ONU ÇOĞALTTI
    İNSANLAR VAV GİBİ DOĞAR BİRAZ DOĞRULDUKLARINDA KENDİLERİNİ ELİF ZANNEDER
    HER ŞEY ELİFLE DÖNÜYOR ELİFE DÖNÜYOR
    KORKAKLIKTA AR İLERLEMEKTE ŞEREF VE İTİBAR VAR
    İNSAN KORKMAKLA KADERDEN KURTULAMAZ


    Elif lâm mîm sâd. Bu, sana, kendisiyle (insanları) uyarman için ve mü’minlere öğüt olarak indirilmiş bir kitaptır. Artık ondan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın. (Araf, 1,2)

  2. #2
    haydarı kerrar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Durum
    Offline
    Üyelik tarihi
    Feb 2011
    Mesajlar
    630
    Teşekkür / Beğeni
    @

    Standart Cevap: Sultan Veled-İbtidaname

    Allah, yeryüzüne, pek genis dedi: ama bu genis yerin yolu yok olmadıkça alınamaz,
    Yoktan ne âlemler yaratmıstır: yücelik, asagılık yokken ne dünyalar halketmıstır,
    Yersiz, göksüz, ne biçim sasılacak bir âlem yaratmıstır ki orda ne gündüz vardır, ne gece,
    Su dünyâ gibi, ondan da genis, akla - hayâle sıgmaz yüzbinlerce âlem yaratmıstır,
    Bu dünyâ bedene benzer, o âlemse cana: bu dünyâ sanki o ummanın bir köpügüdür,
    Arılık denizine karsı köpük nedir ki, ne yapabilir ki? Asagılık bir dalgadan bile asagıdır, hiçtir, yoktur,
    Seyhin de öylesine kerametleri vardır ki bu, onların en asagısıdır,
    Bir müride baktımıydı, onun tas gönlü inci kesilir,
    217O, Bir yerde kalakalmıs bir katreye benzeyen canı, o bakısla bir deniz gibi dalgalanmaya baslar,
    Mürîd kör bile olsa ona görüs bagıslar; yıldızsa Ay olur o mürîd, günes olur - gider,
    Ondan bu çesit kerametler gören, çesit - çesit gayb sırlan duyan mürîd,
    Bundan daha güçlü bir keramet, bundan daha güzel bir nisane arar,
    Seyh, insanların, yabancılarla, yakınlariyle, ogullariyle neler yaptıgını, neler
    ettigini tümden bilir; bilir ama örter, söylemez; söylemeyince de bilmiyor deme sakın,
    Kimin görüse sâhib olan anlayısı, aklı - fikri varsa bilir ki o, hepsinden de haberdardır;
    O, senin ne yaptıgını, yahut ne istedigini, ne yedigini, ne içtigini bilir;
    As mı istiyorsun ekmek mi, helva mı; yoksa gerçekçe birisini mi arıyorsun; hepsini bilir,
    Ama bu keramet, pek o kadar büyük bir keramet degildir; bu keramet,bedenlerin payıdır ancak,
    2180, Ne yaptıgını bilir, ne dua istediginden, nasıl sıgındıgından habersiz degildir,
    Yalnız bu kerametlerden hiçbir sey artmaz; söylese bile isittigin sözü zâti
    biliyorsun sen,
    Fakat senin gözünden gizli olan seyi söyler, sana bildirirse, görüyor demektir,
    Evinde, bir bucakta, altınla, gümüsle dolu bir define olsa da,
    Sen o definenin nerde oldugunu bilmesen, kimi saga, kimi sola, kimi burnunun
    dogrusuna yürüyüp çırpınsan,
    Onun nerde gömülü oldugunu sana bildiren kisi, adetâ definenin nerde gömülü
    oldugunu bildiren kâgıttır; sen onu seç, ona yapıs,
    Çünkü o hikmettir, senin yitik malındır; neyi yitirdiysen ondan ara,
    Yitirdigin kumaslardan biri, erlik eder de cömertlik gösterip sana verirse,
    Ona hizmet et de baskasını da versin; can denizinden inci bagıslasın sana,
    Pek çok defineler elde etmek için kendini ona ısmarla, ona kul - köle ol,
    2190, Onun önünde öl de bey ol; herseyi anla, herseyden haberin olsun,
    Onun civarında korkudan emîn olursun; a mü'min, hâlden hâle düsmekten de üstün bir hâl alırsın,
    Yerin - yurdun, yokluk dünyâsı olur,
    Allah'dan yardım görürsün, sıgmagın Allah tapısı olur,
    Hak var oldukça, ki dâima vardır,
    sen de var olursun; bütün halka nur saçarsın,
    Onun önünde ölen, dirilir,
    2200, Kim ona kul olursa padisah kesilir; melegin de sıgındıgı kisi olur, insanın da,
    Kul, kadehe benzer, padisahsa saraba; ne mutlu o kadehe ki sarapla dolar,
    Onun bakısı kimyadır, bedense bakıra benzer61; gerçekten de her asagılık kisi, onun yüzünden Allah tecellîsini görür bir
    hâle gelir,
    Les tuzluya düstü mü, güzellesir, arınır, deger kazanır,
    Oysa tuzlu da onun asagılık bir kulu degil mi; oraya düsen hersey, ona ram olmaz mı?
    Kendi sıfatını bırakır da ona döner, ırmaktaki pislik gibi hani,
    Pis seye su üstün oldu mu, o pislik suya zarar vermez,
    Hattâ pislik suda yok oldu mu, o su, ihtiyarı da arıtır, genci de,
    Akar su, pislige üst olursa pislik suya ziyan vermez, suyu pislemez,
    Gene biz, padisah Salâhaddîn'e gelelim, dudu gibi onun sekerini çigneyelim,
    2210, Veled'e dedi ki; gönlün, canla - basla beni satın aldıysa bana mürîd ol,
    Veled, cevap vererek a padisahım dedi, bu çagda senin benzerin yok,
    Sen yücelikle halktan gizlisin; kim bilginse, nasıl bir mâden oldugunu bilir senin,
    Bir tortuyla aparı bir hâle soktun beni: sarhos olup kendimden geçince de gönlünü benden aldın,
    Oysa gönlüm senin elinde bir dogana döndü; nereye sürersen sür beni, döner, gene sana gelirim,
    Beni çagırman, tapından sürmenin aynı; tapma geldim mi, büyürüm, yücelirim sanki,
    Rahman, «Söyle, gelin de» buyurdu; bunu, bilenin bilmeyenden ayrılması için emretti,
    Elest günümün ahdında onunla bulusmak, ona kavusmak sarabıyla sarhos olan,
    Ayrılık mahmurlugunu çektikten sonra gene bulusma sarabını tatsın diye buyurdu,
    Yoksa buradan gitmeyen, tekrar nasıl gelir buraya? Ama bu yakınlık de her
    asagılık kisiye nerden yakısacak?
    2220, Ayrılıktan sonra bulusmak tatlıdır; bu bulusma yüzünden neselenmeyen kisidir gamlı olan,
    Benim katrem, senin yüzünden deniz kesildikten sonra bulusmak incisini aramaya koyulayım,
    Beni seyret de gör: Boyuna askla cosup köpürüyorum; dalgalar denizi örtüyor, göstermiyor,
    Gözler, o dalgalan görsün de o cosup köpürüse sassın diyor,
    Sanat eseri de, ister asagılık âlemde olsun, ister yücelerde, dalga denizi
    anlattıgı gibi sanatkârı anlamaya yarar,
    Sanat eseri, sanatkârı görmemeleri için bir perdedir; görenlerin, can gibi o eseri seçip almalarını saglar,
    Ama görüs ehli, bunun aksini bilir, onlar, o solukta sanat eserinden Hakk'a yol alırlar,
    yide de, kötüde de onun yüzünü görürler: gerçeklikle onun askını seçerler, yi - kötü, ister lütuf say, ister kahır, hep
    denizin dalgalarıdır sanki, Cennetle cehennem, ondan belirir; onun iki sıfatı vardır: Cefa, vefa,
    2230, Lütfü, vefası, cennettir; bunun aksi, cefâsıysa mihnet,
    Dünyâdaki kahırla lütuf Allahdandır: bu ikisi, sizin yaratılısınızda da var,
    Bundan: yüzlerce dünya gül bahçesi kesilir; öbüründen baglar - bahçeler külhana döner,
    Salâhaddîn bana, dostum dedi, ögüt vermeyi bırak: bundan böyle benim vasfımdan baska bir söz söyleme,
    LVI
    Veled'in, Allah antlısını ululasın, Salâhadîn'e karsı ögüte, irfana dâir söz söylemeye kalkısması;
    onun da, ben senin kalmamanı, yok olmam istiyorum: senden ögüt veren,
    marifete dâir söz söyleyen ben olayım,
    çünkü birlik âlemine ikilik sıgmaz buyurması ve örnek vermesi
    Böylece de bileyim ki sen, benimsin: âsıksın, bizlikten, benlikten dısarısın,
    Ortada sen yoksun, yalnızca ben varım: buraya asla iki sıgmaz,
    O seyhin hikâyesini isitmedin mi; hünerde, bilgide, herseyi basarmada güçlü olan o seyhin olayını duymadın mı?
    Hani mürîd, kapısına geldi de kapıyı çaldı; o da kimsin, söyle dedi,
    Mürîd, kulunum padisahım, benim deyince, git dedi, kapıyı açan yok,
    Çaresiz mürîd hemen geri döndü, Bir yıl bası bos dolanıp durdu,
    2240, Bir yıl yolculuktan sonra ertesi sene gene geldi, kapıyı çaldı,
    Seyh gene kim o dedi; mürîd, benim deyince, sana kapıyı açamam dedi,
    Yıllarca seyhten mahrum oldu, pisti, olgunlastı: sonunda isi anladı,
    Ayrılıgından boyu iki büklüm oldu da gene geldi, kapıyı çaldı,
    Seyh, kim o deyince sensin dedi,
    Seyh, degil mi ki benim dedi: ne diye dısarda durup kapı halkasını çalayım?
    Kapıyı açtı da ona, senden senlik geçti ya ey gözü gören dedi:
    Degil mi ki sen degilsin, yalnızca benim; o hâlde evim, a bilgin er, senin malın - mülkün,
    Bizim konagımız birlik âlemidir: gönlümüze iki sıgmaz,
    Degil mi ki ben oldun, gel; degil mi ki gül kesildin, gir su gül bahçesine,
    Gülün sayılarında nerden ikilik olacak'7 Gül oldun ya, artık senlik tikeni kalmadı,
    2250, Bunu apaçık söylersem, bey de bastan çıkar, tacir de,
    Hepsi de sarap içmeye koyulur, aska düser; hepsi de yıldız gibi parıl - parıl ısık saçar,
    Hepside bassız - ayaksız can kesilir; hepsi de mekândan çıkar, mekânsızlıga varır,
    Hepsi de sevgilinin askıyla yanar - erir; kimsenin iyisine - kötüsüne aldırıs etmez olur,
    Hepsi de ask deryası gibi arı - duru bir hâle gelir; hepsi de asktan dem vurur - durur,
    Ona, degil mi ki dedim, yabancı degilim; degil mı ki dost oldugunu apaçık anladım:
    Gerçekten de seninim ben, gerçeklikle seni severim ben,
    Dostluk, aynı cinsten olanlarda bulunur, Seytan nasıl olur da insana yönelir, onunla es olur
    Seni adam - akıllı sevdigimden, gece - gündüz sana yüz tutmadayım,
    Ölüydüm, seninle dirildim; sen padisahlar padisahısın, bense kulum sana,
    2260, Ben adetâ bedenim, sense cansın: sen gönülsün sanki de ben dilim,
    Sen ne dilersen ancak onu söylerim: sen nereye yollarsan canla - basla kosar - giderim,
    Sen ressamsın sanki, bense pergel; zaman - zaman, sen benimle is görürsün,
    Bir gül bitirirsem sendendir o; tiken bitirirsem de benden bilme onu,
    Ortadan ben yokum: hep sensin iyiliginde - kötülügünde cilvelenen; ikilik kalmadı - gitti,
    yi - kötü, ne yapıyorsa Allah yapmıyor mu: suçsuzu kahır sopasıyla döven o degil mi?
    Kâfirlere bir hayli nimetler veren, inananları zahmete sokan o degil mi?
    Bu ikisini bir görmeyen kisinin gerçekle alıs - verisi yoktur; süphededir o,
    Ona kâfir de, müslüman adını takma; diri olsa bile canını ölü bil onun,
    LVII
    Allah'ya ulasmıs seyh, ne yaparsa onu, Allah'dan görmek gerek, Çünkü seyh, ölmeden ölmüstür; ondan isgören
    Allah'dır; o, Allah'nın elinde cansız bir âlete benzer; netekim marangozun elinde bıçkı ve testere, ressamın
    elinde kalem de böyledir, Allah antlısını ululasın, Salâhaddîn'le Veled'in arasındaki olay, uzadı - gitti ve Veled,
    anladı ki isin özü - özeti düsünceyle, anlayısla yüz göstermeyecek; o hâlden vazgeçti bunu anlatıs
    2270, O bilgin er, seyhten ne gelirse öylece bil ki bu, Hak'tandır, Hak'tan ayrı degildir,
    nsanın kullandıgı âlet ne yapıyorsa, «Attıgın zaman sen atmadın» âyetini oku da isi anla,
    Allah dedi ki: Ahmed-i Muhtar âlettir; ondan is gören, is yapan benim,
    Onun yaptıgını ondan görme; o varlıgından ölmüstür, benimle diridir,
    Bıçkının, keserin hareketi, marangozdandır; Peygamber'in hareketlen de kırıkları onaran Allah'dan,
    Kör degilsen gözünü aç da erenleri düsmandan ayır,
    Erenler incidir, düsmanlarsa tas; erenler aparıdır, düsmanlarsa kir - pas,
    nciyle tası bir sayma; esege benzemiyorsan bunu ayırdet,
    Erenler salt nurdur, düsmanlarsa kör; erenler tatlı sudur, düsmanlarsa acı, tuzlu su,
    Erenlerin vasfı dile sıgmaz; deniz, oluga sıgar mı hiç?
    Dünyâda her eren, Allah sırrıdır; süphe yok ki sır da yabancılardan galidir,
    2280, Yaratıkta gizli olan bile bilinmiyor; artık yaradanın sırrı, nasıl olur, bir düsün,
    Allah ereninden haberin olursa bil ki yere de can kesildin, göge de,
    Öz oldun, yokluga erdin; günes gibi herseys ısık saçarsın artık,
    Onları gören, onlardandır; yabancı degildir, yakınlardandır o,
    Ama ereni de eren görebilir; Mustafâ'yı Alî görür ancak,
    Kuzgun, hiçbir vakit bülbülü es - dost olarak seçmez; çünkü bir cinsten olanlar, aynı cinsten olmayanlarla es -
    dost olmaya lâyık degildirler,
    ste aramızda buna benzer sözler geçti; böylece de olay, söze sıgmaz bir hâl aldı,
    Sonunda anladım ki gerçek, sözle anlasılamaz,
    Söz, dedi - kodu, yola perdedir; ulasma yolunda dedi - kodu, bir hiçtir, ise yaramaz,
    Dedi - kodu, varlıktır - benliktir ve perdedir ancak; varlıgı seçen, benlige bürünen, ölüdür,
    2290, Yalnız varlıktan olmayan, benlikten gelmeyen söz, zevkten, saradan, sarhosluktan baska birsey
    degildir,
    Fakat böyle sözde pek azdır; bunu bil de sözü Allah'dan dinle, insanlardan degil,
    Cin çarpmıs, iyi saatta olsunlara karısmıs kisi söylenir-durur: iyi-kötü, her yana döner, kosar,
    Ama her sözü, her hareketi, iyi saatta olsunlarıdır; o Müslüman, bu sözlerden de uzaktır, bu islerden de,
    Sarap içen kisi de buna benzer; diline küfürler gelir, sövüp sayar,
    Herkes, o söylemiyor ki der; o sözler içkiden meydana gelmede,
    Sarhoslukların özü olan Allah sarabı, varlıkların arısına da âfettir, argacına da,
    O sarapla sarhos olan kisi, iyice bil ki adam - akıllı yıkılır - gider, kendinden geçer,
    Dag gibi varlıgı saman çöpüne döner; kimi kendinde degildir; kimi yalpalar -durur,
    Yalpalaması da aynıdır, kendinden geçisi de; çünkü o içki, onu kendinden almıstır,
    2300, Sarhos oldugu vakit bir söz söylerse, «Ol» buyrugunun verdigi sarhosluktandır o söz,
    Söylerken de o, arada yoktur; tıpkı uyuyan kisinin rüyada, yaptıgı isler gibi,
    Adam, rüyada iyi - kötü isler yapar; fakat bu yüzden nedamet eliyle dizlerini dövmez ki,
    Çünkü bu isleri bilerek, isteyerek yapmamıstır; bu isler, onun ihtiyarı elinde degilken olmustu,
    Aklın varsa sözün kalan kısmını anla; ben remizle söyledim, Bu sözün ne haddi vardır, ne sonu; sen o yeryüzünün,
    o zamanın padisahını anlat63, Sus, ögüt verme, söyleyeceksen benden söyle dedi,
    LVIII
    Veled, akla, nakle dayanan sözlevi söylemekten vazgeçti; canı,
    deniz gibi cosup köpürdü, söz dalgaları kabarıp cosmaya basladı,
    Söze, tümden agzımı yumdum: üstünlüge de sırtımı döndüm, söze de,
    O bilgi denizinin huzurunda kulak kesildim: sonra da onun yüzünden denizgibi costum - köpürdüm,
    Susmak ülkesinde ver - yurt tuttum: gönlümde bir hosluktur, yüz gösterdi,
    2310, O denizin içinde, onunla bulusma, ona kavusma incisi, gökteki günes gibi
    parlamaya basladı,
    Hattâ gökte günesin parıltısı de ne oluyor? Hiç o parıltıya, o ısıga benzer mi o'?
    Onlara karsı bu, bir ates ancak; yabancı degilsen farket bunu,
    O tümden nur, buysa bastan basa ates: o gül bahçesine benziyor, buysa bastan basatikenlik,
    O, can, buysa kalıp; o, gündüz, buysa sanki gece,
    O deniz gibi, buysa bir katre adetâ: o günes gibi, buysa bir zerre,
    Can denizi gök de o günes; perdesiz - engelsiz, asagıyı da ısıtmada, yukarıyı da,
    Onun ısıgı, ovaya vuran günes gibi o denizi tutmus, doldurmus,
    Gizlilikleri tamâmiyle aydınlanmıstır: tikene benzeyen her ruh, onun yüzünden gül
    bahçesine dönmüs,
    Bahçeleri sayıya sıgmıyor: meyvaları pek yüce, pek degerli,
    2320, Her yanında, kum tanelerinden çok huriler var: yemekleri kazansız,
    tenceresiz pismekte,
    Her yanda yüce köskler var: her çer - çöp, ondan yücelige erismis,
    Sarap, su, bal ve süt ırmakları; ordaki bu dört ırmak, ok gibi akıp gidiyor,
    Çalgıcıları, yüzlerce nagmeyle çalıp çagırmada: rebaplarını, çenglerini çalıp duruyor,
    Dalları da diri, yaprakları da, meyvaları da: her bitki, gül gibi gülüyor,
    Dal meyvaya selâm vermede, söz söylemede: selvi, sögütle beraber rükû etmede,
    ayaga kalkmada,
    O yenecek, içilecek seyler, ileri gidip üst olanlara da aldırnamakta, geri kalıp
    asagı kalanlara da; o yüzden de hepsi diri,
    Hepsi de, yapılan iyi islerden var olmus; her köskün tası, kerpici, zikirle dirilmis, zikirden
    var olmus,
    Zikir, virt, namaz, diriliktir: gerçeklik, yanıs, niyaz, hayattır,
    Yapılıp onarılısları dirilikten: onları mâmur eden, diri olan kulluk,
    2330, Bu yüzden yası da diri, kurusu da; ödagacı, misk kokmada: kokularından da
    sözler dogmada,
    Bunlar, dünya yapılanılın aksine: dünya yapılarının temelleri, cansız seyler,
    Tası da, kerpici de cansız; o yüzden de ne iyiyi bilirler, ne kötüyü,
    Hâsılı bu dünya ölü: bu yanda kalan kisi de porsur, donar - kalır,
    Suret kalmak için düzülmedi ki; gönül, nasıl surete aldanıp eglensin9
    Gökkubbe çadırını, havaya pek büyük bir tarzda kurdular ama,
    Degil mi ki bir görünüsten ibaret, sonunda yok olur - gider, eseri bile kalmaz,
    Sen görünüsten geç de anlamı ara; aslı ele al, ona yapıs da dâvayı bırak,
    Kullugun, bil ki cennetindir senin; cennetler, senin gönlünden düzülüp kosulur,
    Cennetteki suyun, topragın, gönlündeki anlıktan, vefadan, gerçeklikten
    meydana gelir,
    2340, Suyla toprak, ibâdetle arınır; bilgisizin, akıllı birinin yüzünden anlayıslı, bilgili bir hâle gelmesi gibi,
    Suyu, topragı, gönül gibi an - duru hâle getirirler; hani erlik suyu da Çigil güzeli gibi bir
    alımlı dilber olmuyor mu?
    Topraga ekilen tohum, agaç olup bitmiyor, dal - budak ve meyvayla dolu bir agaç
    olup yücelmiyor mu?
    Ama agaç tohuma benzer mi hiç? Yahut erlik suyu, yigit bir eri andırır mı hiç? Tohum,
    dallı, yapraklı, meyvalı bir halde midir ki? Tek bir tohumdu ama binlerce seye sahip oldu,
    Bu orada, Allah, sana bunun gibi yüzbinlerce delili apaydın göstermez mi?
    Feslegen, süsen, agustos gülü, marul, salgam, kabak tohumları,
    Bu tohumlardan biten çiçekler, sebzeler, hiç birbirine benzer mi, bunlar bitip yesermeyi
    kimden ögrendi? Söyle,
    Kimden ögrendilerse senin bagısın da ondan gelir; hiçbir sey oldun m ı, birsey olursun sen de,
    Bunun sonu gelmez; o padisah, yol alan dosta yolu nasıl gösterdi, onu anlat,
    LIX
    Allah ikisinin de sırlarıyla bizi kutlasın, Mevlânâ ile Seyh Salahaddîn'in sohbet arkadası olmalarına dönüs,
    Salâhaddîn, Mevlânâ'nın naibi ve halîfesiydi dostlar, ikisinden on yıl, zahmetsiz, mesakatsiz faydalandılar; onlar
    sütle seker gibi birbirlerine karılmıslar, birlesmislerdi, Allah antlısını ululasın, Salâhaddîn, on yıl sonra
    hastalandı , Al lah sı r r ıyla bizi kut lasın, Mevlânâ'dan, bana izin ver de göreyim diye dilekte bulundu;
    Hazret-i Mevlânâ, dilegini kabul buyurdu; üç gün, ona geçmis olsun demeye, onu dolasmaya gitmedi; o da anladı
    ki göç vaktidir; tam bir anlıkla, perdesiz olarak dilegine kavustu, göçtü, «Mü'minler ölmezler, bir evden bir eve
    göçerler,»
    2350, Seyh onunla bir bedende iki candı; onunla esenlesmisti, hostu, neseliydi,
    On yıl birbirleriyle adetâ mest olarak görüstüler; kavusmanın ayrılık mahmurlugunu tatmadan vakit geçirdiler,
    Bütün dostlar, çevrelerinde saf kurmustu, O ikisi sanki denizdi; öbürleri de köpük,
    Hepsi de yıldızlardı sanki, o ikisi ay, Hepsi kuldu - köleydi, o ikisi padisah,
    Hepsi, ikisinden faydalandılar; kilitler kilitlenmemisti, açıktı açıktı,
    Hepsinin de isi - gücü altına döndü; hepsinin katreleri inci hâline geldi,
    Hepsi, sözsüz bilgin oldu; hepsi can incisini deldi,
    Her biri deniz gibi cosup köpürdü; çalısıp çabalamadan yolları asıldı,
    Yük altındaydılar; o bakısla yüklerinden kurtuldular, baskalarına yüklediler; bagları çözüldü,
    Gönül gözleri açıldı, kuzguna benzeyen canları alıcı dogan kesildi,
    2360, Hepsi de erenlerin iksîriyle altına döndü; her biri ayak yerine iki kanada sâhib oldu,
    Gök yücesinde melek gibi uçtular; hepsi de o Ay yüzlüyü apaçık gördü,
    Böyle bir yasayıs, devlet ve temizlik âleminde, böyle bir mevki, saltanat ve bezenti dünyâsında,
    Ansızın Salâhaddîn hastalandı; beden bakımından, saglıktan, erenlikten ayrı düstü,
    Bedeninin rahatsızlıgı uzadı; soluktan soluga yanıp erimekte, yok olmaktaydı,
    Isıgı, günes gibi parlıyor, yıldızı kutlu olan isteklilerin baslarına vuruyor, onları ısıtıyordu,
    Ama bedeni mum gibi eriyip gidiyor, toplulugun gönlü, onun ısıgıyla aydınlanıyordu,
    Seyh, gitmesine izin vermediginden hastalıgı uzamaktaydı,
    Uzadıkça da feryadı, zahmeti göge erisiyordu,
    Ey Seyh dedi, ey gücü yeten padisah, artık su varlık elbisesini degistir de,
    2370, Su zahmetten kurtulayım, o yana hos, gönlü neseli bir halde gideyim,
    O cana can katan denize, o gönüller açan köske kavusayım,
    Su yüklerden kurtulayım da nelikten - nitelikten halâs olayım,
    Seyh, onun dilegini kabul etti, dilegin yerinde dedi; hemencecik yatagının yanından kalktı,
    Evine gitti, o yaranın melhemiyle oyalanmaya kovuldu,
    ki - üç gün dolasmadı, hâl - hatır sormaya gitmedi; Allah'ya yüz tuttu,
    Bunun üzerine Salâhaddîn'e is aydınlandı; can dedi, bedenden ayrılıyor,
    yice anladım ki yokluk yurdundan ölümsüzlük dünyasındaki yönsüzlüge gidiyorum,
    Onun su gelmeyisi var ya, bana, git demektir, din ehline bir mustuluktur bu,
    Çünkü onların bulusma, kavusma günleri, ölüm günüdür; onları zevkleri, sevkleri, neseleri, ölümdür,
    2380, Ölüm, bil ki onlara Ölümsüz yasayıstır; soluktan soluga, ölümsüz yasayıstır ölüm,
    Zâti onlar, hayattayken ölümü görüp durmazlar mı; onun tohumunu devsirir yatmazlar mı?
    Onlar, dünyâda defalarca ölmüslerdir; ebedî âlemde yüzlerce yasayıs seyretmislerdir,
    Ölüm, tuzaktan ebedî olarak kurtulustur; tümden murada erismektir, dosta kavusmaktır,
    Kimin aklı - fikri varsa, karârı yerindeyse o bilir ki ölüm, yerden - yurttan göçmektir,
    Evden, daha genis bir eve, yokluk dünyâsından varlık âlemine gitmektir,
    Öyle bir cihâna gitmektir ki o cihan, varlıkların aslıdır; orda bas agrısı ve
    mahmurlugu olmayan sarhosluklar var,
    Her solukta yeni bir âleme konak olmaktır; her solukta, eskisinden daha iyi bir âleme göçmektir ölüm,
    O âlemde ne uyumak vardır, ne uyanıklık; orda ne kendinden geçis vardır, ne akıl - fikir sahibi olus,
    Orda ne saglık vardır, ne hastalık; orda ne sarhosluk vardır, ne mahmurluk,
    2390, Orda ne gece vardır, ne gündüz, ne ay, ne yıl; orda ne zıt vardır, ne eslik -esitlik imkânı,
    Ne yücelik, ne alçaklık, ne sag, ne sol vardır; önü de yoktur o âlemin, ardı da; ne bosluk vardır orda, ne varlık,
    Öyle bir âlemdir orası ki önü - sonu yok; ordaki sehirler, kaleler sayılara sıgmaz,
    Hiç bilir misin, neden perde ardında kaldın; neden öylesine bir sevgiliden uzaklastm?
    Bu sebepten ki beden, ona engeldir; sen, su aslından yok olan yokluk için tutmussun da bedene kapılmıssın,
    Azıcık bir meylin, pek büyük bir perde oldu; bir zerre, günesi örttü - gitti,
    Su koskoca dünyâyı iki küçücük parmak ucun, gözlerinden gizler,
    Degersiz iki küçücük parmagının ucu, bu koca dünyâyı örtüyor,
    Böylesine bir yeryüzünü, bu yücelikteki gögü, kör degilsen iyice anla:
    Bilgisizlik parmagı gözünü örterse, ebedî olarak kör kalır, ehliyetsiz olursan sasılır mı buna?
    2400, Sonsuz âlemi göremiyorsun, ebedî yasayısı, sürüp giden zevki-sefâyı
    bulamıyorsun,
    Parmak uçlarına benzeyen su varlıgı, su bilgisizligi kaldır ortadan da o âlemiapaçık gözlerinle gör,
    Bu cihanın, ona nispetle bir katre oldugu o denizi, gögün, ona nispetle zerre kesildigi o günesi seyret,
    Anlay ıslarda güç - kuvvet yok; geç sundan da padisah Salâhaddîn nasıl gitti, onu söyle,
    O âleme gidis bayragını açtı; canların bulundugu yana atsız kosmaya koyuldu,
    Gözlerini açtı, nazla, salma - salına, yüzbinlerce yüceliklerle gitti,
    Yeniden can rihânmı açıp düzmek, yeniden o âleme güzellik bezenti vermek için oraya yöneldi,
    Netekim beden âlemine de can vermisti, gören iki göz ihsan etmisti6 ,
    O âlemse zengine, yoksula, padisaha, dilenciye yüzbinlerce bagısta bulunmak,
    Gelisiyle meleklerin yüceligini arttırmak, tertemiz Rıhları esenlestirmek üzere gitti,
    2410, Çünkü deger bakımından hepsinden de yüceydi; hepsi, birer yıldızdı sanki,
    oysa dolun Ay,
    Büyük - küçük, herkes ondan bagıs elde etsin diye Hak onu iki âlemde de padisah yapmıstı,
    ki âlemde de padisah oldugundan, parlaklık da ondandı, bezenti de ondan, sıgınılacak da oydu,
    O, ne yana giderse orası mâmur olur: o, nereye ayak basarsa orası nurla dolar,
    Can âleminin bagı - bahçesi, dallarla, yapraklarla, meyvalarla dolsun diye canla - basla beden
    dünyâsını bıraktı,
    Erenlere, ölümde yasayıs vardır; çünkü onlar, ölümde kurtulusu görmüslerdir,
    Ölüm, onlara rahmet ve yasayıs görünmüstür: ruha rahattır, kurtulustur,
    Ölüm âsıkları sevgiliye ulastırır; tersine, kötü kisileriyse helak eder,
    Erenlerin ölümü, onun havasıyla bir zevktir: onun bayragı altında çalıp çagırırlar,
    Onların Rıhları, ölümleriyle yücelir; gönülleri, Allah'nın yakınlıgında cilvelenir,
    2420, Bedenleri toprakta yok olur ama ruhları, onun gözünde ölümsüzlügü bulur,
    Beden kafesi kırıldı mı, o kafesteki kuslar, kurtulup uçarlar,
    Her kus bir yana uçar; her ruh bir sıfata bürünür,
    Kimisinin konagı, Ars'ın aydmlıgındadır; kimisinin duragı, yeryüzü karanlıklarıda,
    Kimisinin konagı, en yüce tahtıdır onun; kimisinin yeriyse en asagı fersidir onun,
    Kim, onun en yüce konagındaysa, odur övülmeye lâyık olan Hak kutbu, iki dünyâda da naiptir:
    ancak buracıkta da orda da, onun gölgesinde gölgelenir,
    Bu cihan, ondan bir çesit pay elde eder; o cihan da ondan bir çesit gıdalanır,
    Herkesin lokması, giyecegi, kendi lâyıgıncadır; herkesin sanatı, kendine, zevkine göredir,
    Sen söyle; Hak'tan Muhammed'e erispı, nasıl olur da her yok - yoksul kisiye erisir?
    2430, Karıncadan tut da Süleyman'a dek herkes, onun verdigi rızkı yemektedir,
    Zenginden yoksula dek herkes, ondan, kendine uygun bir rızık elde etmektedir,
    Seyh Salâhaddîn buyurdu ki: Benim cenazeme davul, dümbelek ve def çalandan çagırın,
    Güle - oynaya, hos, neseli, sarhos bir halde, el çırpa - çırpa götürün beni mezarıma,
    Herkesde bilsin ki Allah erenleri, bulusmaya, kavusmaya, sevinerek, güle - güle giderler,
    Onların ölümleri zevktir, safadır, dügündür: yerleri, hurilerle beraber Adın cennetidir,
    Böylesine ölüm, semâ: safa ve zevkle hos bir hâle gelir; çünkü giden kisinin yoldası, güzelim sevgilidir,
    Dünyâ dügünleri, gönlün geçici eglencesidir; o cana, o gönüle karsı bu eglenceler,
    balçıga benzer,
    Herkes, vasiyetini, riyasızca, arılıkla, cân-ü gönülden duydu, isitti,
    Bütün sehir halkı, elbiselerini yırtarak, yüzbinlerce feryatlarla cenazesine geldi,
    2440, Herkes, hasretle ellerini disliyordu: herkes sasırmıstı; hasretle sarhos olmustu,
    Hepsi de, gaafılmisiz, bilemiyormusuz onu; gül, ondan gönülle can gidince ne hâle gelir diyordu,
    Herkes, o gönül aydınlatanın ayrılıgına, yandıgı kadar feryâd etti,
    Tertemiz bedenini topraga verdiler, tertemiz ruhu da tertemiz Allah'ya ulastı,
    LX
    Allah aziz sırrını kutlasın, Seyh Salâhaddîn göçünce hilâfet,
    Ahıtürk Oglu Husâmeddîn'e eristi,
    O, Hüsâmeddîn'den razıydı; ona binlerce seçilmis defineler bagıslamıstı,
    Mevlânâ, o iki dünyânın tek padisâhıysa hepsinin mürsidiydi,
    Her birinin rütbesi, derecesi, ona apaydın görünmedeydi: o, adetâ canla beden arasındaydı,
    Kuzguna benzeyen geceleyin günes yoksa, onun yerine mum gelir dedi,
    Ay bulutla örtiilürse yıldızdan baska ne aydınlatabilir ortalıgı?
    Orada Ayın yol gösterdigi gibi denizde de yıldız kılavuzluk etmez mi?
    2450, Birisi, Mevlânâ'ya, bu üç naipten hangisi daha üstün diye sordu,
    Mevlânâ, a yol arkadası dedi ona, Sems günes gibiydi, Salâhaddîn'se Ay,
    Padisah Hüsâmeddîn yıldıza benzer: çünkü o, meleklerle aynı derecededir,
    Degil mi ki herbiri, seni Allah'ya ulastırıyor: hepsini bir bil,
    Hangisinin etegine yapıssan seni diriltir: artık ölmezsin,
    Salâhaddîn dünyâdan gidince Seyh, ey Allah'nın yoluna - yordamına uyan Hüsâmeddîn dedi:
    Bundan böyle naip ve halîfe sensin; çünkü arada ikilik yok,
    Seyh bunu, onun yerine geçirdi: basına nurlar saçtı,
    Ashaba, ona bas egin, önünde âcizcesine kanatlarınızı yere gerin dedi:
    Bütün buyruklarını yerine getirin: sevgisini canınızın tâ içine ekin,
    2460, Alem der elimizi tutacak odur: ona uyun da âleme ayak basın,
    Gözlerinizi onunla aydınlatın: böylesine bir ırmak kıyısında, böylesine bir gül
    bahçesinde gözleriniz aydın olsun onunla,
    Kimin isi tamamlanmadıysa, kimin hâli güzellesmediyse, düzene girmediyse,
    Onun sayesinde altına döner: çünkü isin bası o: sarabı o sunar, meyhaneci odur,
    Kim sırra ermediyse o, sır bagıslar ona: kimin kanadı yoksa, o kanatlandırır onu,
    Herkese yol gösteren ask ihsan eder; herkese gerçeklik, ask ve din bagıslar,
    Rahmet mâdenidir, Allah nurudur: Zâti Allah, ondan hiç ayrılmaz ki,
    Kim Allah mazharı olursa, onun isi - gücü, Allah'dan ayrı olur mu hiç?
    Onun isi de Allah'dandır, sözü de: kendisinden degil; o, bir âlettir Allah elinde,
    «O sizinledir» âyetini Kur'ân'dan duy: iki dünyâyı yaratan, herkesledir,
    2470, O Hem de bu manevî beraberlik, umûmîdir, herkesle bu, böyleyken özel birlik beraberlik nasıl olur? O
    beraberlik, candan da dısarıdır,
    O, herkesledir ama bunda fark var; herbirinin öbürüne göre farkı, batıdan doguya dek,
    Makbul olanlara bagısladıklarının kokusu bile, makbul olmayanlara erismez,
    Hak herkesledir, kimseden ayrı degil: gece - gündüz, mekânsızlık ve mekân âleminde bu, böyledir ama,
    Erenlerle bir baska çesit beraberdir: gözünü aç da buna bir iyice bak,
    Erenlerle ne biçim muamelesi var; onların gönüllerine nasıl bir tohum ekmede, bunu anla,
    Onları güzelim Ars'ın yücesine agdırır, onlara binlerce gömülü define verir,
    Onlara can yolunu bildirir: onlara gönül yolunu konak olarak verir,
    Onlar da gayb âlemini görüp dururlar: cennet meyvalarını devsirip yatarlar,
    Hepsinin de gönlünden hikmet çesmesi cosar da dillerinden akar - durur,
    2480, Onların hepsine de kavusma definesini açmıstır; gözlerini açmıs, kendini göstermistir,
    Böylece de belâdan, korkudan emîn olmuslar, Allah civarında neseli bir surette konaklamıslardır,
    Onlar, pek çok kerametler göstermislerdir; açık - gizli nice belirtiler meydana getirmislerdir,
    Onların hepsine de mevki vermis, halifelik ihsan etmis, hepsini de lûtfa, adalete bogmustur,
    Gök ehli, onlardan ders alır; hem de yedinci kat göge dek hepsi,
    Ama yeryüzü ehli olan yaratıkları, hayvan gibi, Allah'dan haberleri yoktur,
    s böyleyken, onların insaniyle hepsi de meleklesirler, sonunda hepsi de göge agar,
    Büyük - küçük herkes onlara sıgınır; asagı - yukarı, herkes onların ordusudur,
    Âlem halkının hepsi de onlardan ders alır; onlarsa Allah'dan ders alırlar,
    Onların hepsi, ululuk kavusmasının kaynagıdır: susuzlara arı - duru su sunarlar,
    2490, Günes, onları varlık gögünden dogar da gögü aydınlatır, Zühre'ye ısık verir,
    Gökler, onların ısıgıyla aydınlanmıstır: yeryüzü, onların ısıgıyla gül bahçesine dönmüstür,
    Allah'nın onlarla muamelesi hep bu çesittir; yüce Allah onlara bu ihsanda bulunur, gözünü aç da seyret,
    Yaratan, boyuna yaratıklarıyladır: bu birlik - beraberlik, dâimidir,
    Ama dervislerle olan birligi, herkesle olan birlige - beraberlige benzemez; o çesit degildir,
    Halka, lâyık oldugu ihsanda bulunur; onlara kimi dert verir, kimi deva bagıslar,
    Onları, uykularında da besler, gelistirir, uyanık oldukları zaman da: onları ekmekle, suyla onarır,
    Susuzluktan kurtulsunlar diye bedenlerine saglık - erenlik, gönüllerine nese verir,
    Allah'nm onlarla beraberligi bu çesittir; onların Allah'dan baska payları, tadları yoktur,
    O birlik - beraberlik, nasıl olur da buna benzer? O, yücedir, buysa asagıya sürer,
    2500, O, günes gibidir, buysa Süha yıldızı: bu, yeryüzüne benzer, oysa göge,
    Gönülden feryat et de yârabbi de, gece - gündüz sen benimlesin ama,
    Bana onlardan yüz göstermedesin; hem de soluktan soluga, gizli - açık,
    Gene de lütfet de büyük velîlere gösterdigin yüzü göster,
    Bizi de onlara kat; bizi de dervisler bölügüne ver de
    Onlar gibi has olalım, o büyük kavusma sarayında oturalım, nedîm olalım,
    Bize kendini, ask ehline, tertemiz kullarına gösterdigin gibi göster,
    Göster de o kavusmaya sükr edelim; o zan, o süphe perdesinden çıkalım,
    Tam inanç dünyâsında yürüyelim: köksüz - yersiz âlemde kosalım,
    Hepimiz de can olalım, can bagıslayalım; yoksula paha biçilmez defineler ihsan edelim,
    2510, Kullugu bırakalım da padisah olalım; el tutar bir hâle gelip yardım edelim düsenlere, cihanın sıgındıgı
    kisiler olalım,
    Felek hükmümüzle dönsün; erlerin padisahlıgı bunun da yüzlerce mislidir,
    Artık iyiden iyiye bil ki Hüsâmeddîn'de bu mertebelerin hepsi de vardır; o, gömülü bir
    defineye benzer,
    Erenler, ondan dısarda degil; onun huzurunda erenleri anmak, ancak delilik alâmetlerindendir,
    Sekere karsı sekerden bahsetme; çünkü bu sekerde ikilik yoktur; hemen yemeye bık,
    Ye de bileyim ki seker yemedesin: ama öbür sekeri anarsan horsun, asagılıksın,
    Susamıs kisi, tutar da suyun karsısında suyu arar, sudan söz ederse, yahut
    somya - cevaba dösenirse,
    Herkes bilir, anlar ki bu adam, su nedir, bilmiyor; su içmekten haberi yok, masala kanmıs,
    Sudan payı, yalnız suyun sözünü etmek; susuzlugu da bir rivayetten baska birsey degil,
    Erenlerin hepsi de bir olduktan, hepsi de Allah'yla diri, kendi varlıklarındanölü bulunduktan sonra,
    2520, Sasılıgından biri iki gören, önde de kördür, sagırdır, sonda da böylecekalakalır,
    Hersey, süphe yok ki onda toplanmıstır: o birden baska hiçbir sey yoktur,
    Ona harfle, sözle anlatmaya imkân yok; can incisini hiç kimse sözle delemez,
    Herkese vâcib olan, iki dünyâda da canla - gönülle ona kul olmaktır ancak,
    Bütün dostlar da ona itaat ettiler; onun lütuf suyuna testi kesildiler,
    Herbiri, evvelce yaralanmıstı; ama o yanlıs hareketten, o asagılık hâllerden
    kurtulmuslar, adam olmuslardı,
    Hepsi de edeplenmisti; bu yüzden de buna saldırmadılar, nkârları yüzünden yaralar almıslardı; hepside o tehlikeli
    islerini söylemislerdi,
    Önce güçlü bir sille yemislerdi de bu yüzden ikinci kez fitneye pek az giristiler,
    Üçüncü kezse yumusadılar, edepli oldular; hasetsizce Rabb'in erme karsı bas egdiler,
    2530, O topluluktan hiçbiri bas çekmedi; herbiri, buyrugu canla - basla kabul etti,
    LXI
    Gülünecek, faydasız sözü, Allah dostu söylerse o söz, tam gerçek olur, o faydasız laf, faydalarla dolar,
    Yüce Allah Peygamber'e, senin ümmetin, bütün ümmetlerden iyidir; onlara yardım, herseyden üstündür; çünkü
    önceki ümmetleri, inkârları yüzünden helak ettim;
    kimisini tufanla, kimisini yelle, kimisini yere batırarak yok ettim; bunları hepsini,
    ümmetin duysun da edebini korusun, o çesit inkârda bulunmasın diye yaptım;
    bu yüzden de acınmıs ümmettir senin ümmetin buyurdu, Bunu anlatıs,
    Duymussundur bu hikâyeyi; güldürecek birseydir ama gönül ehli katında güldürecek sey de gerçek olur,
    Tatar, halktan bir hayli altın almak için iki kisiyi tutmustu,
    Onları birisini baglayıp öldürmek, böylece de öbürünü söyletmek istiyordu,
    Öbürü kılıçtan korkar, onun definesinin kapısını açar, hangi bucaktaysa söyler,
    gösterir diyorlardı,
    Baglanmıs olan, beni neden öldüreceksiniz, kızgın bir halde ne diye bucaktan
    bucaga sürüklüyorsunuz dedi,
    Tatar dedi ki: O, bu hâli görür, korkar da altın definesinin yerini gösterir,
    Adam, peki dedi, tersini yap, onu öldür de ben korkayım, gizlemekten,
    söylememekten vazgeçeyim,
    Gümüsten, altından, yukarda, asagıda ne varsa haber vereyim,
    2540, Tatar bu sözü duyunca hosuna gitti de kahkahayla gülmeye basladı,
    Onları azad edip bu sıkıntıdan kurtardı; bu söz üzerine ikisine de acıyası geldi,
    Bu sebepledir ki Allah Peygamber'e, senin ümmetin buyurdu, ümmetler arasında,
    Lûtuflarıma mazhar ettigim, mihnetten, yanıp yakılmaktan kurtardıgım ümmettir,
    Son ümmet olusları, bu yüzden de buyruklara uymaları da ayrı bir yardımdır, ayrı bir lütuf,
    Önce gelen toplumlar, cezamı gördüler; senin ümmetin bundan korktu,
    Hepsine de o belâlar ibret oldu: bu yüzden, üsenmeden kulluguna koyuldular,
    O çesit suçlardan çekindiler; birbirlerine bunları haber verdiler,
    Nuh'un kavmine Hûd'un ümmetine neler oldu: senin toplumun bütün bunları duydu,
    Ümmetinden hiçbir kimse o suçu, sıgınıp yargılanma dilemeye imkân
    bırakmayan öylesi kabahati islemedi,
    2550, O yüzden de onlar acınmıs ümmet oldu; artık rahmetine ulasmaktan mahrum
    kalmazlar,
    Böylece bil ki bu dostlar da simdi canla - basla kul - köle oldular; ona uydular,
    Onlara Allah'dan yardımlar geldi; hepsine de bu çesit lûtuflar edildi,
    Hiçbir çesit suç islemediler; hepsi de Allah emrine ram oldu,
    Simdi kim ona mürid olursa, mertebesi bu yüzden artar,
    Bütün o hikâyeleri duyar, o sürüye benzeyen toplulugun yaptıkları cefaları isitir
    O bozgunlardan baslarına neler geldi: iyi sanarak yaptıkları kötülüklerin sonu neye vardı;
    Herkese o islerden neler belirdi; herkes âleminde ne noksanlara düstü, anlar,
    O çesit suçlardan çekinir, öylesi islerin yanına bile varmaz,
    Ama sunu da iyice bil ki hepsi de böyle degildi,
    2560, çlerinden bir bölügü hastı, emindi: zandan, süpheden kurtulmustu, tam inanca ermisti,
    Seyhin yolunda edepliydi: Rabb'e âsıktı, Rabb'i dilemekteydi,
    Kinden, hasetten arınmıstı; mala da bos vermisti, bedene de aldırıs etmiyordu,
    Onların gönüllerinde, Allah'ya kavusmak dileginden baska hersey, tümden bastan
    basa hos degildi,
    Onları çektikleri din derdi, onları öylesine kavramıstı ki bunu bırakıp baska birseye
    düsmeleri imkânsızdı,
    Gözyası döküyorlardı, cigerleri yanıyordu; Allah'ya kavusmak için candan - gönülden
    aglamaktaydılar,
    Hepsi de Seyhe itaat etmisti; hem de dille degil, canla - gönülle,
    Onların içlerinden, ne önde ne sonda, inkâr, hiç bas göstermemisti,
    Ne sözle, ne isle can incitecek hiçbir is, onları içlerinden bas göstermedi
    Seyhin hos gördügü kisiye karsı gerçeklikleri hiçbir süpheye düsmedi,
    2570, Hâsılı sonunda herbiri, can dünyâsında seçilmis er oldu,
    ste onların biri Salâhaddîn'di; herkesin içinden hilâfete o atandı,
    Ondan sonra da Hakk'ın Husâm'ı, o Allah dostu, iki âlemde de seyh oldu,
    Kalanlar da ululardılar: hepsi de ask âleminde muratlarına erdiler,
    Suçlu ve mahrum olanlar da sonunda, onun yüzünden acınmıs oldular, onlar da rahmete eristiler,
    Seven, sevgi bagıslayan Seyh, ellerini tuttu: cömertlıgiyle onların suçlarını bagısladı,
    Kim, canla - gönülle ona sarıldıysa, sonunda muradına erdi,
    Ancak çok katı ısrar eden, gerçek olarak ona ikrar etmeyen kisi mahrum kaldı,
    LXII
    Yüce Allah, bâzı canlan ezelden temiz yaratmıstır; bâzılarmıysa pis,
    O pis canlar, bu dünyâda zabitlige iyi islerde bulunmaya, dindarlıga,
    Allah'dan çekinmeye sarılırlar ama bütün bunlar, egretidir onlarda; çünkü onlar,
    aslından pis yaratılmıslardır; ecel, çagında onlardaki o egreti renkler solar;
    pislikleri meydana çıkar; bunun tersine, temiz canda da kötülükler, fenalıklar egretidir;
    ecel çagından o pislik, ondan gider, temizligi meydana çıkıverir,
    Hani Seytan gibi: ezelde kâfirdi: bu yüzden de önce de küfründen dönmedi, sonra da,
    Anasından kara dogan, ezel çagında kâfir olan: iyi berbat bir hâlde bulunan kus,
    2580, Kireçle, yogurtla beyazlansa bile bu renk, sögüt agacına takılmıs gül gibi egretidir,
    Ecel suları, o rengi ondan alır: kuzgunlar gibi onu kapkara eder - gider,
    Ama canı ezelde ak olan, o günesin parıltılarından dogan,
    Suçla kuzgun gibi kararsa bile tertemiz canı, suçtan yitip gitmez,
    Tövbe suyuyla o karanlık gider, tertemiz olur, ondaki kötülük kalmaz,
    Kim anadan dogma aksa, sonunda bu belâdan kurtulur,
    Çünkü kötülükler ona lâyık degildi: günahlar, suçlar, yaradılısına uymuyordu,
    O, gene önce olduguna döner, suç ona tesir etmez,
    Birisi, bir altın haç bulsa, Allah'dan çekinen, inancında noksan olmayan bir kisiyse,
    Onun kötü bir haç olusuna bakıp da kaldırıp atmaz: odasına götürüp onu eritir,
    2590, Böylece o begenilmez sekil, altından çıkar: çünkü o ser, hayra yamanmıs egreti bir seydir,
    Ser görüntü egretiydi, geçti - gitti: asıldaki hayırsa, oldugu gibi kaldı,
    Kötü nakıs, onda asıldan yoktu: aslı olmayansa geçicidir elbette,
    Aslından iyi olanın isi de, sonunda iyi olur,
    Râbıa, kötü isler islemez miydi? Ama sonunda hürler bölügüne katıldı,
    Fuzayl, önce olmayacak seyler yapmaz mıydı: kendini kötülükten korumaz, gulyabâni gibi yol keser biri degil miydi?
    Ama sonunda, Taıırı'dan, çekinir bir kisi oldu: uyandı, kendine geldi de o huy, ondan geçip gitti:
    Ulu erenler bölügüne karıstı, Dünyâda bunun gibileri çoktur,
    Adlarını anmaya kalksam söz uzar; maksat kapısı da açık kalır;
    Baska anlamlar söylenemez; size de o bilgilerden bir haber erisemez,
    2600, Aklın varsa anla; gönüldeki bagı çöz; ne diye baglanıp kalırsın? Bilgisizler gibi görünüste kalma, behren varsa gizli
    âleme dogru yürü,
    Altına kara balçık sürülse de altın, o sürüntü yüzünden mahvolur mu hiç'7
    Çirkin bakır altın suyuna batsa bile satın alma onu, onun bir faydası yoktur,
    Ondaki altın kalmaz, egretidir: elde gene kala - kala bakır kalır ancak,
    Ama sarraf, uzaktan ikisini de tanır: çünkü ikisi de ona gizli degildir,
    O bilgin, bakırı da seçer, altını da; ikisi de ona karsı, gün gibi meydandadır,
    Dıstaki renge aldanma da içte ne renkler gömülü, onu gör,
    Barsîsâ, kendi çagında, düzgünlükte, Allah'dan çekinmekte essiz degil miydi?
    Ama o çekinmesi, anadan dogma degildi: bu yüzden de ne yaptıysa hepsi yele gitti,
    2610, Sonunda, o kendi dilegine uyan kisi kus gibi bir yem tanesi için tuzaga
    tutuluverdi,
    Zina eden, adam öldüren kötü bir kisi oldu: dîni de elden gitti, düsmanın dilegini de yerine getirdi,
    Herkese, ne için yaratıldıysa o is kolay gelir; kolayına gelmeyen iste rahatlasmaz,
    blis, gögün yücesinde, evvelden beri meleklerden üstün degil miydi?
    Gökte, anlam bakımından gücü de vardı, kuvveti de: melekler ondan rivayetlerde bulunurlardı,
    Melekler, ögrenciler gibi, ardından yürürlerdi: oysa ögretmen gibi hepsinden üstündü, herseyi bilirdi,
    Gökte adı üstaddı ama sonunda Hak ona lanet etti,
    Kötü canında iyilik mayası yoktu: bilgisi de elini tutmadı - gitti, aklı da,
    Kur'ân'da Allah onu, kâfir olarak andı: yücelikten asagılıga sürdü onu,
    Görünüste Müslümandı ama iç vaizde huzursuzdu, imansızdı,
    2620, Aslında kâfirdi, kovulmustu: isin sonunda da Hak, onun ne oldugunu gösterdi,
    Ezelde kötü yaratılısı neydi, ne yüzden o tapıdan kovdu onu: bildirdi,
    Gizli sırrı meydana çıktı: küçügün katında da rüsvây oldu - gitti, büyügün katında da,
    yi - kötü, isin sonunda som - sayı günü meydana çıkar,
    Bu sözün sonu gelmez: tez padisah Hüsâmeddîn'in hikâyesini söyle,
    LXIII
    Allah sırrını kutlasın, Çelebi Hüsâmeddîn'in on yıl, aralıksız,
    Allah aziz sırrıyla bizi kutlasın, Hazret-i Mevlânâ ile sohbette bulunması;
    dostları, ashabın, ikisinden de hatsiz, hesapsız faydalanmaları, Ondan sonra da,
    Allah aziz sırrıyla bizi kutlasın, Mevlânâ'nın göçmesi,
    Seyh'in çagında, Seyhle, Seyh'in evinde, gönüldesti: onunla oturup kalkardı, Arılıkta, vefada ikisi de solukdastı:
    bütün ashap da gamsız-gussasız,sevinçliydi,
    kisinin bagısı da herkeseydi: herkes, o ikisinden hem bilgin bir hâle gelmedeydi, hem kulluga
    koyulmada,
    Herkes, ask bahçesinde agaçlara dönmüstü: Seyh'le nâib de o bahçede bahar yeliydi sanki, esip duruyordu,
    Herkesin fidanı onların suyuyla diriydi: herkes hâl bakımından kavusmaya erismisti,güzellesmisti,
    2630, Herbirine gelir, kadrince, incitmeksizin gelirdi: herbirine, lâyıgınca
    lûtuflarda bulunulurdu,
    Herbir agaca, bir baska sekil verilirdi: herbirinin meyvaları sekerden de tatlıydı,
    Birine o ısıkla hurma verirdi: birine cana canlar katan nar,
    Melek gibi herbiri, burçları geçer, yücelere agar, yedi gögü asardı,
    Böylece beraber olarak on yıl tertemiz, aparı, duru su gibi yasadılar,
    Ondan sonra Mevlânâ, su yogun, pis, zahmetlerle dolu dünyâdan göçtü,
    O övülmeye deger padisahın göçüsü, Cumâdelâhıra ayının besinci günüydü;
    Yıl, sayı bakımından, Ahmed'in hicretinin altıyüz yetmis ikinci yılıydı,
    Halka, öylesine bir göz degmisti ki o yıldırımın Isâbetiyle canlar yanmıs -yakılmıstı,
    O solukta sehre bir depremdir, düsmüstü: onun yasıyla gök bile aglamıstı,
    2640, Küçük - büyük, sehrin bütün halkı âh etmedeydi, feryâd etmedeydi,
    Rum olsun, Türk olsun, köylüler de, onun derdiyle yenlerini - yakalarını yırtıyorlardı,
    Kalabalıga uyup da gelmek degil, askla herkes cenazeye katılmıstı,
    Her mezhep ehli ona inanmıstı; her dinden, her topluluk, ona âsıktı,
    Mesih'e uyanlar, onu kendilerin mâbud edinmislerdi; Musa dîninden olanlar,
    onu Hûd gibi görüyorlardı,
    îsâ dînindekiler, o bizim îsâ'mızdı diyorlardı: Musa dînindekiler, Musa'mız,
    Mü'minse, Resul'ün sırrı, nuru diyor, onu uçsuz - bucaksız, büyük mü, binlik bir deniz görüyordu,
    Herkes, gamla yakasını yırtmada, herkes, yanıp yakılarak basına toprak serpmedeydi,
    Öylesine bir feryâd, bir coskunluk kopmustu sehirde ki gökkubbe altındakimse esini görmemisti,
    Bu, kırk güne dek böyle sürdü; hiçbir kimse, bir soluk bile yanıp yakılmaktan dincelmedi,
    2650, Kırk gün sonra herkes, evine - barkına döndü: herkes, birbirine, bu olayı
    söylemeye koyuldu,
    Gece - gündüz, sözleri buydu hep; o define diyorlardı, toprak altına gitti,
    Onun hâllerini, yasayısını, sözlerini, inciler saçısını,
    Güzelim, essiz yasayısını, esitsiz yüce huyunu,
    Allah'ya askını, Allah'dan baskalarından kesilisini, kendinden geçisini, gerçekligini, birlige inancını,
    Su dünyâya aldırıs etmeyisini, tümden âhirete yönelisini,
    Bütün gece sürüp giden virdini, namazını, kendisini tümden Rabb'ın katına verisini,
    Lûtfünu, gönül alçaklıgını, yanıp yakılmasını, sevgisini, vefasını, yumusak huylulugunu,
    Sırlarını, nurlarmdaki letafeti, onun yüzünden elde edilen kesifleri,
    Allah'dan çekinmesini, ilmini, merhametini, fetva verisini, bilgisini, hikmetini,
    2660, Çesitli kerametlerini, gerçeklik yolundaki dogrulugunu söylüyorlardı,
    Herkes, ondan bir çesit bahsetmedeydi: çünkü onu, kendilerine sefaatçi biliyorlardı,
    And içerken herkes onun adını anıyordu; herkes, onun adıyla bagdan - tuzaktan kurtuluyordu,
    Onun adını anmadan and içenlerin andlarına inanılmıyordu,
    Çünkü o ad, and içerken anılan en güzel addı: o andı bozmak, onlarca zehirden de beterdi,
    Gece - gündüz, bunları anlatsam, sözü bu çesit sürdürsem, âsıkların gönülleri yanar, kan kesilir,
    Dag gibi gönül bile bu gamla saman çöpüne döner: agzımı yummanı, bunları söylememem yeg,
    Derdi anlatmayı bırakayım da hikâyeye döneyim; dinleyenler de dertten kurtulsunlar, anlatılardan ibret
    alsınlar,
    LXIV
    Allah aziz sırrıyla bizi kutlasın, Mevlânâ göçüsünden sonra Çelebi Hüsâmeddîn, Veled'e dedi ki: Babanın
    makamına, geç, otur, seyhlik et; ben de hizmetinde bulunayım, Veled kabul etmedi, dedi ki: Mevlânâ geçip
    gitmemistir ki, hâlâ bizimle «Mü'minler ölmezler» Netekim Mevlânâ'nın zamanında sen halîfeydin; ondan sonra
    da sen halife ol,
    Bundan sonra Hüsâmeddîn Veled'e, babandan sonra, uyulacak dayanılacak kisi sensin dedi,
    Onun makamı sana düser; onun yerine geç; çünkü senin gibi arif ve yol gören yok,
    2670, Veled, hayır dedi: babam gerçekten de diridir:
    bedeni yıpranmıstı; ölen,bedenidir,
    Ruhu, Allah civarında bâkıy: kavusma sarabından da Hak ona sâkıylik etmede,
    «Mü'minler ölmezler» demedi mi Mustafa: anlam incisini demedi mi?
    Babamın zamanında halîfeydin bize; degisen birsey yok, öne geç,
    mâm sendin, biz sana uyardık; padisahtan bunu bellemistik biz,
    Önce de, sonra da halîfemizsin; önderimizsin; iki alemde de seyhsin,
    O gerçegi gören er, sonsuz ısrarlarda bulundu: o makam senden baskasına lâyık degil dedi,
    Fakat canla - gönülle, riyasızca, gönülden - candan yalvardım ona,
    Lütfetti de sözümü kabul etti; umulan da böyle müyesser oldu,
    Hepimiz de padisahın gölgesinde, seytanın düzeninden, yanılmaktan, suçtan emîn olduk,
    2680, On yıl sonra birgün ansızın hastalandı ve Allah'ın huzuruna gitti,
    Veled, yetim bir çocuk gibi tek basına kaldı; agladıkça agladı: korkudan arıklastı,
    Çölde kalmıs çocuk gibi sıgınacak kimsesi yoktu; esirgeyecek kisiden mahrum
    bir hâlde sasırıp kaldı,
    O solukta kendisinden ümidini kesti, karanlıklarda kaldım, gam kuyusuna düstüm dedi,
    O çesit gönül alıcıdan ayrıldıgından dolayı dertle, gamla basını duvarlara vuruyordu,
    Her solukta, bu yasla ne yapacagım, ne edecegim diye feryâd ediyor, hâline aglıyordu,
    Kılavuzum gitti, o olmadan seytan'dan nasıl bas çeker, kurtulurum,
    Nereye yüz tutayım, kime sarılayım: çârem nedir, ne tedbirde bulunayım diyordu,
    Sonra da dedim ki: Ey tertemiz can, beden bakımından gittin; yerin altında uykuya daldın;
    Ama temiz canın, gerçekten de benimledir, gerçektende beni görüp gözetmededir,
    2690, Bana inayetlerde bulunmadın mı: senden rivayetlerde bulunmadım mı?
    Huzurunda, yol alanlara gece - gündüz adetâ terceman degilmiydim ben?
    Senden, hasların haslarına, da geri kalmıslara da haber iletirdim
    Pek büyük vaatlerde bulunmustun; seni varlıgından kurtarırım demistin,
    Yûsufunu derdin, kuyudan hapsolmaktan kurtarırım; tutsak olsa bile onu bey yaparım, padisah ederim,
    Çünkü can, Yûsuf tur, bedense kuyu; Allah bu kuyuda hapsetmistir onu,
    Pesin olarak burada ululuklar bagıslarım ona; âhirette de yücelikler veririm,
    Simdi pesin olarak ver de onu yitirmek korkusundan kurtarıp esenleseyim,
    Ben böyle dedim: o da, ben dedi, balçık bedende görünmüs, Allah'yı isteyenlere yolgöstermistim,
    Onların önlerinde oldugum hâlde beni görmediler: ben onları seçtim de onlar beni seçmediler,
    Simdiyse gizlendim, nerde görecekler beni? Eyvah yanlıs gören bu toplulugun hâline,
    Meger ki gene dünyâya insan suretinde, fakat baska bir sekilde geleyim,
    Herkese yol göstereyim: kulu da haberdar edeyim, padisahı da,
    Benim yüzümden müskilleri hallolsun: gönülleri canları beden hapsından kurtulsun,
    Ey ogul, erenler bu âleme, gizli olan yokluk yurdundan,
    Bütün varlıklara, var olanlara cömertlikte bulunmak, ihsan etmek, nefis odununu
    ödagacı hâline getirmek için gelirler,
    Beden bakırını, bakıs kimyâsıyla, durmaksızın, hemencecik de altın yaparlar,
    Allah dostu, dünyâda bulundukça kılavuzdur sana: elim tutar senin,
    Geçip gidince de bir baskasını ara ki o, Allah'ya kılavuzluk etsin sana,
    O, baska biri degildir; baska biri dedim ya, görünüsteki sayı bakımından dedim,
    Yoksa onların hepsi de bir nurdur, ikilikten, üçlükten adam-akıllı uzaktır onlar,
    Canları bahar gibidir, birdir; ancak bedenleri dallar gibi sayılıdır,
    Lâle gibi, feslegen gibi sayılı: hani baharın bahçede biterler, açarlar ya,
    A bilgin, baharın onları bir gör, vazgeç sayıdan
    Kin, hos bir tarzda korkudan da, ümitten de geçtiyse, orda ne görülmesi gerekse görürdü,
    Ama bu iki duraktan geçmeyen, kör kalır: Hak'tan diledigini bulamaz,
    LXV
    Kim bu âlemde, Yüce Allah ona, bunca araç, bunca organ vermisken isini tamamlayamazsa,
    aracı, organı kalmadıktan sonra ne is basarabilir?
    Kur'ân'da «Burda kör olan, âhırette de kördür» buyurmadı mı?
    Adam, bir seyhe mürid oldu mu, ondan sonra baska bir seyhe mürid olmamalı;
    bu, yakısmaz diye bir söz agızlarda dolar -durur ya; bu söz,
    erenler ve hakıykat erleri katında yanlıstır,
    Halk candan - gönülden kabullensin diye Allah, Kur'ân'da apaçık der ki : Bu dünyâda kör olan, öteki dünyâda da kördür,
    Sana, onu araman için âlet verdi, organ ihsan etti; bunlar olmayınca nasıl yeler - yortarsın,
    Birisi, ayaksız yürüyebilir mi, elsiz birsey tutabilir mi?
    2720, ki gözü olmadıkça birisi, birini görebilir mi; yahut biri, agaç olmaksızın meyva yiyebilir mi?
    Buna imkân yok: bilgisizliktendir bunu mümkün görmek; vazgeç bundan; bir daha da bu düsünceye hiç kapılma,
    Balçıktan dısarı olan gönül, senden gibidir; gönül ısıgına benzer o,
    Ona dogru canla - basla kosar - durursun ama ondan hiçbir haz duyamazsın,
    Su hâlde, yeni seyh aramak, yolsuzluktur derler ya, bu söz yanlıstır,
    lk seyhe sımsıkı yapıs; onu bırakıp baskasına gitmek erlik degildir,
    lkinden hosnûd oldunsa, feyze erdinse andında dur, vefakârlık degildir,
    Ondan sonra bir baska seyhe mürîd olamazsın derler ya: bu söz, nazar ehline dogru degildir,
    Kulak asma, bu sözün aslı yoktur: böylesine bir zehir - zakkumu serbet diye içmeye kalkısma da,
    Allah hazinesinden mahrum olmayasın: kötü kisiler gibi kınanmayasın,
    2730, Yeni bir seyhe mürid ol da gamdan kurtul: katren, onun bagısıyla deniz kesilsin,
    Ama olgun seyhe, tertemiz, arı - duru, bilgin ve bilgisiyle amel eden seyhe mürîd ol,
    Onda insan sıfatları ölmüs olsun: onda egreti nakıstan hiçbir eser bulunmasın,
    Gözü, Hak'la görsün: varlıgı tamâmiyle bitmis olsun: Allah varlıgına burunsun,
    Herkese el vermek caiz degildir: böyle olmayan kisiye mürîd olmak, yerinde bir is degildir,
    Yolda yüzbinlerce davacı vardır: hepsi de boyuna Allah'dan söz eder - durur,
    Soluktan soluga bagıslarda bulunuruz: ihsanlar ederiz: yokluk yolunda yüzlerce azıgımız var derler,
    Ama halleri, sözlerine uymaz: gece - gündüz bunun aksine hareket ederler69,
    Bir - iki lokma ekmek için bu çesit yüzlerce kisi, hep böyle sözler söyler,
    Din yolunda iyice ihtiyatlı davran: her asagılık kisiyi bas etme, basbug seçme,
    2740, Ondan ilk seyhinin kokusunu ara: o kokuyu buldun mu, bil ki seyhin odur,
    Onda görünen gerçek, seyhinin, seyhindekinin tıpkısıdır: ondan baskası degildir o: yapıs onun etegine,
    Testi degistiyse ırmagın suyu degismedi ya: ekin gibi onun arı - duru suyunu içmeye bak,
    ç de gönlünde güller bitsin: gönlün, gül bahçesi kesilsin: varlıgından, tikene benzeyen nefsinden kurtulasın,
    Böylece senin de can gözün, onunki gibi açılsın, onun gibi sen de her solukta yücelesin,
    Adım atmadan vuslat gögüne varasın: noksandan kurtulup olgunluga eresin,
    Ahmaklık eder de onun elini tutmazsan, bil ki gafletle yola vitirdin - gitti,
    Ustası ölen kuyumcu çıragı, gece - gündüz onu anıp dursa,
    Bu anısla kendini yakar - yandırır ama sanatından da hiçbir sey belleyemez,
    Onun yerine bir baska ustaya çırak olmadıkça kuyumculukla gönlü sevince eremez,
    2750, Bütün islerde, bütün sanatlarda, bir kimse, ustadan olursa,
    Baska bir usta araması gerektir ki bilgide, hünerde olgunluga erissin, Ben ondan baskasına gidemem diye soguk bir
    vefa göstermeye kalkısır; Oydu benim iki dünyâda da ustanı; ben canla - gönülle ancak onu ararım derse, Bil ki
    böylesine esegin elinden hiçbir is gelmez; hiçbir sey ögrenemez; hor -hakıyr kalakalır,
    Ustadan maksat, onun sanatıdır; sen özü, sanatını ara, deriyi at bir yana, Görünüste isterse bin çesit olsun; sen
    anlam nasıldır, ona bak, Hepsi de ırmaktan gelen suya benzer; küpün, testinin sekline bakma, Su pis, hamalat
    toplulugun söyledikleri sözleri herze bil,
    Seyhinden sonra baska bir seyhe murîd olma; birisi böyle bir sey söylerse, bunu kabul etme derler ama,
    2760, s böyle olsaydı, dünyaya Âdem'den baska bir peygamber gelmezdi,
    Herkesi, onu anıs, onu hatırlayıs, Allah'ya eristirir, gamdan kurtarırdı,
    Ondan baska bir peygamberin gelmemesi, Adem'den baska birinin, bu rütbeye
    ermemesi gerekirdi,
    Onu övüs, ona vefa yeterdi; herkese yol, onun yüzünden açılırdı,
    Küçüge - büyüge de, korkutucu peygamberlere uymak ferz olur muydu hiç?
    Kâfirler de onların can düsmanları kesilmezler, küfrün cezası da cehennem olmazdı,
    Öyleyse bil ki bu söz, egri bir sözdür, yanlıstır, tam olgunluga erismedikçe usta aramaya bak,
    LXVI
    Allah azîz sırrını kutlasın, Çelebi Hüsâmeddîn'in rüyada
    Veled'e görünmesi ve ulasmıs ereni buldun mu, ki
    gerçekte o, benim; maksadına onunla erisirsin demesi,
    Padisah Hüsâmeddîn, rüyada Veled'e dedi ki: Degil mi ki soruyorsun, cevâbını dinle :
    Cihan durdukça biz de dururuz: hiçbir vakit gizli degiliz; ortadayız biz, Puthâneyi bir baska sekle sokarız; ama
    bizden olan, bilir ki gene biz o mâdeniz,
    2770, nsan suretine bürünmüs Allah nuruyuz: Allah nuru, Mesih'e benzer: bedense esege,
    Su sayı, bineklerin cinsindedir; ama o sevilip özlenen yerde sayı nerde?
    Pâdisâh boz ata biner kimi disi ata, kimi de erkek ata bindigi olur,
    Kimi aygıra biner, yol alır; kimi disi atla yola düser-gider
    Binek bin çesit de olsa padisah degismez; gene o padisahtır,
    Padisah Hak nurudur, bedense binek; padisah günes gibidir, bedense yıldız,
    Senin için bedenden bas göstermedeyiz; böylece de sana, yeniden bir yol-yordam belletmek,
    yeniden bir hüner ögretmek isteriz,
    Dileriz ki Hak yolunda tam olgunluga eresin; sana, aska ait yeniden dersler verelim,
    Tuzaga benzeyen dünyâdan kurtulursun: ulasanlar gibi sen de muradına eresin,
    Bu Riyadan sonra o kisiyi buldum; gizli olan sırrı apaydın oldu bana,
    2780, Bana dedi ki: Beni iyice gör, tam; ben, balçık bedende konuk gibiyim ama oyum ben,
    Yeniden dostluk edeyim, sem yabancılardan kurtarayım diye geldim,
    Ama bunu halka haber verme; böyle bir defineye yalnızca sen sâhib ol,
    Çünkü bu, hayvana lâyık degil; bu ası, insanlardan baskaları yiyemez,
    Dinsiz topluluk, erler haset eder; çünkü onlar, cisme bürünmüs cansız resimlerdir,
    Onlar, bu nimetlerden yiyemezler: üstelik, düsmanlıklarından bizim perdemizi yırtarlar,
    Onlardan faydalı bir is umulmaz; onlar kendilerini atese atıp yakarlar,
    Bu kurtlar, kendilerini kardes gibi gösterirler ama Yûsuf un düsmanlarıdır,
    Bu, eskiden beri böyle gelmistir - böyle gider; hiçbir çag yoktur ki o çagdaki
    peygamberler, rahata ersin,
    Peygamberleri düsmanlıkla öldürdüler; elbiselerini kanlara buladılar,
    2790, Kaabil'in Hâbil'e yaptıgını kurt, esege, gergedan, file yapmamıstır,
    Böylece Ad ve Semud kavmi, o hasetçi bölük, neler yapmadı?
    Nuh, o kötü kisilerini sitemlerinden boyuna fcryâd eder - dururdu
    Halil, Mesîh, Hııd ve Kalîm de düsmanlardan çetin azaplara ugradılar,
    Allah elçisi Ahmed de Ebû-Cehil'den öyle zahmetler, öyle eziyetler çekti ki, sorma,
    Tâ eskiden, Adem'in belirmesinden beri âlem, onları sovlarıyla dopdolu,
    Bu hamlardan, bu kendi dileklerine uyan pis bölükten çekinmek gerek,
    Onların hepsi de kendilerini görürler; kendilerini begenirler bu yüzden de hepsi cehennemdedir,
    Benimle sense, perde ardında dostuz; iki beden libâsına bürünmüsüz ama bir canız,
    Sen benden söyle, ben de senden söyleyeyim; sen beni ara, ben de seni arayayım,
    2800, Sayıda ikiyiz, kanadımız iki, ama birbirimize dostuz, bu yüzden de biriz,
    Kusun kanadı ikidir ama bası bir; sen kanattan geç; asıl olan bastır,
    Elin parmakları var ama gözünü aç da bak; hepsini bir bil,
    Böylece iki kisi de dost oldu mu, bedenleri sayı bakımından ikidir ama,
    kisi birlesti mi, bir olurlar; ezelden beri de bir olarak yol gösterirler, Sayılar çok olsa bile bir gönüllü, bir canlı olunca sen
    anlama yürü; hepsini bir bil, Görünüste birbirimizden uzakız ama degil mi ki bir nuruz, ne farkı var?
    Bunun ne sonu vardır, ne baslangıcı; sen bir soluk o çengi çalmaya koyul ,
    LXVII
    Allah sırrını kutlasın, Çelebi Hüsâmeddîn dünyâdan göçünce,
    halk toplanıp Veled'e, babanın yerine otur, seyhlik et; simdiye dek,
    Allah aziz sırrıyla bizi kutlasın, Hazret-i Mevlânâ, Çelebi Hüsâmeddîn'i halîfe yapmıstı diye bahanelere giristin;
    simdiyse o da göçtü, bahane göstermemen, kabul etmen,
    dilege uyman gerek dedi; Veled'de seyhligi kabul etti.
    Halk, genç - ihtiyar, toplanıp hep birden yalvarmaya, yakarmaya koyuldu,
    Ey Veled dediler, babanın makaamı senindir; o, dâima seni sever, görür - gözetirdi,
    2810, Babanın seçtigi er oldugundan bu makaamı Hüsâmeddîn'e bagıslamıstır,
    Degil mi ki o gitti, bahanen kalmadı; yüce Allah bunu takdir etti,
    Bundan sonra seyhligi kabul et; halka imâm ol, kılavuz kesil,
    Bu topluluga baslıkta bulun; basbug olmadıkça ordu, hiçbir ise yaramaz,
    Padisah olmadıkça bütün asker, yol yitirmistir; dag dag bile olsalar, saman çöpünden de asagıdır onlar,
    Tahtı, bahtına es et de gök bile o tahtın ayagına bas koysun,
    Gök ehlinin hepsi de senin müridindir; hepsi de seni görmeyi özler,
    Hepsi, senin düsüncene, karârına hayrandır; hepsi, ayagına bas koymustur,
    Hepsine de ihsan ve kerem, senden erisir; hepsinin de isi, senin yüzünden altın kesilir,
    Hepsi de senin harmanından basak devsirmededir; hepsi de bu çesit seçilmis harmana kuldur - köledir,
    2820, Gök ehli böyle olunca, dösemecilere benzeyen yerdekiler,
    Nasıl alçalmıslardır bu yücelige karsı; nasıl elden de çıkmıslardır, avuçtan da, bunu sen anla,
    Böylece bu söz uzadıkça uzadı; sonunda Veled, onların sözlerini kabul etti, isteklerine uydu,
    Elsiz - ayaksız bir halde, yersiz - yönsüz âlemdeki o tahta oturdu,
    Can, ayaksız bir halde, önüne ön olmayan âleme, insan varlıgından hâli olan yokluk sehrine gitti;
    Öylesi bir denize dalgıç kesildi: armagan olarak da inciler çıkardı,
    Onları mürîdlere saçıp döküp saçtı: cana da hayat verdi, îmana da,
    Halk sasıp kaldı da, bu ne de ulu kutup, ne de seçkin padisah dedi:
    Ömürler boyunca, Allah'ya ulasmıs seçkin erenlerden elde edileni,
    Mürîd, bir solukta ondan elde ediyor: onun sayesinde dünyâda tek, essiz bir hâle geliyor;
    2830, Gizli yol, onun yüzünden belirdi: câhilleri bilgin edip durmada,
    Veled, babasının türbesi basında yedi yıl birçok sır söyledi,
    Allah yolu - yordamı yeniden tazelendi diye ünü dogudan batıya dek gitti,
    Dügümlü müskilleri çözüp açtı; hiçbir seyh, böylesine bir armagan vermemisti,
    Düsmanların hepsi de dost oldu; öfkeden, kinden vazgeçti,
    Kardeslerin, Yûsuf a öfkeleri geçti; anlatıs yarasıyla öfkeyi öldürdü,
    Yûsufun yapmadıgını yaptı; dostları gönüllerinden öfkeyi giderdi,
    Halkı yeni bastan diriltti: herkesin gönlüne gerçeklik ve niyaz tohumlan ekti,
    Sırların önünden perdeyi kaldırdı: ask bayragını açtı, dalgalandırdı,
    Bütün seyhler, fısıltıyla, birbirlerine, bu ne kendinden geçis, bu ne bilgi, bunasıl anlatıs diyorlardı,
    2840, Çaglar, her çevri cefâsı, rahattan da hos diye onun çagma
    sasıp kaldı demedeydiler;
    Küfrü; îmandan da üstün oldu: sekli, bedeni, binlerce candan da iyi bir hâle geldi,
    Egriligi, kas gibi güzel; bu yüzden de dogruluktan daha da iyi,
    Herkesten daha ileriye vardı da costukça costu; zâtı üstündü ama daha da üstün oldu,
    Degil mi ki ondan baska birsey yok; peki neyi aramada; kavusmak için ne yüzden yelip yortmada?
    Belirtisi göninmeksizin içten yürüyüp gidiyor; ama zâti orda ne iç var ne dıs,
    Gökkubbe dönmeye baslayalı ondan baslayalı ondan baska hiç kimse böyle bir duraga ermedi,
    Ezellerin de ezelinden beri Allah'nın haslarının hası, hiçbir kimseye böylesine bir ululuk nasîb olmadı,
    Kendi de heskesten üstün, hâli de; haller, onun sözlerine karsı asagı kalmada,
    Böylesine söze karsı hâl de nedir ki? Gönlünün iki gözünü de ovustur da bak, kıyasla,
    2850, Sonra da onun hâlini, önüne ön bulunmayan çagdan beri sürüp giden hâlini bir
    gör; onun hâli, yol alanların hepsinden de ileri,
    Allah'nm ona, gizlice ilham ettiklerine, hiçbir kimse, kullukla hayır islemekle erisememistir,
    Bu çalısmakla, mücâhedeyle elde edilemez; Evtâd bile onun islerine sasıp kalmıs,
    Mürîdlere hatsiz - hesapsız ihsanlarda bulundu; her canı, nurla doldurdu,
    Büyükten - küçükten, ihtiyardan - gençten, herkes, sonsuz ihsanlara erdi,
    Padisah, onlara keremlerde bulundu ama bugün, onları, bu keremlerden, bu ihsanlardan haberleri bile yok,
    Sonunda bilirler; esirden de yüce bir duraga erdiklerini anlarlar,
    Padisah, bir çocuga, atlardan sayısız küheylan ihsan etse,
    Çocuk, o bagısa sevinmez; çünkü padisahın ne verdiginden haberi bile yoktur,
    Ergenlik çagma gelir, akıllanırsa, o vakit akıllıların ögütlerini kabûleder,
    2860, yiyi - kötüyü anlar, hayrı - serri bilir; yolda dogru yürür,
    Bu bagısın, padisahın cömertliginden gelen pek büyük bir bagıs oldugunu bilir,
    Ama at sürüsünü küçücük bir çocuga bagjslasan, çocuk ne elde ettigini bılrnez,
    Hattâ akıl etmediginden o bagıstan kaçar bile; çünkü ne iyiligi tanır - anlar, ne kötülügü,
    Sözünün degeri çok olsa bile, çocuga göre pek azdır, pek degersizdir,
    Ama ona bir kuscagız versen ikiyüz attan daha da hos gelir; çünkü o, bir kusu bagrına basmıstır,
    Oysa o at, Allah erinin, bir soluk bile Allah'dan ayrılmamıs olan erin bagısıdır,
    O bagıs, o günesin ısıklarmdandır; gökteki günes bile o nurdan dogar da yürür,
    Ama günes, ısıklarım o çocugun basına saçsa bile çocugun böyle bir bagıstan haberi yoktur,
    2870, Böyle bir ask ısıgından haberi olmayanı insan sayma; o, bir esektir,
    Kim bu sonsuz bagıstan habersizse onu, yokun bir çocugu bil
    Böylesine bir hazîneye sâhib oldugu hâlde bunu mühimsemez de bir pul versen sevinir,
    Sanata sevinir, sanatkâra degil; sanat, sanatkârı tanımasına engel olur,
    O asagılık kisi, ebedîlik saltanatından kaçar; o lanetlenmis, topraga canını verir,
    Ama münkirler gibi uykuda degilsen, toprak nedir; onu da duy da anla,
    Bu cihanda ne varsa, yemek olsun ekmek olsun, hepsi de bilki topraktır,
    Atlas da, altın taç da topraktır; su sebeple ki sonunda hepsi de toprak olacaktır,
    Önce topraktı; bir renge boyandı da o yüzden sana karsı, Ay gibi parladı,
    Sonunda, ondaki o renk gider; önceden nasıl toprak olduysa gene toprak kesilir,
    2880, Akıllı kisi, renge kapılıp da yola düser mi hiç? Anlayan kisi rengi, kokuyu satın alır mı hiç?
    Ebedî olan renkler, renksizlikten meydana gelir; renksizlige karsı renkler, ancak bir görüntüdür,
    Kırmızı, beyaz renk, çınar agacında, gülde, sögütte, bahar yüzünden görünmez mi?
    Bagda, bahçede çesit - çesit renkler boyayan görünmeksizin belirir,
    Ama bütün bu renkleri meydana getiren bahar, ebedî diri olan
    Allah'dandır; bahar, o renklerden de arı - durudur,
    Sen dâvayı bırak da gözünü aç, anlamı böyle anla,
    Asıl olan, renksizliktir; asla yürü, ona kavusmaya çalıs,
    Senden yüzlerce cihanın var olması için varlıgın, aslın olan yokluga karsı yok olmalı,
    Böylece de bütün nakıslar senden meydana gelmeli; yeniden yeniye sanatların geçip gitmeli; tekrar belirip görünmeli,
    Tertemiz zâtın, seninle kaaim olmalı; sanatlar, boyuna senden vücut bulmalı,
    2890, Ama bu sanatlar da kalmaz; geçer - gider; ne mutlu o kisiye ki Allah sırrını bilir - anlar,
    O sırrı elde etmek için bu bası oynar, candan geçer; bu evi bırakır, o kapıyı açar,
    Varlıktan - benlikten tümden geçer, varlıgını yok eder; iyiliktende tamâmiyle kurtulur - kötülükten de,
    Bütün bu vasıflardan arınır; Kâ'be'yi bassız - ayaksız tavaf eder,
    Varlıgını tümden yok eden; sarapsız - sagraksız sarhosluga dalar,
    Bu sırrı akılla anlamanın imkânı yoktur; akıl, gam - derdi anlamaya bir âlettir ancak,
    Din derdi, küfür perdesini yakar - yandırır; can kilidi, bu anahtarla açılır,
    Kimde dert yoksa derman bulamaz; onunla diri olmayan can, can degildir,
    Cana benzer ama cananla diri olmadıgı için ona can deme,
    O can, dört unsurla diridir; geceleyin parlayan muma benzer o,
    2900, Onun ısıgı zeytinyagıyladır, fitilledir; deniz gibi, Nil gibi bâkıy degildir o,
    Zeytinyagı bulundukça diridir; zeytinyagı bitti mi, söner - gider
    Ama Allah'yla diri olursa zevali yoktur, ebedîdir,
    Suyla, ekmekle degil, Hak'la durur; ona boyuna Allah'dan yardım gelir,
    Günes gibi nur kaynagıdır; bâkıydir; yokluktan uzaktır,
    Çünkü nuru, sebebe dayanmaz; nesesi, sebebe baglanmaz; dügünü de sebeple olmaz,
    Altın gibi iyiligi - güzelligi, kendindendir; tüm lütuttur, bastan basa iyilik güzellik,
    LXVIII
    Erenlerin üç hâli vardır, Biri, kendi elinde olmayan hâldir; bu hâl, kimi vakit o dilemeden ona gelir; gene
    onun dilegi olmaksızın gider; bu durak, zayıf bir duraktır, Öbürü, kendilerinde olan hâldir; dilerse o hâle
    bürünür, Oyun, nasıl oynayana uyarsa, o hâl de ona uyar; bu, ortalama bir duraktır; öbürüyse, sahsın, o hâlin tıpkı
    kendisi olmasıdır ki bu, tamamlanıs duragıdır; bu çesit kisi kutup olur.
    Ulular ulusu Allah yolunda, erenlere durak olarak üç hâl vardır,
    Bir hâl vardır ki Allah yardımlarıyla, Yaradanm rahmetiyle gelir,
    Eren o hâle hükmedemez; o hâle adetâ bir araç kesilir,
    2910, Yel saman çöpünü nasıl savurup götürürse o hâl de onu öyle alır - götürür: kimi
    gamlı bir hâle sokar, kimi neselendirir,
    Bir baska hâl vardır ki bundan daha iyidir; topluluga bas olan, o hâle hükmeder,
    Ne zaman isterse o hâle bürünebilir; o hükmetti mi, ne gelmek için zaman bekler, ne de gelince durur - kalır onda,
    Eren araç gibi degildir o hâle karsı; o hâl dogan gibi erene itaat eder,
    Baska bir hâl de vardır ki bundan da üstündür: o hâl, gögün de ötesindedir, yeryüzünün de,
    O hâlin ta kendisi kesilir eren; onsuz birseye bakmaz, birseyi görmez,
    Bakırın kimya yüzünden altın olması gibi hani; artık o altın, hiçbir suretle degismeyi kabul etmez,
    Bu yüce durak Kutbundur; bilgin, anlayamaz o duragı,
    Her solukta hürlerin duraklarına, konaklarına dâir sırları açıp duruyorum,
    Maksadım da gönlünde hiçbir süphe kalmaması, kendini bu üç mehenge vurup ayarını anlamandır,
    2920, A bilgin, bu üç duraktan haııgisindesin; ilkinde mi, ortadakinde mi, yoksa en yücesinde mi?
    Bu üç halden de dısarda kalanı hiç anma; o noksandır, asagılıktır,
    O, adam degildir, hayvandır; isterse görünüste insan seklinde olsun,
    Sonra sunu da bil ki bu üç bölükten üçüncüsünden olan, o duraga erisen,
    zahmetten de emindir, tehlikeden de,
    Erenlerin çogu, o ortalama hâle erer, hâl ona uyar, hükmünden çıkmaz,
    Ölümün, yoklugun keskin kılıcı, bu çesit kisinin basını nâdir olarak keser,
    hlâssâhibidir o , fakat gümüsü, altını vardır, bu yüzden de tehlikededir,
    Belâ yol kesicilerinin, yolunu kesmesi, ondaki malı - mülkü, kuması alması mümkündür,
    lk hâle sâhib olan kisiye o hâl, kimi vakit gelir; eren de anlar o hâli,
    Fakat hal, ona itaat etmez, ram olmaz; hiçbir vakit onunla, onun diledigi gibi bulunmaz,
    2930, Ansızın ona gelir - çatar; o istemeden de ondan geçer - gider,
    Onun ugrayacagı tehlike, bunun yüzlerce mislidir; o, korkudan pek nâdir aman bulur,
    Çünkü son nefeste, ölüm çagında o hâl, ona gelmez, elinden çıkıp gider,
    O hâle hâkim olamadıgı için o hâl, nasıl olur da diledigi zaman ona gelir?
    Son nefeste, ölüm çagında o hâl, ona gelirse iyidir ama gelmezse de vay onun hâline,
    Son bölükte olansa, esi - benzeri olmayan Kutuptur; o ,iki âlemde de uludur, emindir,
    Çünkü o hâlin ta kendisi olmustur; esenligin, huzurun, esenlikten, huzurdan ayrılması mümkün müdür hiç?
    Onda ikilik yoktur ki geçsin - gitsin, herbiri, kendi aslına kavussun,
    Beden degildir ki bölünsün; bilgi degildir ki bilinsin,
    Bilgi ve ilim, her ikisi de vasıflarıdır onun; o, Zümrüdü ankaaya benzer; Allah askı da onun Kafdagı'dır,
    2940, Hersey, ondan bagıs elde eder; göge, yere, yüce Ars'a ihsanlarda bulunur,
    Bagıslarda bulunur, geri almaz; üstadsız bilgiler bilir o,
    lim, ilim, daha binlerce sanat, binlerce hüner, herseyin günesten ısıklandıgı
    gibi ondan ısıklanır,
    Asıl olan onun zâtıdır; iyi-kötü, tortulu,arı-dum, bütün vasıflarsa parça-buçuklardır,
    Hepsini de o diker - söker; iki dünyâyı da bir arpaya bile satın almaz,
    Allah hasları olan velîleri satın alır; geri kalanları, bırakıverir; cansızdır zâti onlar,
    Allah'nm satın aldıklarıdır ölümsüz olarak kalanlar; sattıklarıysa asıllardır,
    Degil mi ki bu haslardan olamadın; ne diye bilgisizlikle saçma - sapan söylenir, yokluktan dem vurursun?
    Onda, bunun gibi daha yüzbinlerce sıfat var; hattâ daha da fazla; sen perde ardındasın, oysa, hep önde,
    Herkes, iyinin - kötünün çevresinde döner - dolasır; Kutupsa kendi, çevresinde,
    2950, Herkes onu arar, oysa kendini; herkes dostuyla estir, oysa tek
    Bütün âlem ona âsıktır, oysa kendi cemâline âsık,
    Herkes, iyi isle iyi olur; Kutbunsa kötülügü bile iyilikten yeg,
    Demire güzel bir nakıs islerlerse, nakıssız olarak degeri azdır ama,
    O nakıs yüzünden pazarda mezada verseler, bir dinar fazla eder,
    Onun degeri, naksından dolayıdır, demir oldugundan degil, naksı olmasa geri verirler onu,
    Kötü yaratılıs da buna benzer; o çesit kisinin bilgisi, kendisinden degildir, egretidir,
    Ölüm çagında, naksı bilinen demire döner; o bilgi ondan gider,
    Orduları, bayrakları kendisinden, kendiliginden olan, özü altın kesilmis' bulunan kisinin aksinedir bu,
    Özü altın olanın degeri, naksından, bezentisinden dolayı degildir; kimi vakit
    degerli, kimi vakit degersiz olmaz o,
    2960, Onu haç yapsalar da, mihrap edinseler de degerinden bir sey yitirmez,
    ki hâlde de degeri aynıdır; altın, kötü nakıs yüzünden ucuza gitmez,
    Arif olmayan kisi, marifete dâir söz etse, o solukta Allah'yı aramaktadır,
    Fayda elde etmek için dinle onu; ama yüzlerce faydalı söz söylese, gene kendisine
    faydası yoktur,
    Dünyâyı anlatsa, yahut âleme sükretse, cihandan sikâyette bulunsa,
    Kulak asma sözlerine; çünkü o, yol yitirmistir; Allah'ın zâtından gaflettedir çünkü,
    Onun içinde yılanda var, dost da var; biri cehennemi arar, öbürü Kevser'i,
    Ondaki yılan, cehennemin örnegidir; dostsa kıvılcımları söndürmede,
    Fakat devrânın Kutbu olan kisiye, bil ki iyi de, kötü de esittir,
    Onun alayı bile gerçek gibi faydalıdır; o, dünyânın alçaklıgından vücelmıstır de, yüceltir de,
    2970, Küfrü bile tevhid gibi, seni akıllandıran bir âleme alır - götürür
    Birisi, sekerden kurt, çakal, insan sekilleri gibi yüzlerce sekil düzse,
    Arslan, kaplan, akrep, yılan gibi çesit - çesit, sayısız birçok sekil yapsa,
    Aklı olan, hepsini de ister; bu sekiller, onu perde ardına atmaz
    Akıllı olan kötü sekilde bakamaz; seker gibi canla gönülle alır, yer onu,
    Seyhi tanıyan, bilen mürîd, seyhin yaptıgı isleri Allah'dan bilir, öyle görür,
    Seyhin hareketleri onu diriltir; ne görürse görsün, candan kul olur ona,
    Hasta kisinin düstügü hâl, böyle olursa, hasta olsa da dm yolunda, süphe yok ki Rüstem'dir o,
    Seyhle magara dostu olan, ask yolunun tek binicisidir,
    Onu mürîd görme, murad bil; onu kul - köle sanma, padisah say,
    2980, Görüntüye, ada - sana göre mürîdtir o, ama can yönünde tek, essiz seyhe benzer o,
    Herseyi Hak'tan gör de çevik ol; sen, Hak'tan gaflettesin de o yüzden gevseksin,
    Allah sırrını anlayan, iki âlemde de korkudan kurtulur,
    Hakk'ı arif olan, sırların mâdenidir; günes gibi nurların kaynagıdır o72,
    Yeryüzü halkı, ona karsı saskındır; onun bedeni, kalblerde salt ruhtur,
    O, halk içinde boyuna Allah'yı anar; kalbinde lütuf ve ihsan sahibi Allah'dan baska birsey yoktur,
    Hak mazharı olanın kalbi tertemizdir; kim onu sevmezse, odur kâfir,
    O, halk içinde rahmettir, amandır; onun sevgisi, kalblerde, binlerce cennettir,
    Bu sözü bırak da sarap iç; gül gibi tikeninden, çer - çöpünden kurtul,
    Can tahtasından nakısları sil; salt günes kesil, nurlar saç,
    2990, Cansan, geç nakıslardan; o mâdendensen, anlam nakdini ara,
    Suretler, nakıslar, geceye benzer; sabahsa Rabb'in ululugudur, güzelligidir,
    Can günesi dogdu da gönül gögünden ısıdı mı,
    Günesle eriyen buz gibi hepsi de yok olur; koncalar yerden bas gösterir, boy atar,
    Hepsi de dilsiz olarak Allah der; buza, git diye emreder; koncayaysa gel der,
    Siz gelesiniz diye, bu cihanı yeniden bezeyesiniz diye buz erir - gider,
    Ama o yok olmamıstır; sizinle gelmistir; her dalın, her yapragın derdine deva olmustur,
    Yerden biten bitki su içmese, ihtiyar agaç nasıl olur da güzellesir, gençlesir?
    Yokluk gösterir ama yokluk degildir o; sen yokluga bak da binlerce varlık seyret,
    Karla buz, sana yok gibi görünmez mi? Ama nar, elma, armut, onun yüzünden
    ne hâle geldi, nasıl gelisti; onu gör,
    3000, Çayır - çimen, artık kötülesmez; baga - bahçeye varınca, bir iyice bak hele,
    Gülün de, nesrinin de gücü - kuvveti olmada; küfrü bırakmada, dîne dogru gitmede,
    Sus da kendini Hakk'a ısmarla; elini - ayagını çırpıp durma; kendini ona teslim et,
    Sana ne yapacaksa yapacak; bu gamın, bu derdin hiçbir faydası yok,
    Gamın yersiz, hükmeden o; perdelerden geç de dostun yüzüne bak,
    Bu ve bundan sonraki dört beyit arapçadır,
    LXIX
    Erenlerin bir duragı vardır ki halka belirse, halkın varlıgı kalmaz;
    bütün âlem yok olur - gider; netekim kıyamet günesiyle gökteki,
    yerdeki cansız seyler, suretler, buz gibi, kar gibi erir - gider de bir tek su kesilir,
    Gene bunların sırrını anlatmaya girissem, dünyâ durumları yıkılır - gider,
    Eski yolcular, gama, neseye, esenlige, korkuya dâir neler söyledilerse,
    Hepsi de kar gibi yo l- gider; çünkü benim anlatısım, pek bildigimi açsam, söylesem, gizlediklerim cilvelense,
    Ne hükümler kalır ne yollar; sence, mememle yara bir olur -gider,
    3010, Sence zehirle panzehir bir olur; kahır, sana karsı lûtfa döner,
    Suyu topraktan ayırd edemez olursun; artık yer nedir sana göre; gökler ne'?
    Ne gögün çalısmasıyla yer meydana gelir, ne seytan çalısıp çabalamayla meleklesir,
    O halde gene de kendinden ümit kesme; simdi sögütsün ama sonunda meyva verirsin,
    Cansız, susup duran ölü ekmek, beden olmuyor mu, can hâline gelmiyor mu, coskunluklar, ondan meydana çıkmıyor
    mu?
    Ölüdür, cansızdır ama gönülle ruh, ona dayanmıyor mu?
    Sindirilince diri bedende hareketsizlikten kurtuluyor, harekete girisiyor,
    Sürme iki gözde yok olunca mektupları okuyor, yola gidiyor,
    Su halde varlık yoklukta; ne diye varlık kapısını kendine kapatıyorsun?
    Benim, ben söyleyim, ben böyleyim desem de sen yok olmaya bak ki tümden seçilmis olasın,
    3020, Yokluk, göge agıstır; varlıkta kalan, ne ederse kendine eder; böylece de erir - gider,
    Azalan, yok olus yolunu tutar, herkesten daha üstün fazlalıga ermistir; susmak, dervisin seçtigi seydir,
    Azlıgı, yoklugu seçen, çogalır, kâr eder; üst olmayı, ilerlemeyi dileyen, aldanır - gider,
    Kim kendisinden tümden yok olmazsa, nerden «illâ» nm anlamını anlayacak?
    Her varlıgın aslı, temeli yokluktur; can sarabını iç ki sarhos olasın,
    Bizim varlıgımız, yokluktandır bil bunu; varlıgımız, herkesin varlıgına benzemez,
    Görünüste baskalarına benzeriz ama baskaları görünüsten ibarettir, bizse canız,
    Onların gümüslerine aldanma, sayılıdır onlar; onları arı - duru, görünüsleri gönül ehlinin katında tortudur,
    tortuludur,
    Canı bizden ara, sevgilinin sevgilisiyiz biz; altını bizden al, her mâdenin aslıyız biz,
    Canımız, neliksizdir, niteliksiz; dıstan da münezzehtir canımız, özden de,
    3030, Belirtimiz yoktur da her belirti bizdendir; soluktan soluga yüzlerce can, bizden cosup akar,
    Biz deniz gibiyiz; âlemse bizdeki köpük; biz, ezelden beri yücelige serefe, üstünlüge sahibiz,
    Bu dünyâ köpüge benzer, cansa denizdir; köpügü seçen kör olur, denizi görmez,
    Köpük tortudur, dert yer dert içer; arı - duru olansa pilisini - pırtısını arı -durunun oldugu
    yere çeker,
    Ögüdü bırak da o sırrı söyle; cana, can armaganını çogalt, O hikâye canlaradır; ne mutlu o kisiye ki bundan hisse
    alır, Ögüde ne baslangıç vardır, ne son; dönülmesi gereken yere dönmek gerek,
    LXX
    Allah aziz sırrıyla bizi kutlasın,
    Çelebi Hüsâmeddîn'in Veled'e rüyada görünmesine dönüs,
    Bu dünyâda, mâdendeki gümüs gibi, altın gibi gizli bir er vardır,
    Görünüsü topraktır, içiyse hâlis altın; bedeni sölpüktür, canıysa çevik,
    Özü, gögün de ısıgıdır, yerin de; gözünün nuru varsa onu gör,
    3040, O, ne güzel görünüslüdür, ne essiz güzel; ulular arasında esi yoktur onun,
    Hiç kimse, balçık âlemde onun gibisini görmemistir; gönül ve can, onun mislini bulmamıstır,
    Su devranda benzeri yoktur; zamanda da esi yoktur, yeryüzünde de, varlık âleminde de, mekân yurdunda da,
    Bütün âlem bedene benzer, oysa cana; bütün âlem altın kesintileridir, oysa sanki mâden,
    O, cevâbı lâtif olan padisah Hak Husâm'ınm, rüyada bana anlatıp övdügü gibidir;
    Belki de yüzlerce misli; onu dille anlatmaya imkân yok,
    Onun kapısının en asagılık kulu olmusum; yasadıkça onun katında sarap içmedeyim,
    Bundan öncede ondan içmistim; hem de sayısız; söze sıgmaz bu
    Ama anlayısa sıgacak derecede, akıllılarca anlatılması gerektigi kadar,
    Gerçeklikle dinlersen, basımdan geçenlere dâir birkaç söz söyleyeyim:
    3050, Anadan dogduktan sonra kan içmekten vaz geçince süt emmemeye koyuldum,
    Birazcık büyüyünce sütten vazgeçtim; yemek yemeye basladım,
    Ondan sonra da pirinçten, baldan, sekerden, kuru - yas meyvalardan gıdâlanır oldum,
    Derken yemeklerden de geçince açlık esnasında benden kaynak gibi hikmet costu,
    Agızsız yemekler yedim; elsiz nevaleler devsirdim,
    nsanlık vasıfları gittide gönül, meleklige dündü; uçup yedi kat gögün ötesine, yücesine eristi,
    sin sonunda kendimden geçtim de deniz kesildim; artık beni kıyıda arama,
    Bunun ne ucu vardır, ne sonu; nerde iç, nerde anlatıs, nerde dil?
    Kimi saga gidiyorum, kimi sola; sus; bu soluk Allah'dan geliyor,
    Yürü; büyüksün, güzelsin, oturamaklısın ama sakın yoksulu kınama;
    3060, Onu kırmaya kalkısma, sasılacak birseydir o; onun mevsimi baharsızdır, güzsüzdür,
    O kendine uyulan zâtın nuru, atessizdir; o yanda da ne padisah vardır, ne kul,
    Ondan baska seyh ve üstat arama; çünkü bu âlemde onun gibisi yoktur,
    LXXI
    Canlar, mânâ âleminde gizliydiler; çirkin, güzelden ayırd edilmezdi; Yüce Allah, güzel, çirkinle belirsin diye ruhları
    kalıplara soktu, «Kutlu, anasının karnında kutlu olmustur; kötü de anasının karnında kötü,» Bunu anlatıs, Ögrenci,
    hocadan az birsey ögrenir; hoca, onunla övünmez; hattâ onun varlıgıyla yerinir, Ama hoca, sanatını pek
    mükemmel bir surette ögrenen ögrencisiyle övünür elbette, Yalınız bu övünmek, gerçekte kendisini övmektir; onun
    içindir ki esenlik ona, Peygamber, «yokluk, övüncümdür» buyurmustur, Bunu anlatıs,
    Essiz - ortaksız Allah, baslangıçta canları çesitli yarattı,
    Ana karnında biri iyi olmustu; öbürü, onun tersine kötü,
    O kötü kisi, ezelden kâfirdi; bu nurlu, bu çekinen kisiyse ezelden çekinen kisiydi,
    Yüce kisinin canı, ezelden çekinen bir candı; asagılık kisinin canıysa, ezelden kötüydü,
    Canlar, bedenlerde, suretlerde belirince, güzel olan yüceldi; çirkinse rezil - rüsvây oldu,
    Ahmed'in canı, yüceye agdı: Ebû - Cehl'in canı yerin dibine geçti de orda kalakaldı,
    Ahmed'in ümmetinden olan, sonunda bir olan Allah'ya yönelip gitti,
    3070, Allah tarafından gönderilmis olan Ahmed, padisahlar padisahıdır bize; bütün güçlükler, onun yüzünden
    çözülmüstür,
    Hepimiz de zerreler gibiyiz onun günesinde; boncuk da nedir onun incisinin yanında'?
    Onun ümmeti pek çoktur ama erenler, bunların arasından seçilmislerdir,
    Onun görünen - bilinen isleri halka eristi; iç yüzüyse, gizli isleriyse ergin erenlere ulastı ancak,
    Ümmeti, tek bir ümmettir ama erenler, her yönden, onda fani olmuslardır,
    Onu gören, ondan gelisen kisinin yarlıganmasma kimseler ulasamaz,
    Hak, onun ümmetine lûtuflarda bulunur; ama O'na ancak haslar kavusur,
    Erenler, ister Hicaz topragından olsunlar, ister Rey'den, onun ümmetinin seçilmisleridir,
    Bunu bil ki kabule mazhar olan sâgird, ustası gibi sanatı bilen kisidir,
    3080, Sanatta geri kalan, nasıl olur da ustası gibi sanatı bilen bir kisi olabilir, o sanatta çalısanlara bas olur?
    O, ustasından pek az sey elde etmistir; adetâ üzümden iki avuç alabilmistir,
    O aldıgı üzüm, bagdaki üzümün hepsi degildir ki; ancak kadehten bir yudumcuga benzer o,
    Usta, onu gönlünce nasıl begenebilir; nasıl sehirlerde övünebilir?
    Ama ustasının sanatını ögrenmis olan, onun gibi, onun bilgi mumunu yakmıs olan,
    Sagirdle, ustası övünür; onun adını, boyuna diline vird eder,
    Peygamber, onun içindir ki «Yokluk övüncümdür» buyurdu çünkü o, erenlerden tamamiyle hosnûd olmustur,
    Can âlemine yol buldun, o âleme erdinse anla ki bu, baskasını degil, kendini övmektir,
    Çünkü sâgird, usta oldu mu, arada ikilik kalmaz artık,
    Sıra kabı bal küpünden doldu; sarap bal kesildi mi, ikisini bir gör, sası olma,
    3090, Olgun ümmet, Hakk'ın velîleridir; çünkü onlar, Allah'ya ulasmak sarabıyla
    sarhos olmuslardır,
    Kılavuz oydu, onun pesinden gittiler de onun gibi, onlar da bulusmak incisini deldiler,
    Böyle bir toplumda nasıl övünmez? Onun bu övüncü gerçekte kendini övmektir,
    Çünkü bu su, o suyun tıpkısıdır; ayrı gören uykudadır,
    Bir ekmegi dile getirsen de övsen, bütün ekmekler, o övüse girmis demektir,
    Ayrı - ayrı söylemene hacet yok; hepsini onun gibi övmek gerekmez,
    Ekmekler pek çoktur, herbirinin ayrı bir adı, sekli olabilir ama,
    Aklı basında olan bilir ki sayıları ne kadar çok olursa olsun, hepsi de birdir,
    Sayıya uyup yanılan, bir seyi bin yapmıs olur,
    Akıllıya göreyse bin de birdir; ekmegin sekilleri onu süpheye düsürmez,
    3100, Bunu iyice bil ki bütün gögün, yerin sayıları, gerçekten de onca birdir,
    Onca bütün ekmekler, bir seydir; çünkü Allah, ona ayırd edisi, o anlayısı vermistir,
    Ama Ganî Allah'nın dostlarıdan baska kim bu yüce duraga erisebilir ki?
    Aklı basında ve yüce olan kisiyi ekmegin sayısı yoldan alıkoymaz
    Çünkü o, bütün bu sayıların asıl bakımından bir oldugunu anlamıstır,
    Anlayıs ısıgına sâhib olan kisi, herkesin zâtının bir oldugunu bilir,
    Kimin aklı fazlaysa, onun anlayısı fazladır; akıllı kisi, seçilmis kisidir ve önderdir,
    Allah erlerinin akılları, tüm akıldır; baska akıllar, tikendır, onların akıllarıysa gül,
    Onların anlayısları yücedir, pek büyüktür; Nuh'un, Kelîm'in, Mesih'in anlayısları gibi,
    Böyle bir anlayısa sâhib olan kisi, yüce olsun, asagı olsun, hersey nedir, nicedir;
    3110, Bu yer, neresidir, niçin var olmustur; önce neden ve nasıl meydana gelmistir;
    Sekillerden, nakıslardan arı olan gökyüzü, neliksiz-niteliksızken neden nakıslarla, bezentilerle süslendi;
    Ars nedir, Kürsî ne, bilir; erenlerden bunları sorarsan hepsini de anlarsın, bilirsin,
    Önüne ön olmayan zamandan, dünyânın yoktan var olusundan beri çagdısı sıfatların hepsi de,
    Onlara gün gibi apaydındır; çünkü Hak onların hepsini de görgü sahibi etmistir,
    Sence akıl ermeyecek hersey, onlarca makbuldür; bilirler onları,
    Kerpiçten, tastan sözler duyarlar onlar; hareketsiz duran seyler, onların karsısında keklik gibi kosar - yürür,
    Dag, Davud'a uyup onunla ilâhi söylemedi mi, nagmeler insâd edip ona solukdas olmadı mı?
    Ahmed, bir baska seye dayanmaya baslayınca direk feryada baslamadı mı?
    O direk, Ahmed'e beni ayrılıgınla aglatma, sızlatma;
    3120, Eskiden bana dayanırdın, simdiyse ayrılıgınla pek perisan oldum, porsudum
    demedi mi?
    Mustafa onun feryadını, iniltisini duyunca acıdı da ona, söyle dedi;
    stersen seni terü - taze bir agaç hâline getireyim; kıyamete dek senden meyva devsirsinler,
    Yahut inanan kisi gibi seni topraga gömeyim; kıyamette ter temiz ashapla hasredil,
    Direk, bunu isterim, çünkü bu, ölümsüz yasayıs; lütfün bu sarabın sâkiysidir dedi,
    Cansız direk bile ölümsüzlügü istedi; o dalın - yapragın, o meyvanm geçici oldugunu gördü,
    Onları bıraktı da ölümsüzlükten bas çıkardı; öylesine ebedi devleti istedi,
    Hazırca ele geçecek meyvadan, yapraktan geçti; padisahlar gibi veresiye devlet sancagını yüceltti,
    Erler gibi hazıra ardını döndü; o cömert erlere yöneldi,
    Sen dagdan, direkten daha mı degersizsin ki dünyâya böylesine âsık olmussun?
    3130, Tahta bir direkte o çesit himmet olur da sende olmazsa böylesi nefse yüzlerce lanet olsun,
    Çünkü dünyâ yasayısını seçiyor da âhiret bulusmasını bırakıyor,
    Ölümsüz âlemi, sonsuz ve ebedî saltanatı terkediyor da,
    Üç günlük yalan yasayısı kabul ediyor; can verip onu alıyorda dini satıyor,
    Bir kuscagaz gibi tuzaktaki birkaç yem onu aldatıyor, tuzagı görmüyor,
    Bu dünyâ yemdir, tuzaksa cehennem; bilgisizlikle onu elde etmek için adım atmaya kalkısma,
    Onun görünüsü güzeldir, içiyse çirkin; Allah onu kendi kahrıyla yogurup yapmıstır,
    O yemin güzel görünüsü, seni tuzaga dogru çeker; ama bu çekis, kus gibi seni tutmak içindir,
    Kim bu yemlerden kaçarsa kurtuldu; eyvanlar olsun bu tehlikeden kurtulamayana,
    Mustafa, cehennem yoluyla cennetler yolunu sahabeye apaçık olarak bildirdi de dedi ki:
    3140, Cennet yolu tikenliktir; cehennem yoluysa güllük, feslegenlik,
    Tiken yolunu, aglaya - inleye tutanın canı, bil ki ebedîlik yurdunu, cenneti
    konak edinir,
    LXXII
    Esenlik ona, Mustafâ'dan cennet ve cehennem yollarını sordular, Buyurdu ki: Cennetin yolu tikenliktir,
    cehennemin yoluysa güllük - gülüstanlık, «Cennet tiksinilen, istenmeyen seylerle kaplanmstır; cehennemse
    nefsin dilekleriyle» insanın nefsi, içinde bulundugu çagı görür ve seytanlardan yardıma erisir, Aklınsa, sonu
    düsünme, sonu görme hassası vardır; meleklerden yardım görür, Canda yaygın, neseli bir anlam vardır; eseri de
    yasayısta, Gönüldeyse öylesine bir güzel sıfat vardır; bunu mu yapayım, onu mu diye iki iste tereddüde düstün
    mü, sonunda dogru gördügünü yaparsın ya; iste bu, gönlün eseridir, Zâtsa öylesine bir anlamdır ki gönlüm
    dersin, canım, aklım dersin; bütün bunları, kendinde olan birseye eklersin; iste odur zât,
    Mustafa, cehennem yoluyla cennetler yolunu sahabeye apaçık olarak bildirdi dedi ki ,
    Cennet yolu tikenliktir; cehennem yoluysa güllük, feslegenlik,
    Tiken yolunu, aglaya inleye tutanın canı, bilki ebedilik yurdunu, cenneti konak edinir,
    Güllük - gülüstanlık yolu secense, süphesiz olarak bil ki cehenneme varır - yıkılır,
    Acı yasayan tatlı ölür; zehirden sonra sonunda seker yer,
    Akıllı kisi, isin sonunu görür; her gaflete dalar da ancak içinde bulundugu hâli seçer, kabullenir,
    Aklın sıfatı, sonu görmektir; her ne yaptıysa, her ne yaparsa o is, dîne aittir,
    Onun tersine som, asagılık ve pis nefis, sonu görmez; içinde bulundugu çagı, o hali görür,
    Aklın gözü âhiretten yanadır; cennete, sevaba, yarlıganmayadır,
    Nefsin dilegiyse sehvettir; içinde bulundugu hâlden zevk alır, ona alt olur - gider,
    Akla yardım melektendir; akıl da melek gibi göge mensuptur,
    3150, Kötü nefis, seytanın sudunu emdiginden, onun cinsindendir; o yüzden, onu seçmistir,
    Melek ve akıl, ikisi de bir nurdandır; -seytanla nefisse karanlıkların sarhosudur,
    Kötü nefsi iyi akıldan ayırd et; iyi bil ki dost, akıldır, nefisse can düsmanı,
    Herbirini huyundan tanı, ktyasla da, apaçık bir tarzda yola düs,
    Ruhun, uçsuz - bucaksız deniz gibi sâde, bir çesitli anlamı vardır,
    Onda yasayıstan baska bir sıfat yoktur; hiç kimse onda, bundan baska bir sıfat bulamaz,
    Canlı yaratıgın hareketinden anlasılır ki onda can vardır,
    Can, bu vasıfla bilinir: onun bundan baska gizli bir vasfi yoktur,
    Sana gülle tiken gibi, iyi, yahut kötü bir is gelip çatsa,
    Hangisini yapsam da tümden dilegime ersem diye iskile düsersin,
    3160, A gönül olan, o iki isten birisini seçtin mi, o güzelim is, gönüldür, gönlün dilegidir,
    A arayıp dileyen, o isten hangisine gönlün akarsa, o yandadır gönlün demek,
    Pis ve temiz islerin, kötü ve iyi sıfatların hepsi de sana belirdi mi,
    Namaz ve mihrap ehliysen o sıfatların zatını da ara da bul,
    Gönüle, ruha, bedene, akla - fikre ait kendine izafe ettigin ne varsa;
    Hani bedenim, canım dersin, söze, gelince böyle yürütür, söylersin sözü:
    Zat, iste o ben dedigindir; bunu iyice bil; bu sır, can - bas verenlerden meydana çıkmıstır,
    nsanlara sen dersin, konusurken kendine ben dersin hani; azizim benim, zât odur iste,
    Söz söylerken, gönülü, aklı, bedeni ve canı kendine izafe edersin hani;
    Basa, ayaga, ele, onlardan baska organlara, süphesiz olarak benim dedigin:
    3170, Gönülle, akılla - fikirle, îmanla, bedene ve cana ait olup kendine izafe ettigin seylerde,
    O benim diye isaret ettigin varlıktır senin zâtın; öbürleriyse hep ona uyan, onun olan seylerdir,
    O benligine kattıgın benliktir, o varlıktır ancak senin zâtın; zâtsa birdir, ona iki deme,
    Su hâlde anlasıldı ki sen, bütün bu, benim diye kendine izafe ettiklerinden baskasın; ezelden beri sen, bu sürünün
    çobanısın,
    ste sende ne varsa gösterdim sana; kilidi anahtarsız açtım,
    Açtım ki ne defineler, ne paha biçilmez incilere, la'llere sahipsin, göresin;
    Kendinle ugrasasın, melegi seytandan ayırd edesin;
    Aklı melekten ayırd etmeyesin; yüzünü Allah'dan özgeye çevirmeyesin;
    Nefisle seytanın bir oldugunu bilesin; bunu gerçek olarak anlayasın da süphen kalmasın artık,
    Sunu bil ki gönül, senin özünde bir padisahtır ki sayısız kulları - köleleri, askerleri var,
    3180, Akılsa, bedende vezîre benzer; geri kalanlar, erkek - kadın, hadem - hasem gibidir,
    Akıldan dogan, erkektir; o erkek, hekime benzer, derdin devâsıdır o,
    Nefisten dogansa kadındır; kadının karârı kötüdür; bu karan çal onun suratına,
    Gönlün düsüncelerini orduları bil; ordusu sayısızdır onun; ne haddi vardır, ne hesabı,
    Aklın düsüncesi, yüce Zuhal yıldızına mensup, yüce ordudur; nefsin düsüncesiyse seytanların ordusu,
    Nefsin, periden, seytandan, bedenlerdeki gönüllere ılgaz eden sayısız ordusu var,
    Gönülse Süleyman'dır; dikkat edersen görürsün ki seytanlardan, perilerden, tapısında,
    sayısız askeri mevcut,
    Padisahlıgı da, bil ki yüzükledir; buyrugu yüzükle yürür,
    Yüzügü varsa Süleymanlık eder; yoksa, deger bakımından seytanlardan da asagıdır,
    Buyruk yüzükle yürür; onu korumaya bak ki bas olmaktan, buyruk
    yürütmekten düsmeyesin dostum,
    3190, Seytan, senden yüzügü kaparsa, hiç kimse seni, bir arpaya bile almaz,
    Âdem, Allah buyrugunu sıdı da me'vâ cennetinden sürüldü,
    Egnindeki elbise alındı, çırçıplak kaldı, Allah'nın ayrılıgıyla aglamaga koyuldu,
    O aldanan, gece - gündüz, ayrılık atesiyle agladı, yandı - yakıldı,
    Allah katında tövbesi kabul edildi de ondan sonra umduguna erismesi kolaylastı,
    Sen de tövbe ederek Allah buyruguna uy da sâkıylerden onun sarabını iç,
    Eskiden oldugu gibi gene padisah ol; dogan gibi her yanda avla arıları,
    Taht da Hak'tan elde edilir, saltanat da; simdi ayrıysan bile gene kavusursun elbet,
    Nasuh tövbesi ettin mi, Allah katında Nuh mertebesine erisirsin,
    Buyruk yüzügünü kolla; aklını basına al da gaflete düsüp Seytan'a kapılma,
    3200, Gaafil olursan hırsız, pilini - pırtını alır - götürür; bahtın varsa gaflete düsmezsin,
    Ne mutlu uyanık olana; din malım - mülkünü, din bahtını, akıllı - fikirli davranıp koruyana,
    Bu çesit kisi, kendisine ihsan etmis olur; din hırsızından emin olup kurtulur,
    A aklı darmadagın kisi, önce kendini ıslâh et de sonra insanları slaha kalkıs,
    A adalet isteyen önce kendine karsı adalette bulun da kötü nefse üstün ol,
    Kendine zulmedersen, baskasına karsı nasıl adalette bulunabilirsin?
    Kendine karsı adalette bulunmayan, sitem görenlere hiç adalette bulunamaz,
    Onun yolunda dogru - düzen harekette bulunan kisinin yüzünden bütün egriler düzelir - gider,
    Sen, nefsin elinde tutsak olursan, bilgisizlik, kahır, sitem denizine batıp gidersen,
    Sen, kardeslerinin hayır bagına baglanmısken, onlardan ne diye hayır umar ne
    diye halkı kendine çagırır - durursun?
    3210, Önce kendini dünyâ tehlikesinden kurtar; dünyâdaki yol kesicilerden emîn ol,
    Bu tufandan emîn ol da sonra halkı kendine çagırmaya basla,
    Onların ellerini tut, o yana çek; o baga - bahçeye, o güllüge, o ırmaga dogru götür,
    Herkesi o nimetle, o zahmeti olmayan, mesakkati bulunmayan nimetle doyur,
    Yoksa nefis kuyusuna düstün mü, koskoca bir dag kesilsen de saman çöpünden daha degersizsin,
    Ne diye kuyunun dibini yurt edindin, o eski vatanını unuttun
    Burda, o vatandan uzakta kaldın; yıllardır, korkuyla ümit arasındasın,
    Burasının acı, tuzlu suyu sana tatlı geldi; küfrü, sence dîne döndü,
    Bu çaprasık duraga alıstın; bu çaprasık durak hos geldi sana,
    O eski dünyâyı unuttun; oysa orda meleklerle düser - kalkar, konusur -görüsürdün,
    3220, Orda öylesine içkiler, öylesine sarhosluklar vardı ki yücelikler
    âlemindendi, asagılıklardan uzak mı, uzaktı onlar,
    O cana can katan esler - dostlar ki yerden de dısarıydılar, gökten de Elest ahdından beri
    Hak'la sarapsız, kadehsiz hostun, sarhostun hani,
    LXXIII
    «Rabbiniz degil miyim? Evet dediler» âyetinin tefsiri
    ve «Evet» demenin mertebeleri,
    Hak'tan, dudaksız - damaksız «Elest» hitabı gelmedeydi; senden de «Evet» sözü duyulmada,
    « nin» emri cana gelince can, hemen beden segirtti,
    Hak, canı, gizli sırrı açmak, açıklamak için bu yana gönderdi,
    Böylece her «Evet» sözünün evet olmadıgını, bir «Evet» in asagıları da asagısından,
    öbürünün yücelerden oldugunun,
    Bir «Evet» in güçlü - kuvvetli, öbürünün gevsek, birinin egrilikten, öbürünün dogruluktan,
    dürüstlükten geldiginin,
    Bir «Evet» in gerçeklikle, öbürünün taklitle söylenmesinin saglanmasını diledi a benim dostum,
    Her «Evet» in rütbesi öbüründen ayrıdır; «Evet» ler, Belh'le Hicaz gibi birbirine uzak mı, uzak,
    3230, Ruhlar bedenlere girince kadehdeki sarap gibi gülümsemeye koyuldular, O güzel duraktan göçtüler; yogun
    bedenlerde yerlestiler,
    Neliksiz - niteliksiz ruh ve o anda oldugundan daha üstün bir hâle gelsin diye nelik - nitelik
    âlemine geldi,
    Böylece onu görmeksizin de kulluk etmesi, her kulluktan da bir huzura ermesi gerekliydi,
    Aldanma dünyâsında aldanmaması, Allah'dan gayrısmdan kaçınması icâp ediyordu,
    Çünkü îman, gaybe inanmaktır; bu dünyâdayken Allah'ya kulluk etmektir,
    Bu âlemdeki kulluk, gösterisle karısık bile olsa, Allah huzurundaki kulluktan yegdir,
    Padisah, maiyyetiyle meydana çıktı mı, orda, korkudan kulluk kalmaz,
    nsan, ister - istemez, padisaha ram olur; çünkü o, perdesiz olarak yüzünü göstermistir,
    Hattâ insan, korkusundan basak kılçıgı gibi titrer; boyuna kulluga girismek
    zorunda kalır,
    3240, Bu ürküntü, insanı kulagından tutar da kulluga çeker; insan, canla - gönülle
    Allah razılıgım aramaya koyulur,
    Ama sunu da bil ki o andaki kulluk, hiç de makbul degildir,
    Çünkü huzurda bir bölüntü, bir ayrılık yoktur; o andaki kulluk, bir minnete, bir sükre dayanmaz,
    Ama o herseyi bilen er, o görünmezken ona kulluk etmek, huzurundaki kulluktan yüzkat
    üstündür,
    Onu görmezken kerem sahibi padisahın emrini tutmak, adama büyük bir huzur verir,
    Burdaki kulluk, korkuyla ümid arasından dogar; bu yüzden de bu kulluk, onun huzûrundakinden
    yüz kat üstün sayılır,
    Engeller varken bu hizmet, zahmetin karsılıgına ermek içindir, o ümitledir,
    nsan vaadedilene dayanır da veresiye için pesini elden bırakır,
    Mahser günü, yüzünün agarması ümidiyle zahmetler çeker mesakkatlere düser,
    Tatlı bir hâlde ölmek için acılar içinde yasar; din yolunda rahatım - huzurunu terkeder,
    3250, Melekler Âdem'e secde ettikleri halde Allah, tuttu da Âdem ogullarını üstün etti,
    Çünkü onlar, hatsız - hesapsız engeller oldugu halde bir tek Allah'ya yüz tutarlar,
    Allah, o solugu Âdem'e bagısladı da o yüzden ona secde edildi,
    Onun soyundan gelen de o yola düser, gönül gerçekligiyle Allah adını anar,
    Ahirette yüz misli sevaba nail olmak için bu dünyâda Allah'ya kulluk ederse,
    Rütbesi melekten üstün olur; sonunda da dokuz gögü bile asar,
    Su halde Allah, ruhları buraya, imtihan için gönderdi:
    Herbirinin degeri, zengine de, yoksula da, ihtiyara da, gence de günes gibi belirsin;
    Hangisi kalp akçadır hangisi geçer akça, ileri gidenlere de geri kalanlara da belli olsun diye
    yolladı,
    Biri kılavuz oldu, öbürü yol kesici; âlemde, her yanda, kadın - erkek,
    3260, Allah, «Degil miyim» buyurunca, oracıkta hemen, «Evet» diye cevap verdi,
    Bu cevap, dillerde, söylenis bakımından aynıydı: görünüse bakılınca hepsi birdi,
    Ama gerçekte bir degildi: bir cevap, inançtan dogmustu, öbürü süpheden,
    Dudaklarından çıkan o söz, gerçekte birbirine aykırıydı; biriyle öbürünün arası, burdan Zuhal yıldızına dek varan mesafeyi
    bile asmadaydı,
    Aralarındaki fark, günes gibi belirsin diye Allah, onları birbirinden ayırdı,
    Herkesçe de geçer akça, kalptan ayırd edildi; geçerli olan yüceldi; kalpsa rezil oldu,
    Allah, sunu bil ki, iblis'i de bu yüzden meleklerden ayırdı
    Görünüste meleklerdendi o: ama iç yüzde kâfirdi, sürülmüstü,
    Âdem, geçerle kalpı ayıran bir meheng oldu da Allah, o solukta îblîs'ı meleklerden ayırıverdi,
    Adem'in varlıgı,, yokluktan belirince ruhlar, neseyle gam gibi ayrıldılar,
    3270, blisin küfrü herkese aydınlandı; çünkü o, gül bahçesinde tikene benziyordu,
    Bu çesit sınayıs, her çagda peygamberler dolayısiyle ümmetlerinde de belirdi,
    Her peygamberden sonra baska bir peygamberi, baska bir bedenle, bu yüzden gönderdi,
    Herbirinin bir dili, bir huyu vardı; herbiri de dolaylarda ünlüydü,
    Böylece gerçegin, aslı olmayandan ayrılmasını, herbirinin dönüp kendi aslına varmasını diledi,
    Önceki ümmetten sonra baska bir peygamber geldi mi, o ümmetten olan biri, onu serbet gibi gördü, öbürüyse yara gibi,
    Birinden, ona karsı öfke, savas, kahır ve cefa belirdi: öbüründen sevgi, barıs, lütuf ve vefa,
    Ona uymayanlar, ondan önceki peygamberin ümmetiydiler ama bu son gelene ümmet olmadılar,
    Çünkü kadehe tapıyorlardı; kadehin nurunu göremiyorlardı,
    Oysa ikisi de aynı nurla doluydu; kim onları iki gördüyse, uzaga düstü,
    3280, Çünkü bütün peygamberler, bir nurdandı; bir saraptan mest olmuslar, bir sarabın
    mahmuru kesilmislerdi,
    Hepsi de münkire, düsmana kahırdı ama bir güzelim ırmagın suyuydu,
    Su kusu olan, denizi bilir; o suda yüzer - gider,
    Balıklar, sevinçli bir surette yüzmek için canla - basla suyu ararlar,
    Toprakta yasayan yılansa sudan çekinir, su kıyısından, ırmaktan kaçar,
    Yılan, denizi inkâr eder, istemez ama su kusu, onu canla basla arar,
    Buna karsı baldır o su, öbürüneyse zehir; bunun katında lûtuftur, öbürüyse kahır,
    O peygamberi inkâr edenler, yılanlara benzerler; onlar, o gül bahçesinin çevresindeki
    tikenlerdir sanki,
    Toprakta yasayanlar, nerden suyun çevresinde dolasacaklar'?
    Çünkü onlar, toz gibi topraktan tozarlar,
    Gıdaları boyuna toprak oldugundan nerden suya yönelecekler onlar?
    3290, Köpek, bir kemik parçasını sekere degismez; pislik bulunca da askla yer,
    Sekeri, söz söyleyen dudu yer; o, kendi rızkını gerçeklikle arar,
    Herkes, kendi gıdasının pesindedir; herkes, dilegine dogru kosar,
    O peygamberin ümmetinde görüs olsaydı, bu peygamberin karsısında, yere bas kordu,
    Hiç bu peygamber baska der miydi? Yahut o suydu buysa kıvılcım gibi bir söz söyler miydi?
    Suyu içmeyen, yahut onu satın almayıp da satmaya girisen,
    Testiyi övüp de içindeki suyu içmeyen, testi önündeyken, suyla dolu testiyi bul diyen susuzu gördün mü hiç?
    Süphe yok ki bu çesit kisinin sudan haberi yoktur; yılana benzer, gıdası topraktır onun,
    Halkın kimisi mukallittir; hepsi de muvahhid degildir ki,
    manları bilgiye, görgüye dayanmaz; gizliden gizliye, din naksını inkâr
    ederler,
    3300, Bütün peygamberlerse, gerçegin süpheden ayrılıp belirmesi için mehenktir,
    Mustafâ, çagı erisince geldi; Allah, onun, çagma rahmet ihsan etti,
    Ümmeti, öbür ümmetlerden üstün, onlardan seçilmis bir ümmet oldu,
    Allah'dan mahrum olmamaları için ümmetinin adına, rahmet edilmis, acınmıs ümmet dendi,
    yi - kötü, herkes onun bagısına nail olsun diye o «Alemlere rahmet» tir,
    Ondan önce inananlar, bir tek ümmetti; aralarında bir tane bile mülhid voktu,
    Hepsi de görünüste makbuldü, iyiydi; mü'minle kâfir bir renkteydi,
    Muhammed gelince kötü, iyiden, çirkin, güzelden ayrıldı,
    Ebû - Bekr, âlemde Sıddıyk oldu; Ebû - Cehlse mülhıd oldu, zındık diye anıldı,
    Ebû - Leheb, seytan gibi sürüldü; Osmansa Hûd gibi aziz oldu,
    3310, Muhammed'in yüzünden kalp, geçer akçadan ayrıldı: hepsi de perdesiz olarak yüz gösterdi,
    Biri, Ay gibi dünyâda göründü; öbürü, alçak blîs gibi rezil -rüsvay oldu - gitti,
    Biri, Firavun gibi yardımsız, yardımcısız kaldı; bu çesit her boyaya boyanmıs sayısız kisi var,
    Dünyâda her peygamber, mehenge benzer; onları yüzünden gizli seyler açıga çıkmıstır,
    Geceye benzeyen dünyâ, onlarla gündüze döndü: çünkü onlar, zulmeti yakıp yok eden nurlardı,
    Gündüzün hiçbir sey gizli kalır mı? Böyle birseyi dünyâda hiçbir kimse, birinden ne duymustur, ne isitmistir,
    Bil ki bu dünya, geceye benzer; dünyâda gerçekten de iyiyle kötü gizlidir,
    Kalp olanlar da geceleyin sürülür; halkın çogu, onlarla alıs - veriste bulunur,
    Karanlık gecede kalpın da bir aydınlıgı vardır: o yüzden çarsıda - pazarda bir hosça yürür,
    Onun aybı geceleyin görünmez; birsey olacaksan, akıllıca davran da önce onun
    ayıbını aramaya koyul,
    3320, Böylece de bilgisizler gibi aldanma; altın yerine asagılık bakırı satın alma,
    Ama gündüzün geçer akça, kalp akçadan, çirkin güzelden ayrılır,
    Aydın gün, kalpın kesat çagıdır; degeri, gündüzün meydana çıkar,
    Geçeri olmayan akça, gündüz geçmez olur, ona deger verilemez; tıpkı Kâ'be'de berbat ve tanbura döner,
    ste peygamber de gündüze benzer; onun yüzünden erkek arslan, zagardan ayırd edilir,
    Onun yüzünden mü'min kâfirden, dost düsmandan, perdesiz olarak seçilir, görünür,
    O hâlis altın, gündüzü ister, apaydın atesi diler,
    Çünkü atesle, akıllı, bilgin sarraf tarafından daha da iyi belirir,
    Nasıldır, degeri nedir, ayarı ne kadardır; onca belli olur,
    Bahçelerde güller nasıl gülerse hâlis altın, ateste öyle parlar,
    3330, Ama bir de kalpa bak; ateste gitgide yüzü kararır - durur,
    Aklın canın, görüsün varsa, Mustafâ'nın günese benzeyen yüzüne karsı, onun' huzurunda,
    Örtüsüz - perdesiz kıyameti gör, mahseri seyret; yüceligi, alçalısı, Halil'le Azer'i anla,
    Her yanda bir Âzer vardır, bir Isa; her yönde bir Kıptî vardır, bir Musa, Her cinsten, sayıya sıgmaz iyi ve kötü, perdesiz
    görünmede, Biri katran gibi kapkara görünür; öbürü günes gibi, Ay gibi bembeyaz, apaydın,
    Birinin degeri yedinci kat göge dek agar, öbürünün degeriyse çer - çöpten, odundan, talastan asagı,
    Biri, onun gibi bilgin kesilmis, bildigini tutar: Kutup olmus, yol göstermede, üstün ve olgun,
    Haydi, gene su düzenlerle dopdolu nefis, nasıl birsey; onu anlatmaya dönelim,
    3340, Bu nefis, halkı yakıp yandıran su kıvılcımları yapmadıgını yapmaya koyulur; Hak yoluna gece - gündüz vurur -
    durur,
    Kadın olsun, erkek olsun, hiçbir kimse ondan kurtulamaz; ancak âsık olan, onun çemberinden geçip canını kurtarabilir,
    Nefis, halkı da kendisi gibi kınanmıs bir hâle getirmek için Allah'dan mahrum eder, Ondan daha beter bir düsman yoktur;
    onun anlatılısını Peygamber'den dinle
    LXXIV
    «Düsmanlarının en çetini, iki yagınınım arasındaki nefsindir» hadîsinin anlamı,
    Herkesten daha fazla sevdigin,
    üstüne titredigin su bedenden daha zorlu bir düsmanın yoktur,
    Mustafa dedi ki: En kötü düsmanın, bedendeki nefistir,
    Onun ögüdü hiçbir suretle makbul degildir; hepsi akla uygun bile olsa kabul etme,
    Ne derse aksini yap; çirkin bir daldır o, kökünden sök, at,
    Akıl erkektir, nefis disi; disinin sana söyledigi sözü yüzüne çarp,
    O düsman, kanına kastetmektedir; er ol da vur boynunu onun,
    Tez, Allah için kurban et onu da Kur'ân'ın anlamı anlasılsın,
    3350, Çünkü Ahmed onu ölümle açtı, açıkladı; ölmedikçe de Kur'ân açıklanmadı,
    O, nefis yasayısından tamamiyle ölmüstü; varlıgından, bir addan baska birsey kalmamıstı,
    Nefsi, ölümden önce öldürmüstü; Allah ugruna Allah'dan baskasını terketmıstı,
    Onun gibi sen de varlıgından ölürsen ölmüslerin hâllerini anlarsın,
    Ahmed gibi tez nefsini öldür de diril; bir tek Allah'ya eris,
    Nefsini öldür ki o, yol kesen bir yılandır; akılsa dosttur, kılavuzdur, iyidir,
    Nefis yerdir, yer altına girer; akılsa Ars'tır; Ars'ın da yücesine agar,
    Nefsini kökünden çeker, söküp atarsan Hak sana, cömertliginden Ledün bilgisini bagıslar,
    Bedenimiz, canın elinde - avucunda bir araçtır; hiçbir araç, kendi kendine hareket etmez, bir is görmez,
    Söz, hâlden meydana gelir; a arayıp elestiren, sende ne hâl var; buna bir bak
    3360, Hos ve güzel bir hâl varsa can gözün onunla açılır, görür
    Ama hâlin çirkince, pisse, herseyin bu yüzden kötülesir, pislesir
    A istekli kisi, kötü hâli iyiye çevir de hos, güzel sözün üst olsun,
    Kur'ân, güzel hâlden meydana geldi de o yüzden dünyâda mucize oldu,
    Ölümden önceki ölüm budur; bu çesit ölüm, nurlar saçar,
    Ölüm hayvânî ruhun degismesidir; bu çesit ölüm, insanın yaratılmasıdır;
    Bilgisizlikten kurtulmaktır, tümden bilgi kesilmektir, öfkeden arınmaktır, hilim hâline gelmektir bu ölüm,
    Böylesine ölüme kim ölüm der; böylesine bulusa kim yitirmek adını takar?
    Kötü nefisten ayrıldın mı, Allah civarında bulusmaya, kavusmaya erisirsin,
    Bulusmak, kavusmak da nedir? Allah kadehini içtin mi, ikiliksiz bir hâlde onun zâtı olur - gidersin,
    3370, kilik, varlıgının bulundugu bu yandadır; o yandaysa sarhossun, kendinde degilsin; orda ikilik, bir
    olur,
    Sayı mumlardadır; bunu bil ki onların ısıgı, ikiliksiz olarak aynıdır, birdir,
    Mumlardan süphen varsa gerçeklige dogru yönel de bil ki ısık, birdir,
    Bedenler sayısızdır, çoktur ama can, boyuna bir degil midir?
    Canın ısıgı, her bedenden dısa vurmada; ısıgım gör de onu bul,
    O, bir gevherdir; kendim benden, senden gösterir ama iki olmaz,
    nsanın varlıgı, pek büyük bir sehirdir; o sehirde yüzbinlerce halk oturmadadır,
    Bu halk, bedenler degildir, düsüncelerdir; bedenler, araç gibi, düsüncelere ram olmustur,
    Beden, düsünceyle harekete gelir; kimi eve dogru gider, kimi dükkâna yönelir,
    Düsünce ne yana git derse o yana gider; ona ne buyurursa beden, onu duyar,
    onu yapar,
    3380, Demek ki beden, düsüncenin aracıdır; bu, iyiden iyiye anlasıldı ya ;düsünce öz,
    iç, bedense deri, kabuk,
    Bil ki halk, düsüncelerle diridir; çünkü ancak düsünceyle ise girisir,
    Beden binege benzer, düsünceyse binene: binen, binegi nereye sürerse çaresiz o yana gider,
    Balçıktan düzülmüs sekiller sayılıdır: ama düsünceler sayısız,
    Öylesine bir sehirde böylesine bir halk var; yarısı kötü huylu bu halkın, yarısı iyi huylu,
    Orda hüküm yürüten, akılla nefis; apaçık hükmeden de bunlar, gizli hükmeden de,
    Allah'nın sahnesi, naibi akıldır; seytanın sahnesiyse som ve kötü nefis,
    Orda aklın hükmü geçerse nefis isten kalır, isi kesada düser:
    O has sehir de Allah'mn olur; zahmetten, korkudan, belâdan eminlige erer,
    Sonuna dek boyuna mâmur bir halde durur; ehâlisi de zevke saraya garkolur,
    3390, O sehirde, baglar - bahçeler, köskler - saraylar kurulur; yapılarının tavanları, duvarları
    tümden ısıktır,
    Pazarında Allah zikrim duyarsın; gül bahçelerinden Allah kokusu gelir sana,
    Halkının hepsi de boyuna namazdadır, oruçludur; aparıdır, aska düser, gerçeklige sarılır,
    niyazda bulunur,
    Hepsi de canla - gönülle Tanriya yönelir: hepsi de orda, muradını elde eder,
    Allah var oldukça o sehir de durur; Allah, tertemiz sarapla halkı suvarır,
    Ama o sehirde nefis, buyruk sahibi olursa, sonunda o sehri kahırla yakar - y andırır,
    Orda akıl isten kaldı da yerine herzevekil nefis geçti mi,
    O seytanın naibi ise koyulur; bu yüzden halkı hep kötülüklere düser,
    Küçük, büyük herkes Hak'tan gaflet eder; orda nefis buyruk yürütür, akılsa tutsaktır,
    Herkes, lanetlenmis Seylan'ın hükmüne uyar; o dinsiz de herkesin îmânını alır,
    3400, Orda herkes kötülüklere koyulur: herkes zinaya, içkiye, içkinin, verdigi neseye kapılır,
    Herkes, gençlerin, kadınları sevgisine düser; herkes kebaptan, ekmekten zevk alır,
    Herkes, kendini Seytan'a kaptırır; herkes düzenlere sarılır da sapıtır,
    O sehirde ikisi de hükmederse, sehrin yarısını lütuf bil, yarısını kahır,
    LXXV
    «Sizden kâfir de var, mü? inin de» âyetinin tefsiri, Sende hem küfür gizlidir,
    hem îman, Hem yeryüzüsün sen, hem gök, Böylece sana dek hersey var sende;
    hangi sıfat üstüne «Hüküm üstün olanındır,»
    Küfür de sende toplanmıstır, îman da; melek de sende gizlenmistir, seytan da,
    Adam - akıllı inanasın diye Kurân'da, sende küfür de var, îman da buyurmustur,
    Bak bakalım, bu ikisinden hangisi üst olmus sana; sirke mi daha fazla, seker mi?
    A istekli, sana hangisi üstse, onun sayısmdansın sen,
    Terazinin dengesi, bil ki budur; elindekini gör, veresiyeye kalma,
    Gümüs paran çoksa, paran ise yarar; gümüse göre yürür, gümüs sayılır,
    3410, Ama paranın çogu bakırsa, sarrafın önünde horlanır, atılır - gider,
    Su halde belli oldu ki hüküm, üst olanındır; çünkü alt olan, yok hesabına alınır,
    Bu söze son yoktur; o üstün, o övünülesi er ne yaptı, onu anlat,
    LXXVI
    Mürîdlerin yalvarmaları, Veled'in de onların sözlerini kabul edip
    babasının yerine geçmesi, seyhlik makamına oturması
    Babasının yerine geçince her yoksula altın defineleri bagısladı,
    Akıl bakımından en asagı olan bile akıl - fikir yönünden tek, herseyi bilir, herseyden haberdar bir
    hâle geldi,
    Sayısız kadın - erkek mürîd oldu; hepsi de hünerde tek kisi kesildi,
    Babasının yolunda halifeler dikti; her duraga bir ulu kisi atadı,
    Çünkü uzaktaki sehirlerin halkı da hep bu ırmaga susamıstı,
    Yurtlarıda, tuzaga tutulmus kuslar gibi kala kalmıslardı,
    Yakınları, çolukları - çocukları engel oluyordu da bu yana gelmeye imkân bulamıyorlardı,
    3420, Her tarafa bu yandan, bizden birer halîfe gitmesi gerekli olmustu,
    Böylece kavusmaya susuz, böyle bir denize karsı kupkuru, mahrum kalmamaları gerekti,
    Hiçbir kimse, bizden mahrum kalmasın diye Anadolu, halîfelerle doldu,
    Hattâ Anadolu da ne? Bütün dünyâ halîfeyle doldu; bu ummandan her yana bir katre yürüdü - gitti,
    Bu günesin nuru âlemi kapladı; o soluga sâhib olan herkes, bu nüm gördü,
    Halîfelerin hepsi de uyulmaya lâyık oldu; her biri, seyh olmaya, kılavuzluketmeye liyâkat kazandı,
    Hepsi de bu günes yüzünden la'l hâline geldi; hepsine de Allah'dan müjde eristi,
    Hepsi de ercesine yol aldılar; hepsi de bedenden - candan geçtiler,
    Onlara icazet - nâmeler yazdık; baglan - bahçeleri sayısız meyva verdi,
    Hepsi de Faruk gibi gerçek oldu; ünleri gögün yücesini astı,
    3430, Herbiri, ayrı - ayrı mürîdler edindi; bir çok halk onlardan faydalar gördü,
    Onları kim gördüyse, bil ki bizi gördü; çünkü hepimiz de tevhîd âleminde biriz,
    Beden bakımından ayrı - ayrıyız, öyle görünürüz ama iki âlemde hepimizin canı bir,
    Sen cana bak, bedenden geç ki birligimiz, sana aydınlansın,
    Bu bagıstan mahrum kalmamaları için her tarafa naipler atadık,
    Çünkü naip, naip edenin makaammdadır; naip de onu naiplige atayan gibi güzeldir, hostur,
    Aparı ırmak uzak oldu mu, o, ırmak gibi susuzları kandırır,
    Bahçeyle agaçlar uzakta olursa herkes, o bahçenin, o bagın meyvalarını yiyerek muradına erer,
    Bu çesit yol - yordam, Allah'nın yürüyüp giden yolu - yordamıdır
    Allah her çagda bir peygamber gönderir,
    Çünkü herkeste o kuvvet yoktur ki peygambersiz Hakk'ın rahmetine erissin,
    3440, Her asagılık kiside o rütbe nerde ki o duragın ehli olsun, o görüse ulassın,
    Her peygamber, ondan, bu yana haber getirmek, ögüt vermek için bir vâsıtadır,
    Böylece de halkın, Hak'tan nasipsiz kalmamaları, peygamberden, bir çocuk gibi ders almaları
    saglanmıstır,
    Halk, Allah buyrugunu peygamberden duyar; çünkü peygamber, onun sarabının sâkıysidir,
    Herkes Allah buyrugunu yerine getirir; yapılmaması emredilenleri de bırakır, yapmaz,
    Herkes, onun râzılıgma ermek için çalısır; herkes, onun askıyla ask atesiyle cosar köpürür,
    Böylece de nefsin egri hareketlerinden arınır, yaradanın yönüne güzel, aparı bir halde gider,
    Sende, bir pislik gizlidir, bir de temizlik; yarısı topraga mensuptur, yarısı göklere,
    Çalıs - çabala da çirkinlikten kurtul, kötülükten iyilige tasın,
    Güzelligin, o çirkinlikten kurtulsun; ask denizi, seni gemisiz alsın iyilige götürsün,
    3450, Güzel oldun mu, güzele dogm gidersin; sen, onun cinsindensın, aslına yönelir, ulasırsın,
    Hak güzeldir, güzelligi ister; sözden geç; o, hâl ister,
    Su zamanda, senden çirkinlik giderilmezse o çirkinlik içinde güzelligin yiter - gider,
    Hikmet sahibinin ögüdüyle derdine deva bul: yoksa o derd yamanır - kalır sende,
    Ondan sonra derman da fayda etmez; bu çagda varlıgını cömertçe harca,
    Çirkinliklerin mâdeni, varlıgındır, benligindir, çirkini güzel için feda et,
    Zâtı bundan daha iyi bir alıs - veris de olamaz: çirkini satıp da güzeli seçmektesin, güzeli
    almaktasın,
    Kalp akça yerine hâlis altın alıyor, zehir yerine seker, bal yiyorsun,
    Beden yerine tüm can oluyorsun; altın kesintileri yerine mâden elde ediyorsun,
    Böylece on günlük ömrün bin oluyor; hattâ hadsiz, hesapsız bir hâle geliyor,
    3460, Agrılar - sızılar, zahmetler - mesakkatlar birer - birer senden kaçar artık; ölümlerin
    tümü de senden çekinir,
    Kâseye de bos verirsin, çömlege de; sence bugday da aynı olur, kum da,
    Öyle bir âleme gidersin ki orda ölüm yoktur; öyle bir çaga erisirsin ki onu yitirmek mümkün degil,
    Bassız oldun mu, bir bas bulursun; kimya yüzünden, bakır gibi, altınlıga erersin,
    Zevkin - satan, Allah katından ölümsüz bir hâle gelir; Hakk'ın hukukuna âsi olmazsın,
    A düzenbaz, gafletle dopdolusun da o yüzden Hakk'ın hukukuna sükretmiyorsun,
    Yoksa burda sana nimetler bagıslayan, tecellî eder de sana binlerce bagısta bulunur,
    Keremi, günes gibi meydanda olduktan sonra o nimetlerin hakkını inkâr mı edebilirsin?
    Kör, görmez de inkâr ederse mazurdur; ama gören, o ısıgı elde etmisken nasıl bu hâle düser?
    Halk kördür de o yüzden bu hatâya düser; kör, mutlaka yol yitirir,
    3470, Kötülükte bulunanın gizli - gizli yaptıgı seyler meydana çıkmasın diyedir ki tövbe, bu
    yanda makbul olmustur,
    nci, halkın cebinde degildir de o yüzden gaybe inanmaları gerekmistir,
    Hayır islerin karsılıgı cennetlerdir diye Kıır'ân'dan vaatler duymustur,
    Alçak bilgisizlerin de kötü isleri yüzünden cehenneme gideceklerini duymustur,
    O isitip duyulanlar, görülmediginden de kulluk definesi, örtülü kalmıstır,
    Bundan dolayı bütün isleri, süpheyle karısıktır; çok az kisinin içinde zevk nuru vardır,
    manda ihlâs sahibi azdır; her kisinin kullugunda can yoktur,
    Burda ibâdet eder, namaz kılarsan, candan - gönülden niyaz etmeyi arttırır - durursan,
    Sonunda orada, kerem sahibi Allah,nın lûtfuyla hurilere kavusur, cennetlere girersin,
    Yoksa âhirette, gözlerdeki perde, açılınca, hersey meydana çıkar,
    3480, Bütün gizli seyler apaçık görününce, bu âlem, o âlemde yok olur - gider,
    çte gizlenen seyler belirir: iyi kisi yücelir; kötüyse rezil olur,
    yilerin yüzleri Ay gibi agarır; kötülük edenlerin yüzleri katran gibi kararır,
    Allah; «O gün yüzler agarır» O, yaptıklarının karsılıklarını görmek için de
    «Yüzler kararır» buyurmustur,
    Ne yer kalır, ne gök; O melekler ordusuyla Allah'nın yüceligi cilvelenir, görünür,
    O anda binlerce kisinin biri rahmete mazhar olur; kim buyruga uymaz ki o zaman'?
    Ama o çagda tövbeler kabul olmaz; aglayıp sızlanmıslar kabul edilmez,
    Çünkü o çag, ektigini biçmek, gelirini elde etmek çagıdır; o çagda, önceden hurma fidanı diktiysen hurma
    devsirırsin,
    Ektigin tikense a som kisi, o agaçtan elde edecegin meyva, ancak zakkumdur,
    Kullugun, orucun, zikrin, ektigin tohumdur; dünyâ yurdu, senin ekin yerindir, tarlandır,
    3490, Önce ektiysen simdi biçersin; ekmediysen müflis olursun, borçlu düsersin,
    Müflislerin duragı cehennemdir; ınananlarmsa Naîm sarayı,
    Bunun da sonu gelmez ey Veled; halîfeler, Anadolu'nun her yanına dagıldı,
    LXXVII
    Allah azîz sırrıyla bizi kutlasın; Mevlânâ'nın, Semseddîn, Seyh Salâhaddîn, Çelebi Hüsâmeddîn gibi halifeleri
    vardır, Allah sırlarını kutlasın, Bunlar vilâyet, ululuk, bilgilerdeki güçlülük bakımından söhret bulmamıslardı; Veled'in
    anlatısıyla Mevlânâ gibi meshur oldular, Vilâyetleri, ululukları pek büyüktü ama gizliydi; günes gibi meydana
    çıktı,
    Veled'in babası pek ünlüydü; o, Semseddîn gibi gizli degildi,
    Herkes ona canla - basla mürîd olmustu: Veled'in çagındaysa mürîdler daha da çogaldı,
    Babasının, taklit yoluyla degil de, tam bir görüsle seçtigi erenler,
    Babasından sonra, isleriyle - güçleriyle, ululuklarıyla, Veled'in yüzünden tanındılar,
    Veled, canla - gönülle, bunların hallerini anlattı: genç - ihtiyar, herkes tarafından
    tanındılar,
    Bir zaman oldu, ibâdetlerini anlattı onlann; bir zaman geldi, halktan çekilislerini, herseyi yeter buluslarım
    söyledi,
    Zaman oldu, candan kopup gelen sözlerini söyledi; zaman oldu, gizli hâllerini vasfetti,
    3500, Kimi zaman, nasılsa, oldugu gibi, kerametlerini, her birinin namazdaki
    gerçekliklerini bildirdi,
    Her biri nasıl sohbet ederdi; her birinin Allah katında rütbesi neydi?
    Her biri, ne çesit irsadda bulunur, her biri ne tarzda bagıslar ihsan ederdi?
    Bunlardan bahsetti,
    Hâsılı hepsinin hâllerini bir - bir gösterdi? halk da süpheden kurtuldu,
    Herkes yeni bastan mürîd oldu, kul - köle kesildi; hepsi de ölmüstü; bu sözlerle dirildiler,
    O zaman anlasılmayan bu gizli sey, herkesçe süphesiz olarak anlasıldı, bilindi,
    Veled vâsıtasıyle onlann ahvâli, ihtiyar - genç, herkes tarafından anlasıldı,
    Güzellikte, ululukta esleri - benzerleri olmadıgı, onlara karsı büyügün bile küçük sayıldıgı bilindi,
    Onların yakınlıkları, erenlerden bile gizliydi; çünkü iki âleme de o gibi er gelmemisti,
    O erenler, sevgiliydiler; Hak katında hastı onlar, Hakk'a yakındılar,
    3510, Hepsi de Allah mazharıydı; hepsi de cansız olan halka can bagıslamıstı,
    Hepsi de halkın ellerini tutmustu; hepsi de bedensiz salt ruh kesilmisti,
    Bu çagda, Hak gibi gizlenmislerdi; hiçbir kimseye onlann belirtisini bildirmemisti,
    LXXIII
    Kutup, erenlerin padisahıdır Erenlerin devleti, ululugu pek büyüktür ama Kutba karsı pek önemsizdir, pek
    degersiz, Onların büyüklükleri, Kutba göre birsey degildir; Kutup onlardan birsey elde etmez; çünkü onun
    ululugu, onlara nisbetle yüzbinlercedir, Bunu ve «Dostlarım kubbelerimin altındadır, onları benden baskası
    bilemez» haberini anlatıs,
    Kutup hepsinden baskadır; nasıl bir sırrı vardır onun; ne sasılacak sırrı,
    O, erenlerin sözlerinden birsey elde etmedigi gibi onların hâlleri de ona tesîr etmez,
    Onların yakınlıkları, onca uzaklıktır: onların hâlleri, ondaki miske karsılık havlıcandır adetâ,
    Onların kavusmaları, ona nazaran ayrılıktır: hepsinin de esi - benzeri vardır; oysa Hak gibi tektir,
    Herkes Allah katında has olabilir ama hasların hası olanın yakınlıgı nerde?
    Onun yakınlıgının öz derecesi pek büyüktür: öbür yakınlıkların buna nazaran degeri yoktur,
    Dogan kusunun lokmasını serçe nerden yiyecek? Yemeye kalkıssa bogazında kalır,
    3520, Esterin yükünü tay çekebilir mi? Hazîne, bir kese akçaya benzer mi?
    Arslana karsı arık kedi ne yapabilir? Ona karsı kaplan bile zebûn olur - gider,
    Bil ki ileri geçip ödülü alanlar, sonra gelenlerdir; sen de fazla ileri gidenlerdensen, daha fazla sür atını,
    Bir söz söyle ki kimse o sözü söylememis olsun: belli olmayan, belirtisi bulunmayan görüntüyü söyle, onu
    belirtisiyle göster,
    Göster de düsman bile aska düsüp dost olsun; azıksız yoksul zenginlessin, azıkla dolsun,
    Göster de her zerre bir günes kesilsin; kara yüzlü, Ay gibi bembeyaz olsun,
    Katre o inciyle denize dönsün, o bakısla körün gözleri açılsın,
    Ölü, dirilip mezarından çıksın da askla karsına dikilsin, kaçmasın,
    Ruhsa gönül sarabını içsin; çünkü o sarap, Nuh'un gemisidir,
    Bas çekmez, karsına gelir; her yara, onunla melhem olur, her acı, tatlı kesilir,
    3530, Zahmet, mesakkat ona karsı gerçekten de hazîne olur; bunu bilen de zahmete, mesakkate yönelir,
    O, zâti acıyı ister, tatlıyı degil: onun yüzünden acı, ona helva gibi tatlı gelir,
    Dert, onca yüzlerce dermandan daha yegdir; beden de nedir ki?
    O, gönlünü, canını bile feda eder,
    Bu çesit kisi, anlayıslardan uzaktır; çünkü o, her nurun sırrının da sırrıdır,
    Herkesin anlayısı onun künhüne eremez: ruhlar bile ona karsı bedendir,
    Onun zâtını da Allah bilir, vasfını da; padisahın sırrını her yoksul nerden bilecek?
    Allah, Erenler kubbelerimin altında gizlidirler; ama onlar, öz kullarımdır benim dedi,
    Bu birlige ikilik sıgmaz; suretten geç de birligi gör,
    Yalnız küpe sarılma, o testiyi bul: çünkü kaplar, hep bir suyla dolu,
    Dostsan suretlerden geç de perdesiz olarak Yaradan'a ulas,
    3540, Bu dünyâ perdedir; halk, daimî diri olan Allah'nın tapısından, onun yüzünden uzaktır,
    Böyle bir perdeyi yırtan, savlicansız, bütün toplan çeler,
    Kimde yürek varsa kolayca yırtar o perdeyi; ama kını yüreksizse, Ebû - Cehil olup kalır,
    Amca, Mustafa gibi bir Rüstem nerde ki neseyi de yırtıp atsın, gamı da,
    Gamla nese, görenin gözüne perdedir; onu yırtan kisi, en yüce yere agar,
    Gökle yer kimin perdesi? Hayır da onun perdesi, ser de; zarar da onun perdesi, kâr da,
    LXXIX
    Allah rahmet etsin, Mansûr-ı Hallac'in, mestlik halinde, «Ene'l-Hak» demesi, Çagının müftülerinin, bir fitne kopmasın,
    halk dinden olmasın diye onu öldürmeye fetva vermeleri, Dostların, bu sözden vaz geç, tövbe et de seni öldürmesinler
    diye ögüt vermeleri onunsa sözünde ısrar etmesi, nsanın bedeni, konuk evine benzer; boyuna gayb âleminin halkı
    oraya gelir - gider, Ancak ölmüs, buz kesmis evin, kendisine ne biçim konuklar konmada, bundan ne haberi
    olur? evde bir diri olmalı ki konuklardan haberi olsun,
    Mansûr'un, o essiz binicinin, o yardım görmüs bayragın hikâyesini duymadın mı?
    O, halka apaçık dedi ki: Su hırkaya benzer bedende Hakk'ım ben,
    Herkes, bu sözü bırak, kendini bu çesit bir belâya ugratma,
    Eskiden beri katımızda degerin var; bu tehlikeli yere adım atma,
    3550, Bu söz, bir kere çıktı senden; çıktı ama geri dur; a alıcı dogan, kıızgunluktan vazgeç dedi,
    Oysa, ben dedi, gerçegim, bu sözden dönmem; dindar olan, nasıl olur da kâfir olur?
    Bu söz, geri dönülecek bir söz degil; bu sözden sonra hangi söz var ki dönüp de o söze yapısayım?
    Bu sözden bana ne gelir ki; böyle bir ask sırrını gizlemezsem ne çıkar ki
    Ben bu zahmette hazîne, define görüyorum; bu azacık seyden dînim artıyor,
    Degil mi ki sonunda beden kalmayacak; gönlüm, beden sevgisini canından sürdü - attı,
    Taht da bas vermekle elde edilir, basbugluk da; bunu kendinden vazgeçen bilir,
    Bedenin erimesi, canın artmasıdır; bence dert, dermanın ta kendisidir,
    Her yoksul, azıgı ölümde buldu; melhemı, yaralı gönlünden elde etti,
    A tertemiz kisi, bunun sonu yoktur; o sözü, mazurdum da söyledim; özrümü de simdi anlatayım,
    3560, Sen, benim varlıgımı bir ev bil; her solukta çesit - çesit konuk gelir o eve,
    Soluktan soluga gayb âleminin halkı, o sonsuz âlemden, o eve akar,
    Bâzı - bâzı o padisah da cana geliveren nese ve sevinç gibi gizlice, ansızın geliverir,
    Allahlık dâvasını o ediyor; simdi sen söyle, benim burda ne suçum var'?
    Ben onun harmanından bir saman çöpüyüm; o sözden haberim var diyebilir miyim hiç?
    Ben ne bilirim ki padisah ne yapıyor, ne arıyor; neden boyuna o sözü söylüyor?
    Onunla diri oldugumu biliyorum ama ona, ona kul - köle oldugumu hayâl etmedeyim,
    Yalınız hayâlden hayâle de fark var, hem de pek büyük; bunu da iyi bil,
    Onu hayâl etmede bulusmak, kavusmak ümîdi var; kötü kisinin hayâlindeyse vebal var, sapıklık var,
    Ogul, nerde o hayâl ki biz, o hâldeyiz; onun güzelim yüzünde bir ben
    sanmadayız kendimizi,
    3570, Güzeller, bizim güzelligimizin karsısında kocalmıs kisiler; bu elife benzer boya - posa karsı dal
    gibiler,
    Kim âsıksa ona dostuz biz; gaflette olanaysa agyarız,
    Ben bu halktan sayılmam; gözünü aç da bak, beni gör de bil, tanı,
    Bu bedenden, bu candan önce o nurdum ben; simdi de, önce neysem oyum; uzak düsünceye
    kapılma,
    Yeryüzünde de benim gibi kimse yok, zamanda da; saskınca her yana gitme; burda dur hele,
    Beni bırakıp da geçip gitme; pirlerden benim gibisi gelmez bu âleme,
    Gönlüme Allah'dan baska hiçbir sey sıgmıyor; bedenim, Allah gücüyle hareket ediyor,
    Gözün varsa aç da beni gör; Çin fitnesi olan güzelligimi bir seyret,
    Ama anadan dogma korsen, böylesi güzellikten nerden sad olacak gönlün'?
    Anadan dogma kör, o Ay yüzlüyü göremez; her çer - çöp, her asagılık kisi,nerden öyle bir
    padisaha lâyık olacak?
    3580, Can olduysan canana varabilirsin; ama bedensen, sonucu, yıkılır - gidersin,
    Çünkü beden, kavusmaktan uzaklastırılmıstır; ama can, o nurun parıltılarmdandır,
    nsanoglu yemege, yemegin kondugu çömlege benzer; yansı altındır o: an yarısı kum, çakıl,
    Yarısı asaglık âlemdendir, yarısı yücelerden; yarısı bayagıdır, yarısı üstün,
    Küfürle din, onda,yagla yogurda benzer; giyilen yeni elbiseyle yıpranmıs elbise gibi hani,
    Bizim bakısımız, gerçek kimyadır; dosdogru kılavuzdur, Ay ısıgıdır
    Beden ehli, deriye, dısa bakar; gönül ehliyse, boyuna sevgiliyi görür,
    Bu sözleri duyanların hepsi de cevap verip dedi ki: Sözün iki âlemde de dogru ama,
    Senden haberi olanlar, ugrunda, düsmana karsı kalkan gibi;
    nkâr edenlere, mazur oldugunu söylerler, özür dilerler, çünkü isin iç yüzünü bilirler,
    3590, Bu sözden tövbe et, iyi bir söz degildi de kılıç, düsmanın kınında kalsın,
    Mansûr, kılıçtan korkum yok dedi, ben biliyorum; ne diye bana ders
    veriyorsunuz?
    Bilginin sonu yok; bu kadarım bilmiyor muyum ki? Sasarım buna,
    Âsıka bas kaygısı nedir, basın ne degeri var? Ona zehir de bir, seker de,
    Düsmanlar beni dara çekerlerse çeksinler; o dardan vuslata erisirim ben,
    Bag koptu, artık ögüt kabul etmem; tedbîrim, ask atesiyle yandı - gitti,
    Asıklara ölüm korkusu yoktur; ellerindekini yitirmeye aldırıs bile etmezler,
    Zenginlikte iflâsı isterler onlar; baslarını feda etmekten çekinmezler,
    Onlarca basın degeri yoktur; onları katında Allah'tan baskasına koyulmak aldanıstır,
    Zararlara düsmekte görürler yasayısı; tehlikelere ugramakta bulurlar emniyeti,
    3600, Onlar için kıble de asktır, namaz da; onlar için yokluk, yüceliktir, ulasmaktır,
    Ona, bu çesit bastan geçenleri çok anlattılar; sayısız deliller getirdiler,
    Bütün bu ögütler ona tesîr etmedi; aksine onun isini daha da ilerletti,
    Dâvasında ısrar etti; ne örfe uygun sözü dinledi; ne fetvaya kulak astı,
    Sonunda onu damgacına çektiler; çünkü sevgilisi böyle olmasını istiyordu,
    Hiç bir dert çekmeden canını canana verdi; yüzü bir gül gibi tâzelesti,
    O ses, herkesin kulagına geliyordu; o sır herkesçe duyuluyordu,
    Herkes, fitne daha da çogaldı, halk dinden de çıktı, küfürden de dedi,
    Tuttular, yansın diye bedenini atese attılar; o fitnenin daha fazla aydınlanmamasını
    istiyorlardı,
    Atesin üstünde, yolımdan «Ben Hakk'm» yazısı belirdi; nasıl belirmesin ki o, bu hâle
    bürünmüstü,
    3610, Bu yazı, her yalımın üstünde yazılıyordu; buna ihtiyar da sasti kaldı, genç de,
    Fitne çogaldı, halk, evvelden ondan nefret ederken bu sefer, bu hâle kapıldı -
    gitti,
    Atesi kül olunca külünü yele verdiler; ırmaga attılar o külü;
    Irmagın üstünde de aynı yazı belirdi; ileri kisiler de bunu görüp apaçık okudu, geri kalanlar da,
    Herkes, önceden, düsmanlıkta direnip dururken bu sefer, gönülden onu sevmeye basladı,
    Bu, onların en asagılık gücüdür; uçsuz - bucaksız denizin bir katresi gibi hani,
    Sana bunun yüzbinlercesini, hattâ daha da fazlasını gösterirler de «Ol derse
    oluverir» sırrını belirtirler,
    LXXX
    Her peygamber, her eren, bütün mucize ve kerâmetere gücü yetmekle beraber bir mucizeyi, bir kerameti izhâr
    eder; her çaga göre gereken seyi belirtir, Biri, Ay'ı ikiye böler, biri ölüyü diriltir; böylece sonsuzdur bu, Netekim
    doktor, her hastaya, hastalıgına gereken baska bir ilâç verir; bu, doktorun ancak o kadar bilgisi oldugunu
    göstermez; fakat o zaman, o ilâç gerektir, Bunun benzerleri, çoktu, Esenlik onlara, peygamberler ve
    erenler, Hakk'ın mazharlarıdır, âletlerdir, âletin yaptıgı sey, gerçekte, onu kullanan sanatkârın yaptıgı seydir,
    Netekim kalem, yazanın elinde, diledigini yazamaz; diledigini yazmak, yazanın elindedir, Su hâlde degil mi ki,
    mucizeleri kerametleri, onlardan yüce Allah göstermekte, nasıl denebilir ki Hakk'ın bâzısına gücü yeter, bâzısına
    yetmez? Bu düsünce, gerçekte küfürdür,
    Bir iki keramet gösterir ama her erenin, bütün kerametleri göstermeye gücü yeter,
    Birisi, halkın içinden geçenleri söyler; öbürü, her canın, aydınlıgından, makamından bahseder,
    Bir tanesi, imâna ısık vermistir, öbürü sevgiliyi anlatmıstır,
    3620, Biri, sözüyle herkese sarhosluk salmıstır; öbürü herkesi susturmus, gönül alçaklıgına ulastırmıstır
    Biri havaya ayak basmıstır; öbürü suya resim çizmis, yazı yazmıstır,
    Biri tastan kaynak akıtmıstır; öbürü atesi güllük - gülüstanlık etmistir,
    Halka pek azını göstermislerdir ama herbirinde bu çesit binlerce keramet var,
    Musa gibi ,Meryem oglu îsâ gibi tâ Adem'e dek seçilmis peygamberlerin,
    Herbiri, bir baska çesit mucize göstermistir; herbiri Allah'ya bir yol belirtmistir,
    Biri soluguyla ölüyü diriltmistir: öbürü sopayı kızgın bir ejderhâ yapmıstır,
    Birine ates, terü taze güllük olmustur; öbürü Dolun - Ay'ı ikiye bölmüstür,
    Birisine karsı dag, deve dogurmustur da bir zaman, inkâr edenlerin yanında kalmıstır,
    Birisine yeryüzünden su cosmustur; birisine karsı dagla çöl deniz olup cosmus - köpürmüstür,
    3630, Birisine katı tas, mum gibi yumusamıstır; birisine binlerce baht, tahta dönmüstür,
    Birinden, bu mucizelerin hepsi meydana gelmedi ama herbirinin de, hepsine gücü yeterdi,
    Hünerli, usta bir ressam, agaca konmus bir kus resmi yapsa,
    Bu resimden baskasını yapamaz denmez ki; o, herseyin resmini yapabilir,
    Yahut bir terzi, bir kaftan dikse, bundan baska birsey bilmez denemez ki,
    Yahut da bir bilgin, bilgisiyle, Allah çekinmesiyle bir soru sorana fetva verse,
    O, ancak o meseleyi bilir, bundan baska bir fetva veremez denir mi hiç?
    Hekimin biri bir ilâç verse, hastanın hıltları onunla arınsa,
    Hiçbir kimse, bilgisi bu kadardır, o ilâçtan baska bir ilâçtan haberi yoktur diyemez,
    Bir su, baglarda - bahçelerde, bostanlarda, güllük - gülüstanlık yerlerde yüz
    çesit is görür,
    3640, Kimi o suyla degirmen döner, kimi o suyla baglardaki agaçlar meyvayla dolar,
    Bir yere aktı mı, oraya lâyık olan, gereken isi görür; orda bitecek seyi bitirir,
    Buna sayısız - hatsiz örnekler vardır; sen su sayıdan geç de ise bak,
    Güç - kuvvet, bedenlerden degildir, Hak'tandır: çünkü anlam Hak'tır, geri kalanıysa addan ibaret,
    Peygamberler de âletlerdir; isi görense Hak'tır; onlan hepsinin de irâdesi, ihtiyarı yoktur;
    diledigini yapansa Hak'tır,
    Su oluktan aksa bile suyun aslı, bil ki oluktan gelmemekte,
    Lülelerden, oluklardan aksa da suyun aslı, denizdir; su denizden gelmededir,
    Beden de oluga benzer; Allah gücü sudur; sebebi yaradana bak; sebeplerden geç.
    Erenler de Allah mazharlarıdır, ama Hak degillerdir; Hak halka onlarla ders verir,
    Yaprak, yas dal, yele mazhardır ama hiç kimse, yel agaçtan esiyor diyemez,
    3650, Yel yuvarlagı gözlerden uzaktır; onun aslı da agaçtan uzaktır, parça - buçugu da,
    Ama yel esti mi, kendisine hâl gelen, cezbelenen sûfî gibi o da yele araç olur da sallanmaya baslar,
    Herkes de agacın basında, yelin tesirini görür; ama gene de herkes bilir ki yel, agaçtan meydana gelmemistir,
    Yalnız terü taze dal titremeseydi hiç kimsenin gözü de yeli göremezdi,
    Yüzünü yukarıya, asagıya, her yana, her yöne çevirsen de,
    Nerden kendi yüzünü apaçık görecek, nerden güzelliginin belirtisini seyredeceksin?
    Meger ki eline bir ayna geçe de o aynada yüzünü göresin,
    Bunun gibi yelin yüzü de dagdan, ovadan görünmez; ancak daldan, ekinden görünür,
    Yel geldi mi, dallar yapraklar oynamaya baslar; ama yel esmedi mi, hepsi de cansızdır,
    Yelin aynası, terü taze daldır; ama agaçtaki dal,
    3660, Allah'nın gücü - kuvveti, mucizeleri de Allah'dan belirir; Allah'mn oldugu yerde acizlik mi olur?
    Su hâlde mucizelerin hepsi de bir zâttan meydana gelmekte; sen zâtı gör de sıfatları bırak,
    Benim su sözlerimi anladıysan artık sen de diyebilirsin ki,
    Her peygamber, o mucizelerin birkaçım gösterdi ama hepsini gösterebilirdi,
    Herbiri, ne kadar mucize gösterdiyse ancak o kadar gösterebilirdi denemez;
    herbiri, gösterdigi mucizenin yüzbinlerce çesidini gösterebilirdi,
    Ama ümmet için bir mucize izhâr etti; ümmetler de her peygamberden bir tad aldı,
    Her peygamber, ümmetinin hâline uygun olan nimetlerinden bagıslarda bulundu,
    Erenleri de hep böyle bil; onların da hepsi, Allah'dan söyler79
    Hepsi de kendi varlıgından geçmis, Allah varlıgına bürünmüstür: katreleri, sedefte inci olmustur,
    Hepsinde de keramet, o bagıs vardır; hepsi de o bigilere, o irsada sahiptir,
    3670, Addan geç de hepsini bir bil; çünkü gerçekte, hepsi de Allah'yla var olmustur,
    Sözleri, kendilerinden degildir, Allah'dandır; hepsi de iyiden - kötüden kurtulmustur,
    Su kötüyle iyi, birbirine zıttır; gönül ehli, zıtlara mı bakar?
    Orda zıdda da yer yok, ese - benzere de; gönül, korkunun da ötesinde, ümidin de,
    Orda sayıdan dısarı birlik var; o konaga zıtlar yol bulamaz,
    Onların isleri de tümden Hak'tandır, sözleri de; soluktan soluga onlara Allah ders verir,
    Onlardan baskaları, bilgiden söz ederler, akıllıca sözlere girisirler ama kendilerinden,
    kendiliklerinden söz söylerler,
    Bilgi, canlarına akar - durur ama ondan bir paylan yoktur onların,
    Hepsinde de o bilgi egretidir; akar sudaki çer - çöp gibi hani,
    Sonunda bilgiler asla gider; arı - duru da gitti mi, ancak tortu kalır; onlar da tortulasır - giderler,
    3680, Simdicek sen, bilgi kesilmediysen nerden iç âlemin bilgilerini anlayacaksın?
    Yönsüzlük yönüne yönelmediysen, cansız varlık gibi habersiz bir hâlde kaldın- gitti,
    O âlem senden gizliyse, bilgin, bu cihâna aittir ancak,
    Kulagının da dünyâya aittir, aklın - fikrin de; âhiret sırrından haberin bile yoktur,
    O faydalar bedenedir, cana degil; o bilgi de ancak su bedenlere ait bilgidir,
    LXXXI
    Balçıktan yapılmıs bedenin hekimleri oldugu gibi canla gönlün de hekimleri vardır ki onlar, peygamberlerdir, erenlerdir,
    Hekimler, sunu ye, onu yeme de beden hasta düsmesin, güçlensin derler; peygamberlerle erenler de bunu yap, sunu
    yapma da can, arı - duru bir hâle gelsin, gelissin derler; bu yüzdendir ki, esenlik ona, Mustafâ, «ilim ikidir : Bedenler ilmi,
    dinler ilmi» buyurur,
    Halka iki seyde fayda vardır; bedenle can, o iki nimetle gelisir,
    Bunların biri, bedenler bilgisidir; öbürü, dinler bilgisi; iki bilgiye de ilham eden Hak'tır,
    Din bilgisi, canlara sifadır; tıp bilgisi, bedenlere ilâç,
    Allah erenleri, sevgililerdir; onlar, dîni, îmânı düzene sokmaya çalısırlar,
    Onların bilgisi canla gönüle ilâçtır; tıp bilgisiyse bedenlere ilâç,
    3690, Her hastalıgın baska bir ilâcı vardır; her bedenin ayrı bir mizacı yok mu?
    Hastalıklara çesit - çesit ilâçlar var; Eflâtun, bunları kitaplarda anlatmıstır,
    Her mizaca göre bir ilâç tertip etmistir; çünkü hastalıkların sebeplerini tanımıs, bilmistir,
    Bu hekimler, sudan - topraktan meydana gelmis bedenin hekimleridir; o sevgililer de canla gönül hekimleridir,
    Su hekim sana, yogurt yeme de balgam çogalmasın der,
    Öbürü de, gel der, yalan söyleme; kanâat sahibi olmaya bak, haram pesinde kosma,
    Böylece de suçlara bulasmaktan arın da melekler gibi göge ag,
    Bu arı - duru sarabı iç de, ihtiyarlıkta güzelles, gençles,
    Öbürü de yemeyi - içmeyi azalt da der, beden arıklassın, can güçlensin,
    Bu, su hastalıga yarayacak ilâcı ye de der, mizâcındaki tikene dönen hılt geçsin - gitsin,
    3700, Öbürü de, öfkeden, kinden vazgeç de der, dm fidanlıgından meyvalar bitsin,
    Bu, güzel gıdaları ye, yogun yemeklerden sakın der;
    Böyle hareket et de yüzün gül gibi olsun, gülsün - açılsın; Ayın ondördü gibi parlak bir hâle gel,
    Öbürü de, namazı çogalt da der, ululanmayı azalt, niyaz etmeyi ziyâdelestir;
    Böylece de su zindana benzeyen dünyâdan kurtul, melek gibi illiyyîn'e yücel,
    Bu, yumusak, ince elbise giy; yaglı - ballı seyler hostur, onları ye, iç der;
    Böyle - böyle semirir, zayıflıktan kurtulursun; ne diye bedenine zahmet veriyorsun?
    Öbürüyse, gece - gündüz der, mücâhedede bulun da ondan sonra Allah tecellîsine er,
    O, bugün, fırsat elindeyken yasamaya bak, murad al, sabır atesiyle kendini yakma der,
    Öbürü, o zahmeti çek de der, defineyi elde et; basını feda et ki bas olmak,
    bastan geçmekle elde edilir,
    3710, Bununla onun arasında hayli fark var; bunu bil, tanı, Canı olan, bedenini beslemez,
    gelistirmez,
    Peygamber'in sözünden, «Ölümden önce ölüm» remzini duy; ölmedikçe nerden makbul olacaksın?
    O, sözle elde edilmez; o duragı, açlıkla, malı - mülkü bırakmakla ara,
    Sûfî ona derler ki sıkıntı çagında bile içinden zevk fıskırır, feraha ulasır,
    LXXXII
    Yüce Allah, ölüm olan dünyâyı halka yasayıs,
    yasayıstan ibaret olan âhireti de ölüm gösterdi;
    «Açlık, Allah'ın ihsan ettigi yemektir;
    gerçeklerin bedenlerim, onunla diriltir,» Bunları anlatıs,
    Arayan kisi, genisligi darlıkta, sıkıntıda ara; diriligi yanıp erimekte, ölüp yok olmakta,
    Asıl ölüm, sana yasamak görünüyor da soluktan soluga ona ragbetin artıyor,
    Ebedî yasayısa gelince: Nefsin bundan nefret etmekte, ümitsiz bir hâle gelmekte,
    Oysa bu dünyânın sonu yokluktur, hiç olup gitmektir; o dünyâdır yasayısın temeli, ebedîligin aslı,
    Bilgisizlikten onu bırakıyorsun; cansızlık yüzünden burda kalakalıyorsun,
    Tersine çakılmıs nalı gör de attan düsme; kazancı bırak da aksini seç, ona yapıs,
    3720, Defineyi, hazîneyi mesakkatta ara, rahatta degil; genisligi gönülde ara, alanda degil,
    Yemeyi - içmeyi de açlıkta ara; sarabı, mezeyi, kadehi açlıktan iste,
    Kebapla degil, açlıkla doy; çalıs - çabala da gamdan kurtul, sevince ulas,
    Varlıgı yoklukta ara; sarhoslugu da sarapsız elde etmeye çalıs,
    Din düsmanını «La» kılıcıyla kes de perdesiz olarak «îllâ» ya kavus,
    Onun yolunda yok ol da varlıga eris; bildigini unut da bilgi sahibi ol,
    Senin varlıgın, benligin, çok seyin pek azıdır ancak; ama varlıktan, benlikten
    geçtin mi, kıyın nerde, ocagın - bucagın nerde?
    Varlıgın tikendir sevgiliyse gül; varlıgın parça - buçuktur, sevgiliyse tüm,
    Varlıgın, o denizin üstündeki köpüktür; yok ol da gene o denize karıs,
    Kur'ân'dan «Gene ona dönenleriz» âyetini duy a dostum; köpükcegizden geç de denize yüz tut,
    3730, Denizin köpügü süphesiz denizdendir; yer - yurt görünüsü de, süphe yok ki yersizlikten -
    yurtsuzluktan meydana gelmistir,
    Ne mutlu anlam olan surete; evvelce neyse, gene o hâle dönmüstür o,
    Parça - buçuktu o, aslına kavustu; padisah oldu, kulluktan kurtuldu,
    Ayrılık âleminde sasıydı; derken gene evvelce oldugu gibi kendisini gördü; iki, görmekten halâs oldu,
    Arazken ask cevheri kesildi; garez gözünü kör etmisti; gözleri açıldı,
    Oysa hüneri, garez yüzünden gizlenmisti; hani Yûsuf da kardeslerinin gözlerinden gizlenmemis
    miydi?
    Güzelligi garez yüzünden örtülmüstü; oysa güzellikle de âleme ün salmıstı,
    Kardeslerinin herbiri, garezlerle dopdoluydu; bu yüzden güzelligi onlarca kurta dönmüstü,
    Kadı, rüsvet yemeye alıstı mı, her yüce kisi, onun katında hor - hakıyr olur,
    Zulmedenin sözü, ona seker gibi gelir; mazlum, ne söylerse söylesin, sözü, hos görünmez ona,
    3740, Ama kadı, adalet sahibi olursa Hak, onunladır; o çesit kadının yüceligi hiç eksilmez,
    arttıkça artar,
    Mustafa, «Bir an adalette bulunmak, altmıs yıl ibâdetten yegdir» dedi,
    Bugün dünyâya adaleti yay da yarın, parıl - parıl parlayan, her yanı ısıtan bir padisah ol,
    Bu dünyâ, adaletle onarılır; öbür dünyâda da can, bu yüzden sevince erer,
    Adalet, seçilmis bir tohumdur; onu ek de sonunda meyvasmı devsir,
    Ne mutlu o cana ki adalet tohumunu eker; karsılıgında da cennetlerde yüz misli fazlasını devsirir,
    Cennetin bas kösesi yurdu olur; o aman yurdunda cehennem korkusu da yoktur,
    Ömrü, cennetlerde sonsuzdur; öylesi ömrün ne sayısı vardır, ne hesabı,
    Yolda çesitli kulluklar vardır; her birinin karsılıgı da Allah'dan gelir,
    Adaletin degeri fazla oldugundan ecri de arttıkça artar,
    3750, Adalet sahiplerinin mertebesi pek yücedir; su halde yürü, dünyâda adaleti çogaltdıkça
    çogalt,
    Adalet, insanda Allah sıfatıdır; zulümse Seytan huylarmdandır,
    Dostum, Allah sıfatlarıyla uçmaya basladın mı, artık yabancılardan sayma kendini,
    Onun dostu sensin; ne diye aglayıp inlersin? Onun definesini boyuna tasıyansın sen,
    Onun canısın; bedenden geç, Sen can altınının potasısın, mâdenisin,
    Kaynagı su bil, ona toprak deme; topraktan fıskırır ama tertemiz sudur,
    Yürü, tortuyu bırak, arı - duruyu elde et; sana yeteri bulduktan sonra eksilip gideni bırak artık,
    nci, ansızın pislige düsse bile degerini bilen, onu o pislikte bırakıp gider mi hiç?
    Elini pislige daldırır da onu, her yanda arastırır,
    nsan oglu da pislikten asagı mıdır? nci, Allah sıfatından yeg midir?
    3760, Onun gönlüne gir, orda yerles; suretinden kaçınma, anlama gel,
    LXXXIII
    Kimde, meleklerdeki nur varsa, âdemin topragı, onu attan düsürmez; Allah nurunu âdemde görür; hattâ daha
    da olgun bir hâle ulasır da, tasta, tahtada, herseyde, zerrelerde bile yüce Allah'nın tecellisini görüp seyreder,
    Netekim, Allah rahmet etsin, Ebû-Yezîd-i Bıstâmî, «Hiçbir seyi görmedim ki onda Allah'yı da görmeyeyim» dedi,
    Yüce Allah, erenlere öyle sırlar bildirmistir ki onları birazcıgını açıklasalar, ne gök kalır, ne yeryüzü, Ama onların da
    bunu bildirmelerine imkan yoktur,; çünkü ulu Allah, onları emin görmeseydi su hazînelerini onlara ısmarlamazdı;
    netekim, Allah azîm sırrıyla bizi kutlasın, Mevlânâ, Onun güzelliginden bir belirti gösterirdim ama iki âlem de birbirine
    girer; bense böyle kötü is islemem buyurur,
    Kim din yolunda olgunsa balçıgı görüp de yanılmaz,
    Ona, âdemin nuru parlar; ondan hiçbir sır gizli kalmaz,
    Hattâ o gerçegi bilen kisi, tasta, tahtada, dagda, saman çöpünde bile Allah kudretinden baska birsey görmez,
    Padisah Bâyezid herseyde Allah'yı görmedi mi? Çünkü onda o anlayıs vardı,
    O anlayıslı er, en asagılık çöpe bile baksa iyiden iyiye Allah'yı gördü,
    Dünyâ, onun kudretinden bos degül ki;hiç degil kokusunun,gül bahçesinden ayrıldıgını gördün mü?
    Ama bumu koku duymayan kisiye, ister sidik olsun, ister hâlis anber,
    Onun iki kokudan da haberi yoktur; suyu oldugu hâlde sudan haberi olmayan ark gibi hani,
    Arkta su vardır, onunsa sudan haberi bile yok: bunu anlatsam ödün kopar,
    3770, Bu hükümde neler var, söylesem ben de yok olur - giderim, iki âlem de,
    Bu söyleyiste ona düsman kesilirim de canıma da ates salar, bedenime de,
    Bunu bilen, nerden söyleyecek? O, boyuna canla - gönülle Allah râzılıgım arar - durur,
    Erenler, Allah sırrını gizlerler; yabancılara karsı bu sırrı dile getirmezler,
    Çünkü onların hepsi de sırlara emindir; sınıkları onaran Allah'nın haznedarıdır onlar,
    Sırrı halka açsalar dünyâ, o anda yıkılır - gider,
    Bütün varlık, yokluga yüz tutar; hilâfsız ne bir fazlalık kalır, ne eksiklik, Allah ısıgıdır onlar, bedene bakma; anlama
    yüz çevir, addan vazgeç, Allah bana dedi ki: Seni dinlemeyen kisi, iki alemde de hâindir,
    3780, Biz biriz, ikilik sıgmaz, buraya; canın, boyuna bizim yüzümüzden oynar, Ortada sen yoksun, hep biziz; her
    solukta senden yüz göstermedeyiz, Kim seninle savasırsa bil ki bizimle savasır; sen kimi sürer kovarsan, bizce de
    sürülmüs, kovulmustur o,
    Sence kabule geçen, bizce de, gerçekten makbuldür, Sen, bizim denizimizin kıyısısın; kıyı, hiçbir zaman denizden
    ayrılmaz, Kıyıda, canla - gönülle denize dalmayı isteyen kisi döner dolasır, yi bir gemi arar ki ona binsin de o denizde
    tehlikesizce yürüyüp gitsin,
    LXXXIV
    Erenlerle düsüp kalkmak, Allah'yla bile olmaktır; çünkü Allah ereni, kendi varlıgından ölmüstür; yüce Allah'nın kudret
    elinde bir araç gibidir; yazan kisinin elindeki kalem gibi, Kalemin yazdıgını, kalemden degil, kâtipten bilirler,
    Netekim, esenlik ona, Mustafâ, «Kim Allah'la oturup kalkmak dilerse, tasavvuf ehlile oturup kalksın» buyurur, Allah
    sırrını kutlasın, Bâyezîd, mestlik hâlinde, «Tenzîh ederim kendimi noksan sıfatlardan, zuhurum ne de uludur» ve
    «Cübbemin içinde Allah'tan baskası yok» derdi, Kendine gelince, mürîdleri, seriatta küfür olan bir sözü ne diye
    söylüyorsun deyip kınadılar onu, O da, Allah için olsun dedi, Allah için, bir daha böyle bir söz söylersem
    hepiniz de bıçaklarını çekin, beni delik - desik edin dedi,
    Kim Allah ereniyle diz - dizeyse o, Allah'yla oturup kalkmaktadır,
    Âsıkın bedeni, cübbeye benzer; cübbeden bas gösteren, Allah'dır,
    Ulasmaktan görmekten uzak birseydir bu ama Bâyezîd'in hikâyesini isitmedin mi?
    3790, O, askı cosunca, hayranlıgı son dereceye gelince, cübbemde dedi, Allah'tan baska kimse yok,
    Sarhosluktan bir soluk ayılıp uykudan uyanan birisi gibi kendine gelince,
    Dost da, yabancı da ona yüz tuttu; çünkü herkesin, onun yüzünden bir derdi vardı,
    Hepsine de, su sözü söyledin: inci yerine boncugu deldin;
    Yaratılmıs, yaratanlık dâvasına girisebilir mi; bir sinek, nasıl gögün yücesine uçar?
    Canla diri olan bir kul, nasıl olur da kendini Allah tanır?
    Günesten ümîdi olan zerre, ne yüzden, nasıl ben günesim der dedi,
    O, bundan haberim bile yok; benim bedenim büyük bir otaga benzer,
    Otag, ona gelip konan iyiyi - kötüyü ne bilir; oraya konan, oradan ne ister, ne haberi vardır bundan?
    çindeki kul mudur, padisah mı: o otagın ne haberi vardır bundan?
    3800, Ben, ne yüzden böyle bir söz söyliyeyim? Ben o savlicanm önünde bir topum ancak,
    Nereye yuvarlarlarsa oraya yuvarlanır - giderim; bu meydan da kendiliginden kosup yuvarlanmam ki,
    Allah, Mustafa'ya, ey seçilmisimiz bizim buyurdu; «Attıgın zaman, sen atmadın,»
    Senin oka benzeyen sözün, benim yayımdan fırlamakta; senin neyin varsa, benim dünyâmdandır,
    Varlıgın, elimdeki bir bıçkı gibidir: sanat bıçkıdan degil, sanatkârın sanatından meydana gelir,
    Seni görürülerse, senden zuhur edeni anlarlarsa onları da yüzlerce canla - gönülle seçer gizlerim,
    Seçmedigim varsa bil ki o, kördür, birsey görmemistir; Süleyman bile olsa karıncadan degersizdir,
    Ruh, seher yeli gibi eser; beden gülleri, o yelle tâzelesir,
    Hâsılı benim bu sözden hiç mi, hiç haberim yok; ben de sizin gibi bir insanım;
    esek degilim ya,
    Bir daha bu sözü söylersem herbiriniz çekin birer bıçak;
    3810, Beni o halde paramparça edin; ne aman verin bana, ne de ihmâl edin bunu,
    Bir baska gün, gene o sarapla sarhos olunca o sözün elini tuttu,
    Mürîdler costular, bir gürültüdür, koptu; herbiri ona kılıç üsürmeye basladı,
    Ama o kılıçlar Seyh'e tesîr etmedi; ne yandan vurdularsa, ona hiçbir tesiri olmadı,
    Ona degil, kendilerine vurdular; hepsinin de damarları, ilikleri kesildi,
    Kanları ırmak gibi akmaya basladı; herbiri bir yana düstü - yıkıldı,
    Genç - ihtiyar, kendi bedenini yaraladı; halk da bunlann islerine sastı - kaldı,
    Seyh, kendine gelince bunu gördü; hepsinin ahım, feryadını duydu,
    Ne oldu dedi, bu feryad ne; Herbiri neden aglayıp inliyor?
    Onlar, bizim kınamamızı duydun da bize, ne yapmamız gerek, buyurdundu ya, onu yaptık dediler;
    3820, Neliksiz - niteliksiz Allah sırrını söylersem, bir kanlıyı öldürür gibi bana kılıç üsürün demistin;
    Kılıç, senin bedenine kâr etmedi; savas çagında kendimizi yaraladık,
    s tersine döndü, biz helak olduk; iyice anlasıldı ki suçlu bizmisiz,
    Yaradan maksat, inkâr kılıcının açtıgı yaradır; bu, boyuna yabancıların silâhıdır,
    Çünkü dille kınayıs, kılıca benzer; dil yarası, kılıç yarasından daha tesirlidir,
    Kılıç bedeni yaralar, buysa canı; bu derde karsı o, adetâ derman sayılır,
    Onların kınayısları, ona tesîr etmedi; kendi gönüllerine, kendi canlarına kıvılcımlar saçtılar,
    O inkâr yüzünden kendi kanlarını döktüler: o inkâr yüzünden ikrarlarından döndüler,
    Hepsinin de îman nuru gitti; canlarından karanlık bir dumandır, tüttü, her yanlarını kapladı,
    O inkâr, böyleydi iste, hattâ daha da beterdi bundan; hiç kimse günes kaynagını balçıkla
    örtemez,
    3830, Seyh, onlara dedi ki: îman inciniz varsa, gözlerinizde o nur mevcutsa, Bu ask sırrını anlayın; akıldan,
    vehimden üstün bir yolda yol alın, Bundan sonra o inkâr hepsinden de gitti: hepsi de riyasız ikrar ettiler, Onun
    padisahlıgını anlayıp yeniden kul oldular; hepsi de candan itaat etti, ona ram oldu,
    Hepsi iyiden iyiye anladı ki o padisah, Allah sırrıdır; her gönülün, her canın nurudur,
    Çagında ona benzer yoktur; aydınlanmıs gönüllerde o, günes gibidir, Onun küfrü, îmânın canına candır; onun derdi,
    dermanın da aslıdır,
    LXXXV
    Mürîdlerin, o halden pisman olmaları; o bizden daha olgun,
    daha bilgili, daha görgülü iken neden o Seyh'in
    sözünü hak bilmedik diye kendilerini kınamaları,
    Hepsi de ey seçilmis padisah dedi; bizim can gözümüz açık degildi;
    Görmeye gücümüz yetmiyordu; aklımızla bu kadarını bilemiyorduk,
    Sense, bilgide, çekinmede bizim yüz mislimizsin; canımız, ölümsüzlük tadını senden aldı,
    3840, Bizim zâhitligimiz de senin bagısın, çekinmemiz de; hâsılı neyimiz varsa senin irsadınla elde edilmis,
    Çocuk, ihtiyarın bilgisine nerden erisecek? Denize karsı havuz, yalak, ne yapabilir ki?
    Nasıl oldu da o, ne derse, Hakk'ın ilhâmiyle der, onun emriyle söyler demedik?
    Her les, tuzlaya düstü mü, çaresiz tuz olmaz mı?
    Bu, böyleyken kul, Allah lûtfuyla ebedî nur olur, ölümsüz can kesilirse sasılır mı?
    Katre, tekrar denize gitti mi, bilen kisi, ona deniz der,
    ksîr, bakıra ulastı mı, onu hâlis altın yapmaz mı?
    Yemek, ekmek, mideye gidince, sindikten sonra cana kuvvet olmuyor mu?
    Birisinin erlik suyu, rahme akınca güzel, düzgün bir insan olmaz mı?
    Tohumu topraga ektiler mi, topraktan bas çıkarıp göklere yücelmez mi?
    3850, Her solukta yücelere dogru boy atar; her solukta bassız - ayaksız yücelir de yücelir,
    Çünkü onun varlıgı, hem yerdendir, hem gökten: yarısı asagılardandır, yarısı
    yücelerden,
    Baban göktür, anan yer; her ikisinin soyundan dal - budak ve meyva dogar ,
    Yerden ve gökten dogan herseyde yücelik de var, asagılık da,
    Yücelerden olusan yarısı yücelere agdırır onu; asaglık âlemden yarısı, asagılıkta kalır,
    Kökü topraga baglıdır; basıysa göklere yüz tutar,
    Gökten yere, bitteviye Günes'in, Ay'ın, Ülker'in ısıkları erer durur,
    Denize, karaya, çer - çöpe, mâdene, onları gelistirecek seyler, gizli armaganlar,
    Yagmurla, karaya meyvalar, denize inciler gelir,
    Günes tası la' l yapar; Zühre mâdene gümüs, altın verir,
    3860, Yeryüzü gökten, soluktan soluga yüzbinlerce bagıslar, ihsanlar elde eder,
    Karaya, denize, dala - yapraga, çayıra - çimene gökten bagıslar gelir ya;
    Ona da Allah tapısından bagıslar gelir; yoksa Allah vermeseydi, o, nerden bagısta bulunabilirdi?
    Bu sebeple insanın canı da Allah'ya meyleder; çünkü ondandır, oradandır,
    Bedeni dünyâdan var olmustur ama canı, boyuna dünyâdan kaçar,
    Varlıgı nurla atesten oldugundandır ki nur, atese benzeyen bedene, beden binegine binmistir,
    Nur, nura meyleder; atesin meyli de atesedir elbet,
    Sonunda her cins, kendi cinsine gider; parça - buçuk varır, tümüne ulasır,
    Atesten olanlar, atesin, içine atılırlar; nurdan olanlar da sevgilinin kucagına can atarlar,
    Sarapla dolu olan küpe iyice bak da gör, saflık etme,
    3870, Bak da seyret, tortusu nasıl asagıya çöker; arı - duru olanı da nasıl yukarda kalır,
    sarhosa gıda olur,
    Gök, yerle karılmıs, karısmıstır ama her biri de sonunda kendi aslına gider,
    Bu arada bir sır var ki gizlidir o; düsüncenin de ötesindedir, zarının da,
    O sırrı söylesem ne dünyâ kalır, ne erkek, ne kadın,
    Allah iki dudagımı da yumdurmustur: beni anlatma, açıklama, gösterme demektedir adetâ,
    Bildigim sırrı söylesem, muhakkak bedenim de yok olur - gider, canım da,
    Yeryüzü de zerre - zerre olur, gökyüzü de; hattâ melek bile heybete düser de
    bası döner, sasırır - kalır,
    LXXXVI
    Anlam âlemi suya benzer, sûretlerse anlam denizinin ayrıhgıyla donmus köpük ve buz gibidir; bu, yüzden bu
    âlemin kapısına, dıvarına cansız derler; çünkü buz tutmustur; onda bir yumusaklık, bir akıcılık yoktur, Ama aklı
    olan, buzu su görür; çünkü buz, gene su olmak için günesin bakısını beklemektedir, Alem ve suretler, önce anlamdı;
    neliksiz - niteliksiz salt bilgiydi; gene de kıyamet günesi dogup parlayınca anlam olurlar, «Hersey aslına döner,
    "Hersey helak olucudur, ancak Onun hakıykati kalır,"
    Bu dünyânın varlıgı kara benzer; bu gizliligin açıga çıkmasıysa kızgın günes gibidir,
    Buz, kar, daglar gibi yıgın - yıgın yıgılsa, gene de günesin harâretiyle su olur,
    Dünyâ bu yana gelince dondu - buz kesti; sekle, surete büründü yöne - yana baglandı,
    3880, Oysa varlık âlemi, bilgiydi; orda ne yücelik vardı, ne asagılık,
    O bilgiden gökle yer meydana geldi; Kürsî, Levh, güzelim Ars suretleri var oldu,
    Tortu gibi köpük de tertemiz, arı - duru denizden dogdu; köpücükte kalan kisi, sonunda öldü - gitti,
    Köpük, denizin üstünde bir perdedir, perdeyse halkı cehenneme sürükler,
    Köpük, deniz yüzünden ıslak görünür; bu ıslaklıgı da susuzu basından eder,
    Susuz, ona hayran olur da beden köpügünü canla - gönülle seçer, ona aldanır,
    Anlam suya benzer, sekilse köpüge; elde bulunan köpügü avucuna almaya, onasarılmaya bakma,
    A canım, efendim, köpük seklini bırak da gene yürüye - kosa denize var,
    Akıl kulagıyla, «Geriye dön» buyrugunu da o ses, seni asla götürsün,
    Deniz suyunun cosup köpürmesini, köpügü meydana çıkarmıstır ama su köpükle nasıl
    bagdasabilir?
    3890, Köpük, denizin ayrılıgına düsünce deniz, gene onu yanına çagırır,
    Sen arı - durusun da, ben de arı - duruyum; bana gel; an - duru olanın tortulanması lâyık degil,
    Duru su, denizden ayrılsa bile erenler gibi gene Allah'ya kavusmustur,
    Köpügün güzelligi, dunılugu, denizdendir; onun denizden nasibi, ıslaklıktır,
    Denizin verdigi ıslaklık yüzünden aranır, istenir o; sevilen, istenen altın gibi o da altına dönmüstür, altın yaldızıyla
    yaldızlanmıstır,
    Halkın bilgisizleri, gümüsü bakırdan ayırd edemezler; bu yüzden ona ragbet ederler; ama bilenleri degil,
    Bilgisiz kisi, kalp altını da altın sanır da alır; altın rengini görür de aldanır,
    Tad - tuz, altına benzer sekilse bakıra; tat - tuz, bedene de egretidir, duyguya da,
    Aklı basında olan, iyi bir bilgiye sahip bulunan, egreti elbiseyi giymez,
    Çünkü ona mal olmayacagını bilir; onu canla - gönülle bırakır gider,
    3900, Halkın sureti, sekli, egreti tad - tuzdur; o, köpücük gibi akarsuda görünür,
    Su, köpüre - köpüre akar ama köpük, bil ki egretidir,
    Su, bir soluk olsun cosmazsa, bil ki köpük de kalmaz, görünmez olur,
    Öyle bir kaynak ara ki su, o kaynaktan cossun; can çayırlıgı o kaymaktan su içsin,
    Sen de boyuna ondan su alasın; ebedî olarak ask cennetinde zevka dalasın,
    Anlamı, sekilsiz - sûretsiz anlamı ara; tez elden lafi bırak, dâvadan geç,
    Altın suyuna batmıs olandan o reng geçer - gider; ama altından altınlık hiç mi, hiç ayrılmaz,
    Tad-tuz, zevk-safa altındır sanki, dünyâsa bakır; hîlesız-afsız zevk-safâ, duygunun ötesindedir,
    LXXXVII
    Dünyânın tadı - tuzu egretidir; gerçekte kendiliginden bir tadı - tuzu yoktur; hos degildir, çirkindir, ama o tad - tuz
    yüzünden hos görünür; hani kendini allıkla, pudrayla güzellestiren kocakarı gibi, O da bu yüzden güzel görünür;
    ama bu güzellik ancak allıktandır,
    Çocukluk çagında tad - tuz, zevk - safa, sütten gelirdi sana;
    ondan sonra yemekten zevk almaya, tad duymaya basladın,
    Sonra oyuna daldın, oyun oyaladı seni; derken gümüs bedenli güzellerden zevk duydun,
    3910, Her solukta birisiyle dostluk etmeye, onlardan biri, seni zevka saraya daldırmaya
    koyuldu,
    Adam, durdugu gibi durmada, ama o zevk - safa gidiyor; onun sendeki askı da uyuyor, ölüyor,
    Tadı hos görünmüstü sana; o tad yüzünden de gönül çelen bir hâle gelmisti,
    Hersey, ondan alınan zevk dolayısiyle sevimlidir; o zevk gitti mı, artık istenmez olur,
    Tadı - tuzu, bu sebeplerden dısarda ara; dudaksız - damaksız, kadehsiz - bardaksız iç sarabı,
    Tadı - tuzu, gene taddan - tuzdan iste; zevki, zevkte ara da o neseyle Rabb'in tapısına eris,
    Asıl zevkten - saradan neselenen, yıkılmaksızm, boyuna mâmur kalır,
    Cennet, bu yüzden ebedîdir; oraya giren de orda ebedî olur,
    Çünkü cennet, bastan basa zevktir, güzelliktir; orda kadehsiz sarap içilir,
    Bu dünyâ, günes yüzünden aydındır; sofa da, oda da, yoldan, pencereden giren gün ısıgıyla aydınlanır,
    3920, Evin o sıcaklıgı, o ısıgı, kendinden degildir; aklın varsa kendine gel de anla bunu,
    Aksam oldu da gün battı mı, güzeli çirkinden ayırd edemezsin
    Evler karanlıkla dolar; rahmete karsı zahmet gelir - çatar sana,
    Çünkü ısık, evlerde egretiydi; gidiverdi de evler kapkaranlık kaldı - gitti,
    Ama günesle yürüyüp giden o ısık, dünyâ durdukça, günesledir
    Tadı - tuzu da Hak nurundan bil; herkese, herseye Hak'tan gelir o,
    Çirkinler, onun yüzünden güzellesirler; yücelik, asagılıgı da güzellestirir,
    Gökten, yerden tad - tuz gitti miydi, ikisinin de letafeti, güzelligi gider,
    Hani o ısık gizlenince sofa da, sayvan da kapkaranlık olur ya, tıpkı onun gibi,
    Kim o ısıgı günesten bilirse, o da, o ısık gibi günese kavusur,
    3930, Hâsılı bu çesit kisi, boyuna ısık içinde apaydındır; ayrılık gamı çekmeden, boyuna
    bulusma zevkiyle sevinç içindedir,
    Cennet, tad - tuzdur; dünyâsa duvar, Saglık - esenlik, tad - tuzdur, dünyâsa hasta,
    Tad - tuz, candır, cihansa kalıp, Tad - tuz, Rabb'in lûtfuyla, zâtiyle kaaimdir,
    O yüzden de tad - tuz, o günesten aydınlanır, ısınır; böyle bir ısıktan hiç mi, hiç çevirme yüzünü,
    Hosluk da onun sıfatlarındandır, hos olmayıs da; mevcûd olan kahır da ondandır, lütuf da,
    Onun lütfü cennettir, kahrıysa cehennem, O zevkle dopdoludur, buysa çetin bir azapla,
    Dünyâ da dünyâdaki varlıklar da onunla apaydındır,
    Zamanda, zamanda olanlar da onun yüzünden kedere, ise - pusa batmıstır,
    yi de, kötü de o temelden gelen bir kokudur; o ummandan bu yana akan küçücük bir dere,
    Sonucu, ikisi de aslına gider; iyi, iyiye kavusur, kötü de kötüye ulasır,
    Cennet ehli, cennetlere dogru yürür - gider; cehennem ehlinin hepsi de bil ki varır, cehenneme
    girer
    3940, Nurdan dogan nura dogru gider; sarhosları canları, sevince dogru yol alır,
    Sır, perdesiz bir surette meydana çıkınca parça - buçuklar, tüme dogru giderler,
    Arı - duru sır, arı - duru denize kavusur; temiz olmayanın basıysa, o savasta kesilir - gider,
    Onun bası, vefa âleminin ta kendisinden belirir; bunun basıysa kılıcıyla kesilir de vere serilir,
    LXXXVIII
    Bu essiz ve az bulunur anlamlar, Allah azız ruhunu kutlasın,
    Veled diye tanınan ulu Mevlânâ Bahâeddin Muhammed'in mürîdi ve sâgirdi
    Seyyid Burhâneddin Muhakkık-ı Tirmizî'nin bagıslarıdır,
    Bu anlamlar, bu essiz anlatıslar, bil ki Burhâneddîn-i Muhakkık'ın bagıslarıdır,
    O Allah seçilmisi, o ileri gidenlerden ödülü alıp en ileri giden, kulagıma dedi ki:
    Allah, kimsenin ortaya çıkarmadıgı, kimsenin söylemedigi nükteleri belirtip Burhân'a gösterdi,
    Onun can; sırlar mâdeniydi; günes gibi ısıklar kaynagıydı,
    Erenlerden hiçbir kimse onun gibi söz söylemedi; o, askta da tekti, Ledün bilgisinde de,
    Sözünü isiten kisi, gerçek olarak boyuna onu över - dururdu,
    3950, Sarhos olur, kendinden geçer, sasırır - kalırdı; aklının fikrinin evi - barkı yıkılır -
    giderdi,
    Uzaktan yüzünü gören bile gerçege ererdi de gözüne gizli birsey kalmazdı; herseyi görürdü,
    Birisi söyleyip anlatmadan da anlardı ki bu dünyâda onun esi yoktur,
    Seksiz - süphesiz Allah dostlarındandır o: herkese gayb âleminde yol göstericidir,
    O, halk içinde, yıldızları arasındaki parlak Ay gibiydi,
    Ay, yıldızlardan apayrı degil midir ki? Kim diyebilir ki serçe, alıcı dogana benzer?
    Altı yasındaki çocuk bile, onun dengi bir erin Anadolu ülkesine gelmedigini bilirdi,
    Allah dostlarının özüydü - özetiydi; su gibi hem meydandaydı o, hem gizli, Herkes ona kuldu - köleydi ama onu
    anlamakta da herkesin noksanı vardı, Herkes onu, kendi miktarıma tanımıstı; kendisince, ne kadar mümkünse,
    o kadar görebilmisti onu,
    3960, Onun hallerini, nasılsa, öylece bilen ancak Allah'ydı; ondan baskası, onu bilememisti,
    tanıyamamıstı,
    Bu yüzden de hem meydandaydı, hem gizli; gizlilik âleminde denizdi; dere gibi görünmedeydi,
    Kerem yüzünden bize görünmüstü; bagıslarıyla ıslaklıgımız, deniz olup gitmisti,
    Ama onda, daha binlerce deniz vardı ki insanları gözlerinden gizliydi,
    LXXXIX
    Ulu Allah kerem sahibidir; halkı, onu tanımaları, bilmeleri, görmeleri için yarattı; ama zâtını göstermemesi,
    nekesliginden degil, kereminden, lûtfundandır çünkü halk, günesin ısıgına dayanamaz; günes perdesiz olarak
    yüz gösterse hepsi de hemencecik yanar, Bundan dolayı da ısıgını, ondan faydalanmaları, güçlenmeleri için
    vâsıtayla ve yavas - yavas gösterir, Netekim ona da, kendisinde süt olması, ekmegi, eti, süt hâlinde vermesi,
    çocugunu bu tarzda besleyip yetistirmesi için yemek yer, ekmek yer, Ekmegi, eti, oldugu gibi çocugun agzına verip
    onu doyurmaya kalksa çocuk, hemencecik oluverir, Hani insan da hamam ve sıcak su vâsıtasiyle atesten tad alır;
    ama atesin içine giriverse yanar - gider, Atese atılmak için semender kusu olmak gerek; bu güce sâhib olansa, ancak
    Allah velîsidir,
    Günes yüzünden meydana gelen zerre, hiç günesin yüzünü görebilir mi?
    Günes, yüzünü perdesiz - örtüsüz gösteriverse kul da yok olur gider, efendi de,
    Ne yeryüzü kalır, ne yedi gök; ne ön kalır, ne ard, ne asagısı kalır, ne yukarısı,
    Onun ısıgı, dayanabilecegin kadar erisir ancak; onu uzaktan görürsün de o yüzden diri kalırsın,
    Sana yakından yüz gösterse, dag bile olsan kıl gibi incelir gidersin,
    Atesten gelen sıcaklık, sana perde ardından gelir de fayda verir, güzel gelir, degil mi?
    3970, Sıcacık hamamda oturdun mu, sıcaklıgını askla, sevkle bagrına basarsın;
    O hararet hos gelir sana; bedenin, o hararetle yumusar,
    Terlersin, arınırsın; kupkuru vücûdun, o hararetle nemlenir,
    Sıcak sudan sana öylesine bir tad gelir ki o hosluk, cennet gibi görünür sana,
    O hosluk, atesten geliyor sana, ama sakın vasıtasız olarak atese yaklasma,
    Yoksa hemen seni yakar - yandırır; ne aman verir sana, ne mühlet tanır,
    Degil mi ki semender degilsin; atese atılma; sen denizi bırak da dereye yüz tut,
    Dere kıyısında otur da çamasır yıka; aklının doruguna gitme, ögüt dinle,
    Çünkü dereden binlerce zevk alırsın; bedenini yıkarsın, dalgalar yutar, yüzer -durursun,,
    Derede her yana yürür - gidersin; güzelim keklik gibi seker durursun,
    3980, Derede bogulmaktan da emin olursun, tehlikeye düsmekten de: ondan dolayı da derenin suyu, sana seker gibi
    tatlı gelir,
    O kadarcık su, sana fayda verir; sendeki gamı, harareti giderir,
    Yasayısa sebeb olan su çogaldı mı, ölümün ta kendisi kesilir,
    Ceyhun da, Nil de su degil mi? Ama ihtiyar da onlarda bogulup ölmede, genç de,
    Buna yüzbinlerce örnek gösterilebilir; sen essiz - örneksiz asktan mal - mülk elde etmeye bak,
    Esi - dengi olmayan Ay'a örnek getirmeye kalkısma, âsıka karsı o güzelden, o güzellikten baska birseyden bahsetme,
    Günes, dördüncü kat gökten güle de cilvelenir, görünür, sögüde de,
    Ama üçüncü kat gökten ısısa, ısıgına ne zaman dayanabilir, ne zemin,
    O anda hersey yanar, dalsız, meyvasız kalır; dünyâda, kum da yok olur - gider, yas da,
    Günesin ısıgı, uzaktan rahmettir; bize yakın olmaması, lûtuftur, ihsandır,
    3990, Böylece zevali olmayan Allah da bize hikmetiyle, kelâmiyle ısımadadır,
    Amelle ilmi vâsıta yapmıstır; ısıgına, bu iki seyi ulasma vâsıtası kılmıstır,
    Bu vâsıtalarla ısıgının ulasmasını dilemis, lütfedip zâtını bizden uzak tutmustur,
    Sen dua eder de ona ulasmayı diler, her solukta seni nasıl, ne vakit görebilecegim dersin ya;
    O da, a yoksul diye cevap verir sana; sen der, gerçekten de benden ayrı degilsin ki,
    Bana bu kadar ulasman iyidir; sınırsız denizimden payın, bir deredir ancak,
    Denizimden fazla su gelirse sana, uyanıklıgını da yok eder, uykunu da,
    A arayan, yoksa bassız - ayaksız yuvarlanır - gidersin; can gibi yersiz - duraksız kalırsın,
    Benden yavas - yavas güçlen de sonunda görüs duragına var,
    Böyle hareket et de o suya dayanmaya gücün olsun: o ısıga bakabilesin: ondan
    duyup isittiklerini anlayabilesin,
    4000, Kelîm, sarhosçasına, «Bana görün" dedi de herseyi bilen; ona, sen beni hiç mi,
    hiç göremezsin diye cevap verdi,
    Sana görünmeyi esirgemem ama benim Ay'ım, gene de senin için bulut altında,
    Çünkü bulutsuz bir ısıgınla da sana vursam, yok olursun: sonra nerde bulurum seni,
    Sana, seni esirgedigimden ısınlıyorum; gelmeme degil, adım atmama bile
    tahammül edemezsin,
    Ana, çocugunu sevdiginden, gençlik çagına erissin, sonra da ihtiyar olsun diye sütle besler,
    Ona önceden ekmek verse çocuk, o anda ölür, cansız kalır,
    Ebedî diri olan ve sevgi ihsan eden padisahın tapısında da dualar, bunun için kabul edilmez,
    Yoksa dileyenin dilegini vermemesi, nekesliginden degildir; ama ortada perde
    olmadıkça da dileyen, ısıgından, hararetinden yanar,
    Onun rahmet sofrasında nekeslik yoktur; hiç kimse ordan nasibini almadan dönmez,
    Onun cömertligi lıerseyi kavrar; ısıgı, bütün dirileri kapsar,
    4010, Senin lutfunla varlıklar, yoktan - yokluktan akıp gelmistir; hastalıklara sifa senden gelir,
    Ölenlerin gönüllerini sensin dirilten; dileklerini yitirenlerin sersin islerini düzüp kosan,
    Herkese ihsanda bulunansın sen; neyi vaadettiysen vaadinde duransın sen,
    Kalıplar, lutfunla suretlere bürünür; canlar, senin bahçelerinden meyvalar derer - devsirir,
    Suretim, senin \liziinden anlama döndü; suretim, lutfunla anlam oldu gitti,
    Özüm, güzelliginle doldu; artık gelecege aldırıs bile etmem,
    Burda ne geçmisi düsünmek var, ne gelecegi, bundan böyle seninle devlete eristim ben,
    Ben denize garkolmusum, yok olmus - gitmisim: bilgim ortadan yitmis de bilinen olmus gönlüm,
    Suretim yokluk, onun zâtiyse var olan; kardesim, artık bizim katımızda
    yokluktan bahsetme,
    Suretim, bir olanda yok oldu; ben gittim; kimdir o bir olan var?
    4020, bâdet edenin bedeni yok olduktan sonra, ibâdet eden, ölüp gittikten sonra nasıl
    secde edebilir?
    O öldükten sonra bir bak da gör; kimdir arayan? Onun askıdır ki bedensiz olarak kosup
    aramakta,
    Hersey asktır, baska ne varsa âlet: Ey gönül, âlette manevî bir hâl yoktur,
    Sen askı gör de bundan da geç, ondan da; asktan baska hiçbir sey görme, bilme,
    Aklını basına al; yalnız asktan yardım gelir; dünyâda asktan baska is gören yoktur,
    ster gül ol, ister tiken, onunla dirisin sen; askın etegini bırakma elden,
    Karınca da askla diridir, Süleyman da; herkese, her solukta odur rızık veren,
    Onun huyu - husu bagıstır, cömertliktir; odur keremiyle tikeni bile hurma eden,
    Çocuk, hararete düser, o halde de bal isterse baba, sevgisi yüzünden ona aksini söyler,
    Yüzünü eksitir de, eksi daha iyidir; sana herseyden daha iyi gelecek sey meyvalardır der,
    4030, Ogul der; ayva iyilestirir seni; baska meyvalardan da zarar gelir sana,
    Onun merhameti, çocuga zahmet görünür; nîmet definesi, ona elem görünür,
    sin aslını bilmez, aksini görür; uyuyan, uyanık olanın hâlini nerden bilecek?
    XC
    Uyuyan birinin agzı açık kalmıstı, Bir yılan agzına girdi, Akıllı bir atlı bunu gördü; bu adama hâli anlatırsam
    korkusundan ödü kopar, iyisi mi, zorlayıp döverek ona bu dag meyvalarıdan yedireyim; yukarı - asagı
    kosturayım; belki kusar da yılan karnından çıkar dedi; öyle yaptı, Erenler de nefsin çirkinligini halka haber
    verseler, halkın ödü patlar, itâattan da kalır, ibâdetten de, Ama onlar, halkı öyle bir yolla ise kosarlar ki halk
    sonunda nefisten kurtulur,
    Dinle hele: Uyuyan birinin agzı, havaya dogru açık kalmıstı, Agzına bir yılan girdi; uyanmadı bile,
    Essiz bir atlı bunu gördü; ne yapmak gerektigini düsünmeye koyuldu,
    Ona bunu duyurursam dedi, ödü patlayıverir,
    Elinden de birsey gelmez; hiçbir seyden haberi olmayan bir duvar gibi yıkılır - gider,
    Akıldan da olur, fikirden de; varlıgından bir eser bile kalmaz,
    yisi mi, ona haber vermeyeyim de yılan, kolayca çıksın karnından,
    4040, Su isi yerinde gördü; onu zorlayayım, döveyim dedi; dag meyvalarından ona çok-çok yedireyim,
    Sonra da onu dört yana kosturmayı, ırmagın suyundan ona bol bol içilmeyi kurdu,
    Böylece kusmasını, yılanın da kusmuguyla karnından çıkmasını saglamayı istedi,
    Gürzünü kaldırıp adamın yanma kostu; onu uyandırıp gürzüyle zorladı, yerden yere kosturmaya basladı,
    Uyuyan uyanmıs, eyvanlar olsun demeye baslamıstı; ne diye beni yerden yere top gibi sürüp
    yuvarlıyorsun diyordu,
    Önüme, ardıma vuruyorsun; senin yüzünden basım da yara bere içinde kaldı, ayagım da,
    Ben sana ne yaptım da bana böylesine kin güdüyorsun; senin gibi ben de mü'min degil miyim, bu
    ne biçim din?
    Pek de merhametsizsin, nasıl adamsın sen? Suçsuz kanıma giriyorsun,
    Acımaktan da pek uzaksın, îmândan da; canın var ama îmânın yok,
    Yırtıcı kurt gibi aziz kisiyi asagılık kisiden ayırd etmiyorsun behey lâletlenesi diye bar - bar bagırıyordu,
    4050, Atlıysa ona, herze yeme, ne dersem onu yap, hadi demedeydi;
    Hadi, hemencecik su meyvaları ye; hem erigi, hem elmayı, hem de armudu ye,
    Ye bunları diye gürzü vuruyor, eksi de olsa ye diyordu, tatlı da olsa ye,
    Ona bir hayli meyva yedirdikten sonra da rahat - esen bırakmadı onu,
    Tez kos, yukarı - asagı, haber çavusu gibi yel - yöpür diyor, onu dövüyordu,
    Birazcık dinlenmeye, sersemliginden kurtulup kendine gelmeye bırakmıyordu onu,
    Çekinmeden gürzle onu dövmede, kimi yanına, kimi arkasına vurmadaydı,
    O istekli bir hayli kostuktan sonra ansızın gönlü bulanmaya basladı,
    Kusarken, yedigi veyvalarla beraber yılan da karnından çıktı; o yana - bu yana süzülmeye
    basladı,
    O gaafılin, yılanı görünce bilgisizligi gitti, aklı, adam - akıllı basına geldi,
    4060, O atlıya yüzünü döndü de, Allah'a sükürler olsun ki dedi, seninle es oldum,
    Sen, olmasaydın bu yılan beni helak eder, sokar - öldürürdü,
    Sen Allah eri misin, Allah elçisi misin ki beni tuttun, asagılardan çekip yücelere agdırdın,
    Sen bana din yolunu gösterdin; bunu anam, babam bile yapmadı bana,
    Onların ikisi de bana hayvanlıga ait bir varlık verdi; su asagılık dünyâ benim için geçip gidici zâti,
    Yılan, içinizdeki nefistir; seyh onu meydana çıkarsa,
    Ödünüz patlar, heybetinden yok olur - gidersiniz,
    Nefsin kötülügünü, size dille söylese, sizde can kalmaz,
    Korkudan basınızı - ayagınızı yitirirsiniz, aklınız da yiter - gider, canınız da,
    Kaçıp kurtulacak yer bulamazsınız; göge de uçup agamazsınız,
    4070, Seyh, daha da uygundur da o yüzden bunu sizden gizler; dile getirip söylemez size,
    Kendinizden tümden ümit kesmemenizi, Ay gibi o günesin ısıgıyla dolmanızı diler,
    Hikmetini böyle görür de nefsinizi çeker-çekistirir; böyle büyük bir düsmandan sizi
    kurtarmak için öldürür onu,
    Nefis atestir, seyhse Allah nuru; ey gerçek arayan, ates, nur yüzünden söner -gider,
    XCI
    Esenlik ona, Peygamber, «Cehennem, geç ey mü'min,
    nurun atesimi söndürdü der» buyurur; bunu anlatıs,
    Peygamber'in hadîsini duymadın mı; o serverın ne dedigini isitmedin mi?
    Cehennem mü "mine böyle der buyurdu: Geç ey seçilmis dost;
    Çünkü nurun atesimi söndürdü; isimi - gücümü yele verdi,
    Cehennem, mü'minin yüzünden tümden söner, ölür - giderse, parça - buçuk nefis ne hâle girer?
    Artık sen söyle,
    Seyhe sarıl da kötülüklerden kurtul, iyiliklere yüz tut,
    sin - gücün, çalısıp çabalamakla degil, onunla iyilesir; o, senin zehirini giderir; sana sekerler
    verir,
    4080.Kılavuzla varılacak yere, kavusulacak ere varıp kavustuktan sonra delilden bahsetme; bilinecek seyi
    bildikten sonra bilgiden hiç söz açma,
    Kavustuktan sonra artık ayrılıktan söz etme; iyi degildir bu; sözden geç artık,
    Çünkü ulastıktan sonra araman, adetâ ırmak içinde su aramalıdır,
    Bilinen sey hakkında tam bilgi elde ettikten sonra, gene bilmeye çalısmak, anlamsız kötü
    birseydir,
    Delâlet edilen seyi elde ettikten sonra delili anmazsın artık,
    Fırat'ta su aramak, çirkin bir istir: ovada toprak aramak, kötü bir seydir,
    Maksada ulastıktan sonra gene de onu araman, dilemen, birseyi bulduktan sonra onu bir daha
    aramaktır: onu tekrar aramaya kalkısma,
    Bize kavustun, bir oldun mu, sende senlikten bir eser kalmaz ki,
    Kalan odur, ondan baskası yiter - gider: onun dilemedigi hersey, ortadan kalkar,
    Artık sen, Allah'a kavustun, ebedî oldun: onun sarabını içtin neseyle, kandın demektir,
    4090, Seyhin bagısını ebedî ruh bil: öylesi ruhu da sarap say, sâkıy tanı,
    Onun bagısı, güzeldir, mumdur, saraptır: ama bunların üçü de birdir: ayrı sanma,
    Zevki, bir gör, iki görme: cevizle kuru üzüm gibi onları birbirinden ayırma,
    Çünkü o yola ikilik sıgmaz; sen kalma: çünkü senlik o duraga sıgısmaz,
    Birde yok ol, sayıdan geç ki Allah'dan binlerce yardıma nail olasın,
    Addan geç, ad sahibine yürü; adı bırak; gel de ad sahibi ol,
    Katreydin, cos - köpür, deniz kesil; asagılıgı bırak, yüceye ag,
    Kendine gel, aslından ayrılma, gel beri; onun, aslı da sendedir, faslı da,
    Çünkü öz - özet sensin; âlemse tortudur; sen, pek, hem de pek büyüksün: âlemse küçücük birsey,
    Sen tek birseysin, daglarsa yüzlerce; o kadar da agır, ama onları yerlerinden kaldırıveren sen degil misin?
    4100, Bu dünyânın sonu - sınırı var; o âleminse ne kıyısı var, ne sonu,
    Bunu gören, göge agdı: Hakk'ın verdigi zevkle, sevkle perdeleri yırttı - gitti,
    O askın derdi, perdeleri yırtar; hattâ yen, gögü bile deler geçer,
    Sen yok oldun, kalmadın mı, o vakit o gelir, görünür; o zaman anlarsın ki ortada senden baska
    kimsecik yok,
    Degil mi ki sen bana itaat ediyorsun; hem ruh kesildin bana, hem beden,
    kimiz de zevkle dopdolu bir hâle geldik demektir; ikimiz de bir sevkle dirildik artık,
    Bütün bedenlerdeki savk birdir; sen bedenleri bırak da zevki savkı bir bil,
    Savk, süphe yok ki seni cennetlere götürür; hem de öyle cennetlere ki gönüllerden, öz arılıgından var
    olmuslardır,
    Ben su asagılık âlemden feryâd etmedeyim; çünkü halkı, her solukta kendine meftun etmede,
    aldatmada,
    Gözünün önüne güzeli diker, bagı-bahçeyi getirir; tatlı içinler sunar; oysa zehirdir, zakkumdur
    onlar,
    4110, Dünyânın bezentileri, gönül perdesidir; çünkü hepsi de sudan topraktan var olmustur,
    Ben bunları size gösteriyor, gerçeklerim söylüyorum; gözü olan görür de can defineleri nerdedir, bilir,
    Beden bakımından altı yönle bes duygudan ibaretsiniz ama, her bireriniz, yüzlerce definesiniz,
    Melek gibi göge uçmadasınız; arılık - duruluk gögüne yücelip durmadasınız,
    Can gibi bassız - ayaksız gidiyorsunuz; yuvar - teker, yerden, yersizlik, mekânsızlık âlemine
    yürüyorsunuz,
    Beden hapishanesine dört mıhla çakılmıssınız, çarmıha gerilmissiniz ama süphe yok ki
    hepiniz de benim nûrumsunuz,
    Ask dünyâsında ikilik yoktur; geç ikilikten; hepsi de tümden, sensin, sen, Bu söze son da yoktur, sınır da
    yok; durma, yürü, Burhâneddîn'i anlat,
    XCII
    Allah ondan razı olsun, Seyyid Burhâneddin-i Muhakkık-ı Tirmizî'nin, Allah antlısını ulıılasın, Hazret-i Mevlânâ
    Bahâ'ül-Hakkı ve'd-dîn'e Belh'te mürîd olması, Belh müftülerinin, esenlik ona, Hazret-i Peygamber'i,
    rüyalarında, büyük bir çadırda otururken, Bahâeddin Veled'i karsılayıp tam bir agırlayısla yanlarına
    oturttuklarını, müftülere, bundan böyle, bunu Sultân'ül Ulemâ diye çagırın tarzında emrettiklerini görmeleri' Müftülerin
    sabahleyin bu sasılacak rüyayı söylemek üzere geldikleri zaman, onlar söze baslamadan, gördüklerini, bütün
    belirtileriyle söylemesi; o toplumun da saskmlılıgı birken iki olusu, Dâima halkın gönlünden geçenleri söylemesi,
    daha da onların bilmedikleri, baska faydalı seyleri haber vermesi,
    Gençliginde (Burhâneddîn), Belh'e gelmis, oraya yerlesmek istemisti,
    O arayıp duran, atamızı gördü; kendisinde de Allah askı, üstün bir derecedeydi,
    4120, Atamızın lâkabı, Bahâeddin Veled'dı; âsıkları, sayıyı da askındı, sının da,
    Fetva vermekte esi yoktu; takvada da melekleri geçmisti,
    Dünyâda ona benzer bir bilgin bulunamazdı; adalet sahibi de kuluydu onun, zâlim de,
    Bütün fenlerde üstaddı; Allah ona bilgiyi tam olarak vermisti,
    Ebû - Hanîfe diri olsaydı, kapısında canla - basla kul olurdu,
    Fahr-i Râzî ve yüzlerce bni Sînâ, o can gözü açık ere karsı kim olabilirdi ki?
    Hepsi de yeni belleyen çocuk gibi her gün onun tapısına gelirdi,
    Mustafâ, Allah peygamberlerinin kutlu, ona Bilginler Sultânı demisti,
    Ulu müftülerin her biri, rüyasında kurulu bir çadır görmüstü,
    Mustafâ, o çadırda, nâz-ü namı içinde oturup yaslanmıstı,
    4130, Ansızın Din Bahâ'sı Veled, çadırdan içeriye girdi,
    Mustafâ onu görünce yerinden kalktı, onu karsıladı, elini tuttu,
    Yanma oturttu, bu bulusmadan sonsuz memnun oldu,
    Müftülere, bu günden itibaren bu din padisahına dedi;
    Hepiniz de, Bilginler Sultânı deyin; onun ardında, canla - gönülle, yaya olarak kosun,
    Ulu müftüler, rüyada, Ahmed'den bu lâkapları duydular, isittiler,
    Sabahleyin hepsi de, nifaktan arı olarak, gerçeklikle,
    Kapısına geldiler; ona bu rüyayı söylemek, sırrını anlamak istiyorlardı,
    Onlar, söylemeden o, gördükleri rüyayı anlattı, sırrı gizlemedi,
    Onlara, hâlinden, duragından nisaneler gösterdi; anlatmak istediklerini hepsini de anlattı,
    4140, Hepsi, tapısında feryada basladı; defsiz, neysiz coskunluklara giristi,
    Kerametine sasırıp kaldılar; bütün ayrıntılarıyla verdigi haberlere hayran oldular,
    O, boyuna kesin deliller gösterir, halkın gönlünden geçenleri bilir, haber verirdi,
    Manevî zevk ve safa ehlinin, Allah'dan neler elde ettigim bilmelerini isterdi,
    Dilerdi ki onları, Yaratıcının naipleri olduklarını, her birinin, dolaylarınpadisahı bulundugunu bilsinler,
    sterdi ki onların dilekleri, iki dünyâda da olur, iyi - kötü, ne dilerlerse meydana gelir:
    Bir solukta seytanı melege döndürürler; melegi de kötü bir seytan yaparlar,
    Alemde, mutlak hükmedenlerdir onlar; âleme lütuf, onlardan gelir,
    Herkes, onları ısıgının vurmasıyla aydınlanır: gönüllerdeki tiken, onları lûtfuyla güllük - gülüstanlık olur,
    Hepsi de gerçekler günesidir: mâna âleminin inceliklerinin hayâtı, onlarladır,
    4150, Bütün sözler, bedenlere aittir: çünkü her bedenin ayrı - ayrı adı vardır,
    Dalgaların sayısı yüzlerce olsa bile sen denize bak da sayıdan vazgeç,
    Bu kadar sözü yeter sayayım; çünkü remizler çok, hem de pek çok; ama evde biri varsa, bir tek söz yeter,
    Seyyid, ona canla - gönülle mürîd oldu; böylece de Seyh'in lûtfuyla canını ruh haline getirmeyi
    diledi,
    Mürîdlikle muradına erdi: çünkü Seyhi, ona sayısız bagıslarda bulundu,
    Dogan gibi gözünü açtı onun; doganın, tekrar dönüp padisahına gelmesini sagladı,
    Muhtaç bir halde geldi, azık elde etti; ondan kederler geçip gitti: safâlara kavustu,
    Gönlünden ask kaynagı costu; canı, ebedîlik sarabını içti,
    Gamlar, zevk ve nese oldu; çünkü Seyh, ask yoluna kılavuzluk etti ona,
    Ayrılık tikeni, kavusma yüzünden gül bahçesi kesildi; kapkaranlık gecesi, apaydın gündüze döndü,
    4160, Can bakırı, ask atesiyle eridi; kimyaya kavustu da bu yüzden altın oldu,
    Atese mensup sehvetli, onun yüzünden nur oldu: Tûr'a benzeyen bedeninde, vaktin Musa'sı kesildi,
    Varlıgından yok oldu, Hakk'a ulastı; tüm ruh oldu, beden bagından kurtuldu,
    Ölümden önce öldü, hâli degisti: ulular ulusu Allah ululuguyla dirildi,
    Sayılı ömrü vardı: bu alıs - verisle Allah'dan ebedî ömrü aldı,
    Hani toprakta yok olan tohum gibi, yüzlerce dal - budak ve yaprak elde etti,
    ncisi costu - köpürdü, deniz oldu; asagılıgı terketti de yüceldi,
    Bu yokluk dünyâsı daraldı ona: melekler gibi göge agdı,
    O yücelisle, o gidisle, kavusma âlemim, bulusma saltanatını elde etmek, kolaylastı ona,
    Sonunda âleme kutup oldu; melegin de secdegâhı kesildi, âdemin de,
    4170, Rütbe bakımından insanı da geçince, artık insan, ona hizmet etmeye, tapı kılmaya basladı,
    Gümüs dâima altına secde eder; tıpkı onun gibi, altın da inciye karsı secdeye kapanır,
    Sevgili, merdiven, basamak - basamaktır; asagıdaki basamak, üsttekine secde eder,
    Çünkü az, çogu ister; palas, zînetli kumasa karsı secdeye kapanır,
    Yirmi, elliyi arar - durur; tacir de padisaha karsı yere bas kor, bey de,
    Kim mertebe bakımından senden üstünse o, padisahındır senin; çünkü senyıldızsın, oysa Ay'dır sana,
    Görünüste onu bulamasan bile iç yüzde ona secde edersin,
    Sen onun müridisin ama haberin yok; küçücek bir çocuksun da babandan gaflettesin,
    Kul nerden padisahı bilecek, övecek? Meger anlatsın onu,
    Bunun da kıyısı yok; sen o padisahı anlat; yıldızı bırak da Ay'dan bahset,
    XCIII
    Hak ve Din Bahâ'sı, Allah sırrını kutlasın; Belh'teki halktan incinince, Muhammed Hârezmsâh'a kırılınca yüce
    Hak da, sen bu vilâyetten çık, ben onları helak edecegim diye hitâb etti ona, O ilin yıkılmasına, o toplumun
    helak olmasına, o padisah sebeb oldu, Böylece de, zamanın peygamberi incinmedikçe yüce Hak bir kavmi helak
    etmez,
    Gönül ehlininin gönlü dertlenmedikçe,
    Allah hiç bir kavmi rezil-rüsvây etmez,
    Mevlânâ Bahâeddin Veled'în Konya'ya gelmesi, Sultan Alâeddîn'in ona mürîd olması; onun kerametlerini gözleriyle
    görmesi ve Bahâeddin Veled'e âsık olması, Vefatından sonra yedi gün yas tutması, ihsanda bulunması, ata
    binmemesi ve bütün Konya halkına bagısta bulunması
    4180, Bahâeddin Veled, Delillilerden incindi; o zevalsiz saltanat sahibinin gönlü kırıldı,
    Hemencecik Allah'dan, ey kutupların padisahlar padisahı tek er diye hitap geldi;
    Dendi ki: Bu topluluk seni incitti; senin tertemiz gönlünü kırdı ya,
    Sen de çık bu düsmanların içinden de onlara azap göndereyim, belâlarını vereyim,
    Hak'tan böyle bir hitap isitince, gazep ipliginin upuzun egrilip büküldügünü anlayınca,
    Belh'ten Hicaz semtine hareket etti; çünkü o sır, iyice tesir etmisti ona,
    O daha yoldayken haber geldi; o sırrın eseri belirdi:
    Tatar, o bölgelere hücum etmis, slâm askeri bozguna ugramıstı,
    Belh'i almıslar, o topluluktan hatsiz - hesapsız, bir çok kisiyi aglata - inlete öldürmüslerdi;
    Büyük sehirleri yıkıp yakmıslardı, Tanrf nın bin türlü azabı vardır,
    4190, Allah kahrının haddi yoktur; cehennemligin belâsı, ebedîdir,
    Her peygambere de böyle hitap gelmis, her peygamberin duasına cevap verilmistir,
    Bu hasetçi topluluktan ayrıl denmistir; onlar bilgisizliklerinden kör olmuslardır,
    Onlardan ayrıl da helak edeyim onları; yelle, toprakla savurayım - gitsin,
    Yahut hepsini suya garkedeyim; yahut da onları atese yakayım denmistir,
    O padisahın yolda, küçüklere, büyüklere yaptıkları anlatılamaz,
    Zamanın o azîzi, çagının özü - özeti, her sehirde ne kerametler gösterdi,
    Onları anlatmaya kalkıssam, o sözlerle dalarım, diledigimi anlatamam,
    Yıllar geçer de onlar gene bitmez; bütün ömrüm de onları anlatmakla geçipgider,
    Bunları geçmek gerek; en önemlilerini anlatmalı ancak,
    4200, Kâ'be'den, Rum ülkesi halkının da ondan rahmete erismesi için Rum Diyarı'na geldi,
    Bütün sehir halkı zamanın o tek erinin geldigini duydu,
    Onun inci gibi degerli, bulunmaz bir er oldugunu, günesin bile onun bagıslarıyla parladıgım isitti,
    Bütün bilgilerde benzeri olmadıgını, ask sırlarından haberi bulundugunu anladı,
    Kadın - erkek, çoluk - çocuk, genç - ihtiyar, bütün halk ona yüz tuttu,
    Bu eri gördükçe, gerçekligim, dinim arlıyor dedi,
    Kerametlerini apasikar gördüler; ondan ne sırlar duydular, sözler isittiler,
    Hepsi de ondan vilâyetler elde etti; hepsi de ondan rivayetlere koyuldu,
    Birkaç gün, birkaç zaman böyle geçti: büyük - küçük, erkek kadın, ona miirîd oldu,
    Bundan sonra padisah Alâeddin de tam bir inançla ve bütün beylerle,
    4210, Gidip onu ziyaret etti; hepsi de onun seker gibi tatlı ögütlerini dinledi,
    Sultan Alâeddin, onun yüzünü görünce askla, tam bir gerçeklikle mürîd oldu ona,
    Vaazını duyunca hayran oldu; onu, gönlünde - canında konakladı,
    Ondan pek çok kerametler gördü: kendisine ait de birçok belirtiler elde etti,
    Önceden de, onun karsısında bir katre bile degildi zâti: beylere yüz tuttu da,
    Heybetinden gönlüm tir - tir titriyor: yüzüne bakmaktan korkuyorum;
    Bu eri gördükçe, gerçekligim, dinim artıyor dedi,
    Bütün âlem, benden korkup titrerken ben, bu adamdan korkuyorum; yârabbi, bu ne hâl?
    Ondan bir heybettir, geliyor bana; o heybetten de bedenime bir titremedir, geliyor,
    yice inandım ki o, Allah dostu; âlemde az bulunur bir er; esi benzeri yok,
    4220, Yakınlarına boyuna bunu söyler, gece - gündüz onun övgü incisini delerdi,
    ki yıl sonra Allah takdiriyle Bahâeddin hastalandı,, basını yastıga koydu,
    Padisah onun hastalıgından mahzun oldu: bu dert yüzünden rahatı - huzuru kalmadı,
    Ona dolasmaya gitti: tapısında, iki gözü yasla dolu olarak, yüregi yanarak agladı,
    Allah bize lütfederse dedi, bu hastalıgı geçer se,
    Onun ordusunda kumandan olayım, canla - basla ona hizmet edeyim
    yilesirse, bundan sonra o, padisah olsun; ben de canla gönülle kul olayım ona,
    Padisah, her zaman, onu gördükçe, bu ahdi tazelerdi,
    Padisah, sarayına dönünce Bahâ, yanındakilere dedi ki:
    Bu adam dogru söylüyorsa, Allah'tan bizim iyilesmemizi istiyorsa,
    4230, Göçecegim an yaklastı; bu yokluk dünyâsından gidecegim demektir,
    Çünkü ben, görünüs âleminde de padisah olursam, bu âlemin degeri kalmaz,
    Bütün âlem, Allah sarhosu olur; herkes bana döner, bassız - ayaksız kalır,
    Herkes isten - güçten kalır; herkes Allah'ya hayran olur - gider,
    Herkes bu hâle gelince de, herkese ask, es - dost olunca da
    Ne yiyecek bulunur, ne giyecek; halk tümden çalısmadan kalır,
    Çünkü o sülük ehlinin padisahı (Peygamber), "insanlar, padisahlarının dinlerindendir"
    buyurdu,
    Dünyânın yıkımına daha vakit var; gerçekte dünyâ, yokluk dünyâsı ama var görünmede,
    Henüz de bu varlıgın ömrü tükenmedi; yücelikle asagılık, daha sürecek,
    Bu bakımdan, gerçekten de anlıyorum ki beden âleminin yıkılmaması için gidecegim ben,
    4240, Gerçekten de öyle oldu: ansızın âhiret âlemine göçtü,
    Bahâ Veled, vefat edip dünyâdan, ulu Rabb'in civarına gidince,
    Cenaze töreni günü kıyamet gününe döndü; kadın - erkek, kanlı gözyasları döktü,
    Konya sehrine bir atestir, düstü; onun gamıyla kul da yandı - yakıldı, hür de,
    Bilginler, bas açık geldiler; beyler, padisahla beraber cenazesinin önünde yürüdüler,
    Konya'da kadın - erkek, yüce - asagı, hiçbir kimse kalmadı ki,
    O yasta, cenazesinin töreninde hazır bulunmasın; o yası nasıl anlatayım ki?
    Dünyâda hiçbir kimse, birisinin bu çesit cenaze törenini görmemistir,
    Padisah derdinden, yedi gün tahtına oturmadı; sırçaya benzeyen gönlü, dertle kırıldı gitti,
    Haftasında, camide yemek verdirdi; aç da yedi - doydu, tok da
    4250, Yoksullara, o yüce padisahın vefatı dolayısiyle mallar bagısladı
    Gece - gündüz, ayrılıgıyla feryâd etti: iki gözünden kanlı yaslar döktü,
    Yas bittikten sonra ihtiyar - genç, bütün halk toplandı,
    Herkes ogluna yüz tutup, güzellikte ona benzer sen varsın,
    Bundan böyle el bizim, etek senin; hepimiz de sana yüz tuttuk,
    Bundan böyle padisahımız sen olacaksın; bundan böyle hepimiz lütfü, keremi
    senden bulacagız dedi,
    XCIV
    Allah bizi azîz sırrıyla kutlasın, Mevlânâ Celâleddîn'in, Allah ondan razı olsun, babası Mevlânâ Bahâeddîn'in yerine
    geçmesi; babası gibi bilgiyle, ibâdetle zabitlikle, takva ile, fetva vermekle bezenmesi, Allah anılısı ululasın, Seyyid
    Burhâneddîn-i Muhakkik1 in, seyhini aramak üzere Konya'ya gelmesi, seyhini bulamaması, oglu Mevlânâ
    Celâleddîn'i zahir bilgilerinde babasının mertebesine ulasmıs bulması ve ona, bilgide babana mirasçı oldun;
    ama babanda bu zahir hallerinden baska haller de vardı ki onlar, ögrenmekle elde edilmez, Allah vergisidir; onlar,
    eklenti - baglantı degildir; özden belirir; o hâller, o hazretten bana ulastı; onları da benden elde et de her hususta
    zahirde de, bâtında da babana mîrasçı ol, tıpkı ona dön demesi,
    Padisah Celâleddin, babasının yerine geçti, oturdu; yeryüzü halkı ona yüz tuttu,
    Babası gibi zahitti, bilgindi; bütün bilginlerin bası - basbuguydu, padisahıydı,
    Bilgide dogunun, batının müftüsüydü; dünyâdan bilgisizligi bilgiyle sildi - süpürdü,
    Ahmed'in dininin bayragını yüceltti; bu dindekilerin hepsi de onu tanıdı, bildi;
    4260, Anladı ki babası gibidir, babasından da üstündür; ikisinin hareketleri, halleri,
    birbirine uygun, dengeli,
    Kararsızlar, onunla yatıstılar; hepsi de onun gölgesinde korkudan emin oldu,
    Herkese bir baska bagısta bulundu; biri, onun yüzünden Ay oldu, öbürü günese döndü,
    O inciye sahip olmayanı da göksüz bir yıldız hâline getirdi,
    Bagıslarından kimse mahrum olmadı; hem övülen onun bagısını elde etti, hem yerilen,
    Herkese, lâyık oldugunu verdi; hepsi de yol aldı, gerçeklere dost oldu,
    O bagıs dile sıgmaz ki anlatılsın; bu yüzden de anlatırken üzülür, incinirim,
    Ama gene de onlara ait olayları gözle görünür bir hâle getireyim de bir soluk olsun esenleseyim dedim,
    Dedim ama her bedenin, can âlemine erismesine Allah'dan izin yok,
    Bu yüzden de ister - istemez bu kadarına razı oldum; geçmisi de bıraktım,
    içinde bulundugum zamanı da,
    4270, Bunun ne sonu vardır, ne baslangıcı; sen, gizli seyleri bırak da gene o hikâyeye dön,
    Burhan, bir müddet o ayrılık âleminde kaldı; seyhini aradı,
    Bir hayli gezip dolastıktan sonra, nihayet ululardan biri haber verdi ona,
    Dedi ki: Seyhin Rum ülkesinde; hem de gizli degil, herkesçe bilinmekte,
    Bunun üzerine o arayan er, o yana yürüdü; çünkü seyhinin askı pek üstündü onda,
    Seyhinin askıyla yola düstü; kimi yelip yortuyor; kimi yanıp cosuyor, kimi nâz-ü eda ile yol alıyordu,
    Seyhten kadehini sarapla doldurmustu; netekim kamıs da sekerle öylesine dolar,
    Derken neseli bir halde Konya'ya geldi; sehirlilerden seyhini sormaya basladı,
    Hepsi de, o arayıp durdugun, askıyla her yana gezip kostugun zât,
    Bir yıl oldu ki dünyâdan gitti; pilisini - pırtısını gene âhiret yurduna çekti;
    4280, Topraktan yaratılmıs bedeni topraga gitti; tertemiz ruhu da felekleri astı dedi,
    Seyyid, Seyh dedi, bizdedir; yag gibi bizde erimisti o,
    Ben Seyh'in ta kendisiyim, benden bir eser kalmamıstır; hiç sekerin sekerlikten ayrıldıgını gördün mü sen?
    Su, binlerce testide olsa bile akıllı, testileri bırakıp baska yere gitmez,
    Suyu içmek isteyen, testide arar: susamıs kisi, testinin resmini bakar mı hiç
    Mü'minleri bu yüzden bir saydı; çünkü onları tümüne de kendi ısıgını salmıstır,
    Biz, hepimiz de Allah'mıza âsık oldugumuzdan biriz; sayısısız,
    Sen sevgiye bak, sayıdan geç; bir olan Allah'nın güzelligini, lûtrunu, sayısız olarak gör,
    Bunun da önü - sonu yoktur; sen gene o övülesi erin ne dedigin söylemeye bak,
    Söze basladı da cilveler ederek dedi ki: Yanlıssız, kuskusuz Seyh, benim,
    4290, Halkı kendine çagırmaya basladı; kadın - erkek, ona candan kul - köle oldu,
    Sehir tümden ona mürid oldu da herkes, gönlüne onun sevgi tohumunu ekti,
    Herkes, Bahâ Veled sensin, hattâ sırrın da sırrısın, bir Allah'nın nurusun dedi,
    Bu tasarlayıslarında da hiç hatâ yoktu; o yüce padisah, tasarlayıslarından yüz kez de yüceydi,
    Ondan sonra padisah Celâleddîn'e dedi ki: Bilgide esin yok, seçkinsin,
    Ama baban hâl sahibiydi; sen de onu ara, sözden geç,
    Onun sözlerini iki elinle kavramıssın: fakat benim gibi onun haliyle de sarhos ol,
    Böylece de ona tam mirasçı kesil; cihâna ısık saçmada günese benze,
    Sen, zahiren babanın mîrasçısısm; ama özü ben almısım; bu dosta bak, bana uy,
    Celâleddin, babasının müridinden bu sözleri duyunca can oldu da artık bedenin çevresinde dönmeyi bıraktı,
    xcv
    Hak ve Dîn Celâli'nin, Allah bizi azîz sırrıyla kutlasın, Seyyid Burhâneddîn-i Muhakkık'a mürîd olması Allah Ondan
    razı olsun; dokuz yıl onun sohbetinde bulunması ondan sonra Seyyid Burhâneddîn ve Mevlânâ'nın mücâhede
    ve rıyâzatla ugrasmaları, ve Celaleddîn'in, Seyhlik makaamının olgunluguna ulasması, onun aynı olması,
    zamanın kutbu kesilmesi; olgun ve ulasmıs kisilerle önce ve sonra gelen kutupları hepsinin de, onun yardımına
    muhtaç olmaları,
    4300, Candan müridi oldu: bas koydu; ölü gibi önünde yere serildi,
    Huzurunda ölünce de onu diriltti; aglayısını giderdi, gülüs mâdeni hâline getirdi onu,
    Gamı öldürdü; derdi, nesenin ta kendisi yaptı; gözünü açtı, hidayet yoluna götürdü onu,
    Erler gibi onun derdinin tortulu sarabını içti: zâtı dertlerle dolu olanlar, ebedî diridirler,
    Dertsiz adam, bil ki ölüdür: o, boyuna kar gibi erir - durur,
    Candaki dert, dirilik nisânesidir; derd, Allah tapısında kulluktur,
    Derdi olmayan kul degildir: toza - topraga bulanmamıs adamın sözünü dinleme,
    Kimin derdi fazlaysa, yol alan, önde giden, odur; ayagı olmayan, nasıl yol alır
    Derdi olmayanın canı, çirkin, kirli bir candır; dertsiz adam, nerden aman bulacak?
    4310, Derdi olmayan, ölmüs diridir; o, küpün dibindeki tortudur sanki,
    Beden, canla diridir, can da dertle, Derdi olmayana, ondan deme,
    Gebe, nasıl olur da dertsiz, agrısız - sancısız dogurur, er olmayan kisi, orduyunasıl kırıp bozar?
    Dertsiz bulusup kavusmanın imkânı yoktur; porsumus gönül, bulusma devletine eremez,
    Can kusuna dert, koldur - kanattır; kanatsız kus, nasıl uçar da konacagı yere konar?
    Fazlasıyla agla, yan, feryâd et de neliksız - niteliksiz Allah, seni nelikten, nitelikten kurtarsın,
    Çünkü nelik - nitelik, âsıklara hapishanedir; çalıs - çabala da hapisten kurtul,
    Bu sözü, her asagılık kisi nerden anlayacak? Eflâtun bile aska uzak,
    Mevlâııâ, Seyyid'in hizmetinde dokuz yıl kaldı; böylece hem sözde, hem özde onun esi oldu,
    Anlam bakımından es oldular, sırda da es kesildiler; çünkü anlam âleminde gönülleri birdi,
    4320, Derken ansızın Seyyid, yokluk dünyâsından varlık sarayına göçtü,
    Celâleddin, onsuz tek basına kaldı; gece - gündüz, yüzünü Allah'ya tutmadaydı,
    O hevesle uykudan, yeyip içmekten kesildi; arastırma bayragını yüceltti,
    Gerçeklikle, yanıp yakılarak, feryâd edip dertlere düserek böylece bes yıl riyâzat çekti,
    bâdetle dert, birbirine es olunca melek gibi güzelim göge agdı,
    Her ihtiyara, her gence sayısız kerametleri belirdi,
    Önce gerçeklikten uzaktılar ama sonra onbinlerce müridi oldu,
    Ulu müftüler, hüner sahipleri, onu, Peygamber makamında gördüler,
    leri gidenler de, geri kalanlar da ona mürid oldu, kul - köle kesildi: yesillikler gibi baharın dirildiler,
    Cömert davranıp minberde, Peygamber gibi atesli, alıcı vaazlar verdi,
    4330, Gizli sırları açtı, söyledi; her zaman, yüzbinlerce inciler deldi, Güzelim ünü âlemi tuttu; insanları ruhlarını diriltti,
    Sırlar, onun yüzünden öylesine açıldı ki her müridi, Ma'rûru bile geçti, Böylece, davetle zamanını geçirmede,
    Allah'yla mesgul olmada, yüzünden âsıklar muratlarına ermedeydi, onun yüzünden asıklar muratlarına ermedeydi.
    XCVI
    Adem'in çagından bu zamana dek olgun erenlerin, Allah'ya ulasmıs âsıkların halleri belirmis, halk onlara yüz
    tutmus, ululuga ait hâllerini herkes isitmis, kabul etmistir, Bilgi ehliyse, görünüse kapılıp onları hallerinden haberdar
    olmamıslardır, Bir dereceye dek ki, Allah rahmet etsin, Mansûr-i Hallaç'ı, halk bilgisizligi son derecede oldugundan
    dara çekmistir, Ama âlemleki erenlerin derecelerinden üstün bir derece de vardır ki o, nıâsukluk duragıdır; âleme,
    buna dâir bir haber gelmemistir; bu durakta bulunanların ahvâlini hiçbir kulak isitmemistir; Allah antlısını ululasın,
    Tebriz'li Semseddîn zuhur edip, Allah aziz sırrıyla bizi kutlasın, Mevlânâ Celâleddîn'i âsıklık ve erenlik mertetebesinden
    mâsukluk mertebesine eristirmistir; o zamana kadar böyle birsey duyulmamıstır, Zâti Mevlânâ, ezelde, o denizin
    incisiydi; hersey döner, aslına varır,
    Ansızın Semseddîn gelip ona ulastı; nurunun ısıgında da gölge, yok olup gitti,
    Ask dünyâsının ardından defsiz, sazsız ask sesi eristi,
    Masuk hâllerini anlattı ona; böylece de sırrı yücelerden de yücelere vardı,
    Dedi ki: Sen bâtına rehin olmussun ama sunu bil ki ben, bâtının da bâtınıyım,
    Sırları sırrıyım ben, nurların nuru; erenler, benim sırlarıma erisemez,
    Ask da benim yolumda perdedir; diri olan ask bile benim önümde ölüdür,
    4340, Tümden masuk olan dostlar, Allah'ın rızâsını kazanmıs erlerden de üstündürler, gerçekle bâtılı ayırd edenlerden
    de,
    Onların hâli söze gelmez; söyle bakalım, onların sarabını kim içer?
    Zahir bilgisi, yokluktan uzaktır; ama onların sırrını, yokluga da örtülüdür,
    Zahir bilgisi, yokluktan uzaktır; ama onların sırrı, yokluk daları tanımaz, bilmez,
    Ebedîlik saltanatı âsıklarındır ama, masukun saltanatı, onda da yücedir,
    Zahir ehli, Mansûr'u kınadı; çünkü onlar, onun âleminde uzaktılar,
    Hepsi de bilgisizlikle ona düsman oldu; çünkü onun sırrından bir koku bile alamamıslardı,
    Mansûr bu çagda olsaydı, onların hali, ona da örtülü kalırdı,
    O da onlara düsman olur, onlara kasteder, onları cezalandırmak için dara çekerdi,
    Sems, Mevlânâ'yı sasılacak bir âleme çagırdı; öyle bir âlem ki ne Türk gördü o âlemi, ne Arap,
    4350, Üstat Seyh, yeni bilgi beller bir hâle geldi; her gün onun huzurunda ders okumaya basladı,
    Sona varmıstı, yeni bastan ders basladı; kendisine uyulurken o, ona uydu,
    Bilgide tek olgun erdi ama onun gösterdigi bilgi, yepyeni bir bilgiydi,
    Gerçek âsık pek az bulunur; o, sır gibi insanlardan gizlidir,
    Dünyâda, inci gibi pek az bulunur; pek az kisi onun belirtisini görür, ondan haber alır,
    Âsıkın hâli böyle olursa ey ogul, can gözünü aç da iyi bir bak
    Masukun hâli nice olur? O, anlatılmaktan da dısarıdır, söylemekten de,
    Ulasıp bulusanlar bile onu tanıyamazlar; çünkü benzerini duymamıslardı bile,
    Çünkü o güzellikten haberleri yoktur da baska bir yere bakar dururlar,
    Tebriz'li Sems, o padisahlardandı iste; hâsılı onu, oraya çagırdı
    4360, O da onun cinsindendi de vardı, ona ulastı; can yoluyla canının canına kavustu,
    Tebriz'li Sems, o huyu kan dökücülük olan er, kılavuz oldu,
    Bundan önce de hikâye etmistik ya; baslangıçta ara onu,
    Ona ve onunla sohbet edenlere neler oldu; onun ayrılıgıyla dostlar, ne hâllere düstüler,
    Ayrılıkla ne cigerler kan kesildi; yâr da, agyar da onun gamıyla nasıl figana geldi;
    Onun yüzünden âleme nasıl bir yanıs düstü; Âdemogullarını nasıl bir atese attı;
    Hepsinin de o solukta, solugu nasıl kesildi, gözyasları, nasıl deniz gibi aktı,,
    Amıca, bunu sözle anlatsam, tas bile o gamlar erir - gider,
    Allah gamı, nesenin temelidir; mayasıdır; mâmurluk, onun yıkıklıgındadır,
    XCVII
    Ahiret gamı, meyva veren bir hayattır; dünya gamıysa gönlü soldurur, per - perisan eder, Çünkü dünyâ, bugday
    gösterip arpa satandır; görünüste güzel görünür; gerçekteyse çirkindir, Bir kocakarıdır ki kendini bezer de güzel
    ve genç görünür büyüyle, düzenle insanları yoldan alıkor;
    Allah yolunu vurur; kalpı altın, kötüyü iyi, yoku var gösterir,
    Dünyanın istekleri, yaglı - ballı seyleri, hâl diliyle insana, bizim çevremizde
    dön - dolas da faydalan diye vesvese verir oysa faydası, tümden ziyandır,
    Dünyâ gamını yeme, ziyanı vardır onun; din gamını ye ki onda fayda var,
    4370, Dünyâ derdinden can, erir - gider; ama âhiret gamıyla gönül gelisir,
    Allah için gam ve zahmet, pek büyük bir definedir: dünya içinse çetin bir zehir,
    Bu dumanın gamı da bostur; nesesi de; görünüsü misktir dünyânın, içiyse pislik,
    Den, insanı bezer, süsler ama içinde kan vardır, balgam vardır, pislik vardır,
    Dünyâ, görünüste bir kocakarıdır; rengiyle, kokusuyla güzel görünür,
    O gaddar, yalanlarla, düzenlerle dopdoludıır; aklını basına al da tuzagına düsme,
    Onun kalpını geçer akça diye kabul etme; dirhemi bir puldan da az degerdedir,
    Aklını basına devsir, onun pazarına aldanma da ahmaklar gibi borçlu düsme,
    Kim onunla alıs - verise girisirse kendisini ziyana sokar,
    Bir çok kisi, onun yüzünden derde, feryada düstü, müflis oldu,
    Muradına ermedi, hüzünlerle bir yanda oturakaldı,
    4380, Erenle Peygamber'den baska hiç kimse ondan kurtulmadı; onlardan baskası,
    onun tuzagından sıçrayıp kaçamadı,
    Onun yüzünden insan da cehennem tuzagına düsmüstür, cin de; onun yüzünden hepsi de
    nimetler veren Allah'nın bagısından mahrum olmustur,
    Hepsi de onun yeminin tadıyla tuzakta kalmıs, cehennem odunu olup gitmistir,
    Büyükler de, küçükler de, ihtiyar da, genç de, mahser gününde, ondan, fen ad eder,
    Ne mutlu o cana ki ondan kaçınır; ona yönelip bakmaz bile,
    Ansızın ona gözü ilisse bile dünyânın rütbesi, mevkii, ona kuyu gibi görünür,
    Dünyânın sekeri, ona zehir gelir, nesesi, zevki, bastan basa gam kesilir,
    Dünyâ ona yılan gibi görünür de hemencecik dünyâdan âhirete kaçar,
    Allah'a kaçıp sıgınandan baskası da bu çesit ejderhâdan kurtulmadı,
    Onu defeden, Allah'yı anıstır, oruçtur, namazdır; ne mutlu o kisiye ki Allah'a ibâdeti huy
    edinmistir,
    4390, Din, namazla arttıkça artar; dinini satansa ziyana düser,
    Bu dünyâyı bir nakıs bil, bir deri say; dost görünürse de düsmandır o,
    Vaatleri yalandır,özsüzdür; onun essiz görünen güzelliginin özü-esası, korkuya, iniltiye benzer,
    Seni cennete çagırır da bu düzenle tutar, cehenneme götürür,
    Kötü nefis, cehenneme kılavuzluk eder; pesine düser de gidersen canından -basından eder seni,
    stek bakımından akıl, zıddıdır onun; akılla iyilik artar, nefisleyse eksilir,
    Aklın, acı bir ilâç verse bile bir hosça iç onu da seni zahmetten geri alıp kurtarsın,
    Çocuga da mektep acıdır; oyun için ilimden de kaçar, edepten de,
    Ama sonunda isin tersini görür; pismanlık içinde kalır; isi tersine döner, berbâd olur - gider,
    Kötü düsünceli çocuk, oyun sebebiyle iki dünyâda da hor olur sürülür,
    4400, Ama oyunu, eglenceyi bırakan, padisahlar gibi baht bayragını yüceltir,
    İLİM BİR NOKTA İDİ CAHİLLER ONU ÇOĞALTTI
    İNSANLAR VAV GİBİ DOĞAR BİRAZ DOĞRULDUKLARINDA KENDİLERİNİ ELİF ZANNEDER
    HER ŞEY ELİFLE DÖNÜYOR ELİFE DÖNÜYOR
    KORKAKLIKTA AR İLERLEMEKTE ŞEREF VE İTİBAR VAR
    İNSAN KORKMAKLA KADERDEN KURTULAMAZ


    Elif lâm mîm sâd. Bu, sana, kendisiyle (insanları) uyarman için ve mü’minlere öğüt olarak indirilmiş bir kitaptır. Artık ondan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın. (Araf, 1,2)

  3. #3
    haydarı kerrar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Durum
    Offline
    Üyelik tarihi
    Feb 2011
    Mesajlar
    630
    Teşekkür / Beğeni
    @

    Standart Cevap: Sultan Veled-İbtidaname

    XCVIII
    Dünya isleri, tümden oyundur o islerde hiçbir fayda, hiçbiç kâr yoktur, Netekim çocukların biri padisah olur,
    öbürü vezir; biri kumandan olur, öbürü bey, öbürü asker; onun gibi hani, Bu oyunla ne bir kale elde edilir, ne
    bir il, Bunların hepsi de faydasız seylerle ömür yitirmektir; büyüdüler, ihtiyarladılar mı, bundan pisman olurlar
    da ne diye oyun yerine ilim, edep ögrenmedik, bilgisizligimiz yüzünden horlanıyoruz, azıksız kalıyoruz, yoksulluk
    çekiyoruz derler, Simdi, dünyanın ömrünü de çocukluk çagı bil, istekleri, güzelleri, mevkii, malı da, onlarla
    ugrasmaktan, ele pismanlıktan baska bir sey geçmiyecek olan o oyun say, Âhiretiyse ihtiyarlık çagı bil; o çagda,
    önce sana tatlı görünenlerin acılıgı, mevki sandıgın seylerin kuyudan ibaret oldugu, güzel görünenin çirkin
    bulundugu, böylece sonsuz gerçekler, açık - seçik görünür, Netekim yüce Hak, «Söz budur ancak, dünyâ oyundur
    oyalanıstır, bezentidir» duyurur, Bezenti buyurur, su sebeple ki o, esasen güzel degildir; bezentiyle güzel
    görünür, Baska bir sûrede de, «istenen seylerin sevgisi, insanlara bezetilmistir» buyurur, istenen seyler,
    kendilerini insanlara bezetilmis gösterir; hani altın suyuna batırılmıs bakır, yahut gerçekte çirkinken kendini
    bezeyen kocakarı gibi güzelligi yalandır da kalp altını gibi çirkinligi gerçektir,
    Dünyâ isi oyundur gerçekten de; onunla oyalanır, kalırsan gerçege lâyık degilsin,
    Kur'ân'da onun adı oyalanmaktır, oyundur; itâattan, hayırdan baska ne varsa yanlıstır, kötüdür,
    Ondan sonra da onun bezentisini, kendisinden güzel degil, esasından genç degil dedi,
    Hani bir ihtiyar, kendini bezer, süsler, bu çesit seylerle güzel gösterir ya, tıpkı onun gibi,
    Yüzüne allık sürer, pudra sürer, onlarla yüzünü güzel göstermek ister,
    Egreti bezentiyi, halkı avlamak için kendine ekler, onun gibi,
    Bu yüzden, bir baska sûrede de söyle buyurdu; dinin - îmanın varsa iyice anla:
    Dünyânın istenen, özlem duyulan seyleri bezenti yüzündendir; sana güzeldir ama iyice bak da gör,
    O bezenti, ona eklentidir; onun kalp bezentisi için dînini feda etme,
    4410, O kendiliginden güzel ve hos olsaydı Allah hiç de böyle buyurmazdı,
    Onu biz bezemekteyiz de o yüzden güzellesmistir; bu iyiyle kötüyü sınamak içindir,
    Bu düzenci kocakarı büyücüdür; onun düzenine ne sınır vardır, ne sayı,
    O Rüstem'leri bile düzenle, yalanla baglayakoymustur; dünyâda onun agından, oltasından az kisi kurtulmustur,
    Güçle - kuvvetle ona üst olamazsın; onun düzeninden ancak mezarda kurtulursun sen,
    Feryâd et, çabucak Allah'ya kaç; ondan çekinmenin imkânı vardır deme,
    Ben, hîleyle, düzenle alt ederim onu, benim gücümle yıkılır - gider;
    Yaglı - ballı yemeklerini yemem, elimi kâsesine uzatmam deme,
    Yüz yıl dirensen fayda vermez sana; gene de seni ayaklar altına atar,
    Meger ki Hak'tan yardım gele de kurullasın, belâlarla dopdolu olan böyle bir kuyudan halâs olasın,
    4420, Gücü bırak da sızlan; Yaratıcı'nın yardımıyla kurtul ondan,
    Böyle yap da Allah seni onun pençesinden kurtarsın; böyle bir hendegi sıçrayıp atlayasın,
    Allah sana böyle bir yardımda bulunursa dayan da agyarı bırak,
    Çalısmayı da kendinden degil, ondan bil de geride kalma, öne geç,
    Bilir misin, bu gayreti niçin verdi Allah sana? Hiç kimse gayret etmeksizin onu görmedi de ondan,
    XCIX
    Yaratıkların, var edilenlerin içinde, diledigini yapabilen, ancak insandır; öbürlerinde dilediklerini yapma gücü yoktur,
    hepsi de mecburdur onların, Netekim ates ısıtmasın, su ıslatmasın, günes ısık vermesin, buna imkân yoktur; bu,
    ellerinde degildir, nsanda ihtiyar vardır; iyiyi, kötüyü, yapmaya gücü yeter de onun için hesaba çekilir, Yaptıgımı,
    yapacagım mecburum, ihtiyarım yok derse yanlıs söz etmis olur; çünkü yaptıgına pismanlıgı, dâvasını yalanlamaktadır,
    Diledigini yapman için O, seni irâde ve ihtiyar sahibi olarak yarattı,
    Herseyi yapmaya güç verdi sana; cebri bırak da itaat et ona,
    nsandan baska, seytanın, perilerin, cansızların, bitkilerin, hayvanların,
    Topragın, yelin, suyun, atesin, iyi - kötü herseyin; gülün, tikenin htiyarı
    yoktur; dilediklerini yapamaz onlar, mecburdurlar; hepsi de neye memursa onu
    islemeye koyulmustur,
    4430, Ates yakar, ısıtır; sudan ıslaklık, yumusaklık meydana gelir,
    Herbiri baska bir is görür; gül yapragı, tiken gibi batar, yaralar mı hiç?
    Rahmet ıssı Allah, onları öyle halk etmistir ki her biri, ne yapacaksa onu yapar, baska bir is yapamazlar onlar,
    Ama, sen insan soyundansın; diledigini yapabilirsin; buna gücün yeter,
    Sana, yola gidesin, ibadete, hayırlı islere yönelesin diye ayak verdi,
    ki elin, iki ayagın, senin hükmündedir; elini uz tut, ayagını düz tut,
    Gel hele, egri yola gitme; kötüdür o gidis; dogruluktan baska birseye de el atıp tutma,
    Hayırlı islerde bulunasın, dogru yolda yürüyesin diye organ verdi sana,
    Böylesine iyi organla aksine is görürsen, her hâlde kendi boynunu vurursun,
    O sana, gerekeni onarasın diye organ verdi; sen ne diye yıkmaya kalkısır, kötü is islersin?
    4440, Adamsan organla iyilik et; sıcak kanlı ol, soguklugu bırak,
    Birkaç güncegiz zahmeti kabullen, dünyâyı bırak da din gamını ye,
    Böylece de sonunda, körlük hapishanesinden kurtulur, varlıgından, benliginden geçer,
    Allah'ya ulasırsın,
    Benligin, varlıgın, kapısı kapanmıs bir evdir; oysa sana egreti verilmistir zâtı,
    Cansan yürü de ona gönül verme; yoksa sonunda yıkılır o, sen de altında kalırsın,
    Degil mi ki sonunda yıkılıp gidecek; ne diye gece - gündüz onu onarır - durursun?
    Düz dursun diye ona direk dikiyor, payanda vuruyorsun ama zâti durmayacak, yıkılıp gidecektir o,
    Kebapla, sarapla onu, yıkılmasın diye onarır - durursun,
    Allah onu, yok olmak için var etti; nasıl olur da ilâçla durur kalır?
    Senin gibi yüzlercesi bu ise giristi, bedenini nâz-ü naimle besledi:
    4450, Yaglı - ballı yemeklerle, birçok nimetlerle, ölümsüz olsun diye gelistirdi,
    Ama faydası olmadı; ziyana ugradı; ansızın evi yıkıldı - gitti,
    Hepsi de evin enkazı altında ezildi; çünkü zâti beden kadehinden içmisler, sarhos olmuslardı,
    Bos yere ne diye ona hizmet eder de eziyetler çekersin? Bedeni terket de Ars'a uç,
    Bedeni terkeden diri kaldı; atsız olarak canlar dünyâsında kosup yol aldı,
    Onu elden çıkar ki bu yitirmek, bulmanın ta kendisidir; bedene baglanan, yol yitirmistir,
    Yeryüzüne bir tohum eken, birini oynayıp ütüldü mü, karsılıgında yüzünü bulur,
    Sen de ömür tohumunu Allah için oyna da Allah, kapı açsın sana,
    Sayılı ömrün, sayısız bir hâle gelsin; sınırlı yasayıs yerine, sınıra sıgmaz yasayıs verilsin,
    Geçici ömür, ebedî olsun; cennette Hak, seni suvarsın,
    4460, Varlıgını terkediste kâr edecegini gören kisi, askla varlıgını, benligini terkeder - gider,
    C
    Varlıgını terkedince buna, karsılık elde edecegini gören kisiye, varlıgını, benligini bırakmak kolay gelir; hattâ o,
    Varlıgı, benligi terketmeye âsık olur, Netekim ekinci de evde, anbarda ne kadar tohum varsa, çıkarır, askla -
    sevkle ovaya saçar; çünkü iyice bilir ki bire karsılık on, yirmi devsirecektir, Bunun örnekleri çoktur, Nasıl ki
    esenlik ona, Mustafâ buyurur ki:
    «Karsılıgının verilecegine iyice inanan, ihsan eder - durur,»
    Mustafa, birseyi elden çıkarana, hemencecik karsılıgının verilecegini iyice bilen kisiye buyurdu,
    Cömertlikte bulunmak kolay gelir; çünkü karsılıgında yüzlerce mislini elde edecektir,
    Tohum eken, anbarındaki tohumu çıkarıp tarlaya götürmez mi?
    Güzelce yere saçar onu: bire karsılık altı, hattâ on mislini devsirecegini bilir de,
    Onu, ekin ekmekten men'edene, bu der, bilgisizlik yüzünden söylenen bir söz:
    Ben bir tohuma karsılık, altmıs mislini alacagım; bu isten el çeker miyim hiç
    Bu çesit ögüt benim isime vurulmak istenen bir bag; dostum olan, bunun aksim söyler bana,
    Dost olan, tohum ekme der mi hiç? Bunu ancak düsman söyler, düzenci söyler
    Düsmanlıgı bırak, bana engel olma; ne diye engel oluyorsun isime?
    4470, Çünkü o, iyice bilir ki karsılıgını elde edecektir: bu yüzden de korkmadan yere ekin eker,
    Allah'nın bir basa karsılık yüz bas verecegine dâir vaadine inandıysan,
    Basını yitirmekten ne diye korkar da titrer - durursun, ne diye âsıkların yoluna düsmezsin?
    Ne diye neyin varsa feda etmezsin? Ne diye gece - gündüz, Allah'ya yüz tutmazsın?
    Kim, varlıgı terketti de yoklugu, alçalısı, gönül alçaklıgını seçtiyse,
    Allah'dan öyle bir varlık buldu ki, katresi, uçsuz - bucaksız bir deniz kesildi,
    Allah'ya feda edilen varlıgı, Allah'dan uzaklasmıs, ayrılmıs görme,
    Denize karısan katre, kendi varlıgından yok olur ama deniz kesilir,
    Padisahın yaptıgını yapmaya gücü yeten kisi, ne yüzden askerin bir eri olsun?
    Herkese üst olabilen, ne diye küçücük bir çocuk gibi kalakalsın?
    CI
    Yüce himmete sahip olan kisi, o kisidir ki, Allah'ya dalar da kendini unutur; varlıgı kalmayınca da Allah varlıgı,
    onun varlıgı olur, Netekim denmistir,
    Ne vakit biz, bizden ayrılacagız da
    Ben sen gidecek, ancak Allah kalacak,
    Himmeti asagıda o kisidir ki kendi varlıgına inanır, o kadarcık varlıgı yeter bulur, Hani küçük çocuga yüz tane at
    bagıslarlar da sevinmez, bir kusçagız verseler sevinir,
    onun gibi iste, Ömür o kadar degirlidir ki altınlarla dolu bir ev versen, bir anlık ömrü satın alamazsın, «Zamanla
    yakutlar satın alırsın ama yakutlarla zamanı satın alamazsın,» Böylesi ömrü, karsılıksız yitirmedesin, Hele bak,
    gör ki sonunda ne kadar acınacaksın,
    4480, Çocukcagız, bir kuscagızla sevinir de âlemin hazînesi onca bir yeldir ancak,
    Hazînenin zevkinden haberi yoktur da ondan dolayı boyuna kusa bakar - durur,
    O neliksiz - niteliksiz tada, yasayısa karsı bu cihanın güzelligi, hoslugu, kötüdür, asagıdır,
    Vay o kisiye ki o zevki bırakır da bunu alır; sonunda da elini disler - durur,
    Görür ki aziz ömür, yele savrulup gitmis,-Dilerim, hiç kimse böyle bir ziyana düsmesin,
    Bir günlük ömre bile paha biçilmez; karsılıgında altınlar versen,
    yi bil ki ömrün bir ânını bile elde edemezsin; dünyâ definesine karsılık onu satın alamazsın,
    ste böyle bir ömür, yitip gitmede; satıcı, karsılıgını almadan kumasını satmaz,
    Sense böyle degerli bir kuması, karsılıksız verdin; bu ziyana nasıl sevinebilirsin?
    Bu ziyana ne sınır vardır, ne son; ömrünü, karsılıksız olarak kolayca veriyorsun,
    4490, Dünyâda ömürden aziz birsey yoktur; ömrünü sıkı tut da gitmesin elden,
    Ömrün ömrüne karsılık da can istersin; yoksa ömür, pek ucuz olarak elinden gider,
    Ömrünü Allah'ya harca da karsılıgında ebedî ömür elde et,
    Topraga ne ekersen onu biçersin; bu böyle degil mi?
    Bugday ekersen, devsirme zamanı bugday, arpa ekersen arpa biçersin,
    Yeryüzü, ekileni vermeyi Allah'dan ögrendi; daha da bunun gibi yüzbinlerce hüner elde etti,
    Yeryüzü bunu yapıyorsa, iyi isler yapmana karsı Yaradan, neler yapmaz sana?
    Bir can için binlerce can verir; bir altın kesintisi için yüzlerce mâden bagıslar,
    Neyin varsa ona bagısla, evde bir kumas parçası bile bırakma,
    Böyle yap da senden hiç bir sey eksilmesin; hattâ senden bir giderse, yerine yüz gelsin,
    4500, Canla - basla dostta yok olursan yüz de nedir ki? Sayısız kâr elde edersin,
    CII
    nsan dünyâda ne kadar soluk aldıysa, kendisi onlara önem bile vermez ama, hepsi de Allah katında
    yitmez;sonunda hepsi de, hayır olsun, ser olsun, gözünün önüne gelir; netekim «Artık kim bir zerre agırlıgında
    hayır yaparsa, görür onu ve kim bir zerre agırlıgında ser yaparsa görür onu» buyurur,
    Hak, Kur'ân'da buyurdu ki: Ey kendine kapılıp aldanan kisi iyi - kötü,
    Bütün yaptıklarını göreceksin; hayır, ser, hepsi de gün gibi belirecek,
    Yaptıgın seylere bak da düsün, yapılmaması gereken seyleri yapmaktan sakın,
    Çünkü sonunda hepsi de dönüp sana gelecek; ne mutlu o cana ki ibâdet tohumu ekmistir,
    Keski karsılıgı sayısız olmayacak kadar az tohum ekseydin,
    Bir kötülügü, hırsından ikiyüze çıkarmaya kalkısma; aman, kötülükten sakın, aman,
    Karınca kadar olan kötülügü yılana döndürme: kötülükten kaç, iyilik etmeye bak,
    Ne mutlu iyilik tohumunu ekene; o, bir ekti, karsılıgında yüz devsirdi,
    Sonunda da Allah zenginlerinden oldu; ölümsüzlük yurduna göçtü, yücelikler buldu,
    4510, Ölümsüzlük dünyâsında bas oldu; asagılık nefsiyse arıklastı, zora düstü,
    Nefsine hâkim olan, yokluga da hükmetti, varlıga da,
    Nefsinin basına ayagını basan, hem yol alır; hem yolculara kılavuz olur,
    Lanetlenmis nefsini öldüren, içindeki asagılıkları da arıtmıstır,
    Perdesiz olarak sevgilinin yüzünü görmüstür; gizli olanlan apaçık seyretmistir,
    Kimde define, gevher varsa yol alır; kim illetliyse kalakalır,
    Isıgı olan görür; bagdan - bahçeden tatlı meyvalar devsirir,
    A yol arkadası, anlamsız, gereksiz birseyi bilmezse ne çıkar? Söyle bana,
    Bilirsem de ne ziyanı dokunur? Zâti hepsi de bedene benzer; bense canım,
    Akıllılar katında oyundan ibaret olan sey, çocuklara göre yüceliktir, büyüklüktür,
    4520, Akıllı kisinin aklı, öbürünü aramaz; çünkü Allah ona, ondan daha iyisini verir,
    Hak sana bir harman dolusu altın verirse, nasıl olur da bir arpa degerindeki gümüse bakarsın?
    Her solukta Allah'nın kudretini gören kisinin gönlünden Hak'tan gayrisi yer mı eder?
    Aklın varsa, onun, Yaratan'dan baska sevgilisi olduguna inanma,
    Hak, ondan bâtılı uzaklastırdı mı, onun gönlü, bil ki dâima Hak'la dopdoludur,
    nsanın boyuna yedigi gıda, hayvanın rızkı degildir, olamaz,
    Allah'nın bilgisi, yüzlerce çesittir; kumas gibi hem yücedir, degerlidir, hem asagı,
    Çok ve üstün bilgi, üstün kisilere nasîb olur; asagılık bilgi, asagılara,
    Sen söz söylerken, karsındakinin aklına göre söylemez misin?
    O dileyen, dinleyecek olan kisinin anlayısı ne kadardır; yahut hangi hâl
    üstündür ona:
    4530, Söz kaftanını onun boyuna göre biçer - dikersin: asagılık kisi, sözün degerini nerden bilecek?
    ste, evveline bir evvel düsünülemeyen Allah da, buna göre, lâyıgınca, sana es - dost olur,
    Senin kadrince, kaabiliyetince söz söyler sana, sözü çogaltır; neden
    faydalanacaksan onu gösterir sana,
    Allah, gücün ne kadarsa, o kadar yük yükler sana: böyle de boyuna iste - güçte olmanı saglar,
    Daha fazla yüklerde âciz kalırsın; çünkü o bilgiyi kavrayamazsın
    Tilki, arslan gibi kükreyemez; kulda, padisahın heybeti ne gezer?
    Allah'nın isleri sonsuzdur; onun denizinin kıyısını kimsecikler görememistir,
    Onu övmeyi bırak da ask sarabını iç; yürü, kendinden geçisi satın al da aklını - fikrini sat - gitsin,
    Asıl akıl - fikir, kendinden geçistedir; ona ulasmanın yolu da sarhosluktur, kadehi alıp çekmektir,
    Ask yalımı sarhos eder, dogru yola götürür; sense kendini aylıklıga adamadasın,
    4540, Ask kahvesi ölüyü diriltir: sarhos eder de körün gözünü açar,
    Ask binegi, âsıkları, varacakları yere ulastırır; bundan dolayı da âsıklar, onu dilerler,
    Ask kahvesi, canların içkisidir; baglarda - bahçelerde kadehlerle içerler onu,
    Abdal ask kadehinin düsüncesindedir; budur yol saptırmaktan kurtaracak sizi ancak,
    Düsünce kadehi, gönüllerde döner - durur; arılık - duruluk ırmagı ondan cosar da akar,
    Sarhoslugu, dileklerin de sonudur; nagmelerin de en güzeli boyuna sen boyuna okadehleri içedur,
    Kim bizim sarhosumuzsa bizdendir; aklı basında olan kisiyse bundan uzaktır, ayrıdır,
    Meyhaneciysen sarabımızı iç: saf ol, bönles de eli çabuk bir Ayyar kesil,
    CIII
    «Cennet ehlinin çogu aklı az olanlardır» hadîsi, «Allah'ı bilip tanıyanın dili tutulur», «Allah'ı tanıyanın dili uzar, çok
    söyler o kisi» hadislerinin yorumu, Bu hadislerin anlamları, birbirine zıttır; çünkü Allah'ı tanıyanın dili tutulur
    buyurulmakta; sonra da Allah'ı tanıyanın dili açılır, çok söyler, Allah'ı çok anar denmekte, Aklı az olan buyuruyor ya,
    bu sözle hiçbir sey bilmeyen ahmaklar kastedilmiyor; öyle bir aklı az kastediliyor ki bütün akıllılardan da daha akıllı,
    Hani sâir,
    Senin yüzünü gören kisidir deli - divâne olan, Sonra da senden uzakta kalan, deli - dîvâne olmadı mı der ya onun gibi
    iste, Allah'yı bilip tanımak, aklın son derecede olgunlugundandır; aklın olgunluguysa, Hakk'ın tecellîsine mazhar olup
    kendinden geçmekle olur, Bes yasındaki çocuk; bir güzelin karsısında kendinden geçmez; çünkü o zevki, o
    güzelligi anlayamaz ki, Onun için de, ona karsı, nasılsa öyle kalır, hâli degismez; akıllı, ergin kisinin o güzellige
    karsı kendinden geçmesine karsılık, çocukta hiçbir seycik olmaz, Simdi anlasıldı ya, «Cennet ehlinin çogu, aklı az
    olanlardır» denmekle, aklın, tanıyısın son derecede olması yüzünden bilgisiz halde kalakalmak,
    kendinden geçip gitmek kastediliyor; hani,
    Bilgim öyle bir dereceye eristi ki Sonunda, birsey bilmedigimi bildim
    demislerdir, Allah'nın günese benzeyen kudretini gören, nasıl olur da bir zerre gibi olan kendi kudretine bakar?
    Allah'nın sonsuz bilgisini gören, kendine verilmis olan bir katre bilgiyi ölçüye mi alır?
    Su halde Yüce Allah'yı görüp kendi sıfatlarını unutan, kendini görmekten kurtulur,
    Allah'yı görür bir hale ulasır,
    Mustafa, cennetler ehlinin çogu, aklı az olanlardır; bönler, birsey bilmeyenlerdir buyurdu,
    Onların aptallıgı, akıllarının son derecede üst olusundandır; hor - hakıyr aptala benzemezler onlar,
    4550, Faydasız olanları bilmezler onlar; faydayla dopdolu olanlarıysa arar - dururlar,
    Dosttan baskasını bilmezler; dostuysa iyice bilirler, anlarlar, ona karsı uyanıktırlar,
    Aynı zamanda Peygamber, kim Hakk'ı gördüyse buyurdu, dilsiz olur, söz söylemekten kalır,
    Gene, kim Allah'yı gördüyse buyurdu, iki dünyâda da dili uzar söyler - durur,
    Bu iki söz, birbirine zıt görünür; git, getir, getirme der gibi hani,
    Ama lâyıgınca yorumlarsan, ne zıttır, ne de yanlıs;
    Ne yüzden dilsiz olur, söyleyeyim sana; o söz, kisinin kendi yönünden söylenmistir,
    Hak'tan söylemeye, sırdan dem vurmaya basladı mı dili, uzar da uzar,
    Bu yanda dilsizdir de o yanda söyler - durur; bu yanda oturmustur da o yandan yelip yortar,
    Bu yanda uyumaktadır, o yanda uyanık; bu yanda topaldır da o yanda rahvan,
    4560, Allah bilgisinin karsısında bilgisiz ol, Allah cezbesiyle sensiz, benlıksiz
    Harmana karsı bir tohumdan bahsetme; sevgiliye canını feda et,
    Kim onu gördüyse varlıgından yandı, eriyip gitti; ne yüceligi kaldı, ne alçaklıgı,
    ste cennet ehlinin aptallıgı bu çesit aptallıktır; yoksa ezelden bilgisiz degildir onlar,
    Bunun sırrını kimse anlamadı; padisahların sırrına, asagılık kisi nerden erecek?
    Önümüzde bas koy da basını kurtar; bassız kalan bastır padisahlık eden, bas olan,
    Ekmek, insana feda olunca ölülügü gidip tümden can olmıyor mu?
    Sürme tası, neden seçilmekte? Her gözün nuruna gıda oluyor da ondan,
    Çünkü göze çekilince nur oluyor; gözün nuru gibi her yana gidiyor,
    Sürme, o yoklukta, ben der, nurum; seklim degisti ;sürmelikten uzagım artık,
    4570, Mansûr, yokluk âleminde "Ben Hakk'ım" dedi; "Koruktum, simdi üzüm oldum'
    Üzümü anmanın da yeri mi? Nur denizi kesildim; hattâ iki âlem de benim yüzümden nurla dopdolu,
    Bedenim, gözlere bir perde; Ay'ın önündeki kara bulut gibi hani,»
    Ay kara bulutun altında gizlenince yerdekıler, buluttan baska ne görebilirler?
    Ama gökte olana gelince: Ay, onun önünde apâsikârdır,
    Onun gözlerine karsı, dâima perdesizdir; çünkü o, Ay'ın da üstündedir,
    Can olan Ay'a sâhib olan, nasıl olur da onun yerine beden bulutunu seçer?
    Erenleri de erenler bilir; düsmanlar, nerden dostları görecekler?
    Akıl gerek ki aklı bilsin; çocuk, aklı anlamakta âciz kalır,
    Kimi gerçek olarak istiyorsan, odur sana can olan; sen de ona cansın,
    4580, ster insan olsun, ister melek; ona ayrı deme; senin cinsindendir o,
    Görünüste, cinsinden degilse bile ona, bu insan degil deme: senin cinsindendir, Köpek, insana meylettiginden Allah, onu
    insan cinsinden saymadı mı? Kur'ân'da ona «Dördüncüleri» dedi, «Sekizincileri» buyurup onu insanlardan saymadı mı?
    CIV
    nsanın gönlü neye akar, insan neyi severse, onun cinsindendir; ancak o sevginin bir maksada dayanmaması
    gerek, Sevgi, garezsiz olursa, Elest ahdından beri, onların bir cinsten olduklarına delildir, Çünkü « nsan,
    sevdigiyledir,» Netekim, «Adamın ne biçim adam oldugunu sorma; kiminle düsüp kalkıyor, onu sor»
    demislerdir, Herkesi yeyip içtigi seylerden tanırlar bunlar da iki çesittir: Duygu gıdası, akıl gıdası, Duygu gıdası
    ekmektir, ettir, sudur, buna benzeyen seylerdir, Akıl gıdâsıysa bilgilerdir, hikmettir, Simdi, bâzı kisilerin
    gönülleri, fıkha, bâzılarının mantıka, bâzılarının tefsire, hazalarının da, Allah ikisine de rahmet etsin, Attâr ve
    Senâî'nin dîvanlarına akar; bâzılarının gönülleriyse» Enverî, Zahîr-i Fâryâbî ve Nızâmî'nin siirlerinin
    bulundugu dîvanları çeker, Enverî'nin, öbürlerinin divanlarına meyleden, bu âlem ehlindendir; onu balçık kavramıs,
    karmıstır, Ama Senâî ve Attâr'm divanlarına, Allah bizi aziz sırrıyla kutlasın, Mevlânâ'nın, özünde özü, içinde iç olan ve
    Senâî ile Attâr'in sözlerinin özü - özeti bulunan faydalı sözlerine meyletmek, meyleden kisinin, gönül ehlinden ve
    velîler bölügünden olduguna delildir,
    nsanları, düsüp kalktıkları kisilerden tanı; insanların hayırlısı böyle buyurmustur,
    Neye meylin varsa bil ki osun; ondansın, Meylin bedeneyse bedensin; caraysa cansın,
    Akıllılar, seni o cinsten sayarlar; bakırı nasıl olur da gümüs yerine satın alırlar?
    Bu anlamı belirten bir hikâye dinle de bu hususta süphen kalmasın:
    Ceylanla kurttan dogan bir yavru vardı; hangi cinsten oldugu küçüklerce de süpheliydi,
    büyüklerce de,
    Bu, ceylan mı, kurt mu; eti din bakımından helâl mı?
    4590, Halk müftünün katına, helâl, yahut haram oldugunu sormaya geldi,
    Kurt cinsindense, süphe yok ki eti helâl olamazdı, Ama güzelim ceylan cinsindense, süphesiz helâldi, yenebilirdi
    Müftü, buna dedi, tam bir cevap verilemez; kesin cevap verilirse gerçek degildir o cevap,
    Çünkü sizin de bu hususta süpheniz var; öyleyse etraflıca cevap vermek gerek size,
    O yavrunun önüne kemikle ot koyun; hepiniz de dikkat edin,
    Hangisine yönelecek? Helâl, yahut haram olusu bundan anlasılır,
    Otu yerse ceylandır; ama kemigi yerse köpektir; köpek huyludur,
    Onda ceylanlık üstünse, gıdası terü taze ottur,
    Böyle seylerde hüküm, üstün olan yöne göredir; içinde azıcık bakır olan gümüs, degerden
    düsmez,
    4600, Çünkü o gümüste bakırdan fazla gümüs vardır; ırmak pislikle pislenmez,
    nsanın varlıgı yerle göktendir; yarısı en yücelerdendir, yarısı en asagılardan,
    Yarısı hayvandır onun, yarısı melek; beden yerdendir, can gökten,
    Meyli en fazla neye? Ona dikkat et; gece - gündüz, kiminle konusmakta, ona bak,
    Asagılık âleme meylediyor, göge agmayı dilemiyorsa,
    Bil ki hayvanlıgı üstündür; asagılık hayvanı dilemektedir o,
    Ama meyli bunun aksineyse, göge, can âlemine meylediyorsa,
    Ona melek de, insan deme; çünkü o, melek gibi serden uzaktır,
    Gıdası Allah kelâmıysa, zevki, nesesi Allah kadelıindense,
    Süphe yok ki insan suretinde melektir; duragı da güzelim göktür,
    4610, nsanları huylarıyla bil, anla, yaratılıslarıyla degil; çünkü insan, huyuyla insandır,
    suret, giydigi elbisedir ancak,
    Hırkayı, abayı bırak; kendisine bak; sedefe benzeyen bedende inci ara,
    Can kusuna bu beden; kafestir; bir kafes erkek seklindedir, öbürü kadın,
    Ama can kusu, ne kadındır, ne erkek; o, bu iki vasıftan da hürdür,
    Kusa bak, kafesi bırak; beden kafesini bir arpa degerince bile sayma,
    Bugdayla dolu yüz tane çuval olsa; çuvallara bakmazsın, bugdayı götür dersin,
    Altınla doluysa altın dersin, sekerle doluysa seker adını verirsin,
    Hatırın çuvala gider mi hiç? Çuvala ne soru sorarsın, ne de ondan cevap beklersin,
    Beden çuvaldır, huysa bugday sanki; insanlarsa bugday isterler, ekmek dilerler,
    Huy sekere benzer, beden çuvala; huyu nicedir, onu ara da dedi - kodudan geç,
    4620, Gerçekten de bu âlemin görünüsü geçicidir; bu âlemi seçme, yok olur - gider o,
    Ersen dünyâya gönül verme; verirsen de bil ki dünyâ gibi sen de soguksun,
    Bu beden, birkaç günlük egreti birseydir ancak; hileden - düzenden geç, Allah'dan bahset,
    Allah'dan baskası kalmaz; ne mutlu o cana ki onun adını anar,
    Gönüllerinizi ona baglayın; ondan baskasından kesin; canla - gönülle onun askını satın alın,
    Gönlünde ona yer veren, dilegi dâima onu aramak olan,
    Hak'tan baskasına bakmaz bile; insan inciyi bulduktan sonra boncuk da nedir?
    CV
    Yaratıklar üç çesittir, Biri melek, biri hayvan, öbürüyse insan, Melegin suçu - sorumu yoktur; çünkü o, ibâdetten,
    zikirden baska bir iste bulunmaz, Suyla diri duran balık gibi o da ibâdetle diridir; bundan dolayı da ibâdetine,
    zikrine karsılık sevap da kazanmaz; çünkü kendi gıdasını yemektedir; kendi isini islemektedir, Hayvanın da suçu -
    sorumu yoktur; çünkü o da uyumakla, yeyip içmekle, gafletle diridir; onun için yaratılmıstır; baska birsey
    yapmak elinden gelmez; hayvanlık âleminde, gaflette hostur, birseye aldırdıgı yoktur; eserdir; ona ne cennet
    vardır, ne cehennem, Ama yarısı melek yarısı hayvan sıfatına sahip olan insana gelince: Melekligi ibâdeti ister,
    hayvanlıgı gafleti uyumayı, yeyip içmeyi; bu iki sıfat, boyuna, savasmadadır Melekligi yücelere çeker onu,
    hayvanlıgı asagılara atar; bu bakımdan da onun suçu yazılır, sorumludur; neden daha güzel, daha iyi olanı
    yapmadın diye soruya çekilir, cezaya çarptırılır, Çünkü iyi islerde bulunmaya istidadı varken neden kötüyü seçti?
    Karsılıgı cehennemdir bu isin, Ama çalısıp da hayvan sıfatlı nefisle savasa girer, melek sıfatını gelistirirse kâfir
    nefse üst gelir, duragı da cennet olur da mertebesi meleklerden de yücelir, Çünkü o, bu kadar engellerle
    savastı, zahmetlere girdi, tabiâtine aykırı islerde bulundu, ibâdeti, itaati seçti; bu yüzden de duragı
    meleklerden üstün oldu, Netekim esenlik ona, Mustafâ buyurur: «Gerçekten de Allah melekleri yarattı, onlara
    akıl verdi; hayvanları yarattı, onlara sehvet verdi, insanları yarattı, onlara hem akıl verdi, hem sehvet,
    Kimin aklı, sehvetinden üstün olursa o, meleklerden de yücedir;kimin sehveti, aklından üstün olursa o,
    hayvanlardan da asagıdır,»
    Bil ki yaratıklar üç çesittir: bir kısmı tüm cisimdir; bir kısmı tüm akıl,
    Bir kısmıysa ikisinin karısımından yaratılmıstır: yarı akıldan, yarı da cisimden meydana gelmistir,
    Bedenden ibaret olanlar, hayvanlardır: cisimle akıldan meydana gelenlerse insanlar,
    4630, Akıldan yaratılanlar meleklerdir; hepsi de gögün yücesinde Allah'yı noksan sıfatlardan tenzih eder,
    Hayvanla melek, cehennem atesinden de emindir, cennetle de alıs - verisleri yoktur onların,
    Çünkü onların ellerinden, bundan baska bir is gelmez: yüce Hak, onlara irâde ve ihtiyar vermemistir,
    Melegin yapabilecegi sey, ancak ibâdettir, itaattir; boyuna ona itaatten baska birseyden huzur duyamazlar,
    Hayvan da uykudan, yeyip içmekten baska birsey yapamaz,
    Çünkü Allah, onları bunun için yaratmıstır; nasıl olur da baska bir ise koyulurlar?
    nsana gelince: O iki seyden var olmustur: onun dokunması iki çesit seyden meydana gelmistir,
    Onun yarısı nurdandır, yarısı topraktan: yarısı küfürden meydana gelmistir, yarısı dinden,
    Ondaki küfür, hayvan tabiâtindendir; dinse, onda melek gibi gizlidir,
    Ondaki bu iki sey, birbirine aykırıdır: biri asagılıklara çeker onu, öbürü yücelige,
    4640, Hayvan sıfatı onu sehvetlere çeker; melek sıfatıysa ibâdetlere, itaatlere yönetir,
    Bu iki sıfat, gece - gündüz savasmadadır; kimi bu üst olur, kimi o,
    Melek sıfatları üst oldu mu, o yücelik arayan, melek mertebesini de asar,
    Melek bile ona kul - köle kesilir; onların hepsi de ayak gibi ona uyar, oysa bas olur,
    Hepsi de ondan nurlanır, onunla ısıklanır: çünkü saltanat da onundur, ululuk da,
    Bunun aksine, bilgisizlik yüzünden hayvanlık sıfatları üst olursa,
    Gerçekte o, hayvandan da asagı bir hâle gelir, bunun içindir ki Kur'ân'da «Daha da sapık» dendi,
    Çünkü hayvanın yüzünden binlerce rahatlıga, huzura erilir; bu çesit insansa kötülükle, cefayla dopdoludur,
    Böyle insanların kusuru, aybı kesilen adamdan kaçmak, mümkün oldukça sohbetinden kaçınmak gerek,
    O çirkin kisi, cansızlardan bile asagıdır: çünkü o, belâ ve gam sermayesidir,
    4650, Kur'ân'da bu çesit kisilerden bahsedilirken «Tastan da katı» denmedi mi?
    «Tastan» dendi, «Su kaynar da» bu çesit adamdan, kötülükten baska birsey meydana gelmez,
    Karadaki, topraktaki yılan hayvandır da denizdeki balık, adetâ gökteki melektir,
    Ama yılan balıgı, sanki denizde bir insandır; hasılı insanın iki sıfatı, savasır - durur, bu yüzden de insan gamlara düser,
    Balık sıfatı üstünse ona balık de; asıl ve öz, üstün olan sıfatla belirtir,
    Özü, sıfat vasfeden: çünkü aslında pis mi, yoksa temiz mı, bu, insanın sıfatından belli olur,
    Seytan, kötü sıfatı yüzünden ziyankâr oldu: çünkü o, aslında kâfirdi,
    Adamın yılan sıfatı üstünse, çirkin yılandır, ates vasfı üstündür onda,
    Nur vasfı gitmistir ondan, ates vasfı kalmıstır; gülün letafeti kalmamıstır onda,
    tiken sertligi kalmıstır,
    4660, Hâsılı onda ne varsa, canı diri olan kisi, görür, bilir,
    Can olan, can kesilen, ölüme zebûn olmaz; onun dalı, ebedî olarak yapraklarla, meyvalarla dopdoludur,
    Gerçekten de yok olup giden, hayvan canıdır; sen de Allah'yla diril de ebedî yasa,
    Bedenle diri olan can, sonunda mutlaka ölüp gidecektir,
    Varlıgı uykuyla, yeyip içmekle oldugundan, ölüm çagında alt - üst olur - gider,
    Mum ısıgı gibi söner; çünkü ısıgı, beden mumuııdandır,
    O illetlinin, kendinden bir ısıgı yoktur; ondan dolayı da yokluk kılıcıyla öldürüldü,
    Günesin ısıgı kendindendir de onun için kaynak gibi boyuna cosar - durur,
    Onun ısıgı fitille, zeytin yagıyla degildir; bu yüzden de her ev, onunla aydınlanır,
    Hiçbir yel söndüremez onu; çünkü kimsenin buna gücü yetmez,
    4670, Vahye mensup ruh diri kalır; o, bu daima - duman kalıpla diri degildir,
    Peygamberler, böyle ruha sahiptirler; o yüzden cesetsiz de diridir onlar: kimse uyandırmamıs, yakmamıstır ki onu,
    Hayatları, tümden Allah'dandır; her zaman, yeniden yeniye bagıslar elde ederler,
    Bir küpe benzeyen bedende denizdir onlar; gören kisiye, gündüz gibi meydandadır onlar,
    Var olanlar da onlardır, yok olanlar da; dünyâya nur saçarlar, rahmet saçarlar,
    Gönüllerde düsünce gibi yürürler; dillerde, boyuna, zikir gibi dururlar,
    Balık, nasıl denizde, denizle diriyse, asagıda, yukarda ne varsa, hersey, onların yüzünden diridir,
    Allah'ın nuruna, bilgisine mazhardır onlar; halkın kötülügünü de bilirler, anlarlar, iyiligini de,
    Çünkü varlıklarından yok olmuslardır; Allah'dan özge varlıkları kalmamıstır; sırları,
    Allah'dan nasıl gizli kalabilir ki?
    Allah, gizli seyleri bilir ama örter; her çirkin kisiye meyvayı saçıp dökmez,
    4680, Güzelin cilvesi, güzele karsıdır; çünkü güzel de canla - gönülle güzeli ister, Çirkine karsıysa kendini çirkin
    gösterir; hattâ yüzünü kömürle karalar, Onu mahzun etmeyi istemez; bu yüzden de salına - salına yürümez hiç, Halayık,
    efendisini diler, ona yaklasmak, onunla bulusmak isterse; Gönlünü kapmak, kendine meftun etmek için, ona karsı
    hünerini göstermez mi?
    Hünerini nasıl olur da ondan gizler? Gizlemesi söyle dursun, oldugundan yüzlerce kez daha fazla göstermeye çalısır,
    CVI
    Seyhi inkâr eden, gerçekte seyhi inkâr etmemistir; seyh onu inkâr etmistir; seyhin yanına gelmeyen de, seyhin,
    kendisini reddetmesi yüzünden gelmez, Seyh, tepeden tırnaga keramettir; seyhten bir keramet görmeyen, seyhin
    kerameti olmadıgından görmemis degildir; seyh, o müridi istemediginden kendi güzelligini, kerametini ondan gizler,
    Seyh» «Allah'ın huylarıyla huylanın» hükmünce Allah sıfatlarıyla sıfatlanmıstır; «Gerçekten de Allah güzeldir, güzelligi
    sever,»
    Seyh, müride cilvelenir; nasıl olur da asagılık inatçıya cilvelenir; Asagılık, alçak kisilere güzelligini göstermez; cehennemlige
    cennet nimetlerini nereden verecekler?
    Ben de ne söylüyorum? Zâti mürîdle seyh birdir, esektir onların bir oldugunda süphe eden,
    Bu, gerçekten, aynı cinsten olustan meydana gelen bir meyildir; sen, öküzün atla yoldas oldugunu gördün mü hiç?
    4690, Bu cins olus da, dille degildir, akılladır; bil de kendini hayâlden, zandan kurtar,
    Bugday cinsinden olan, süphe yok ki bugdaydır; insanlarda da cinsi ,cinsiyle kopusur,
    Kimi garezsiz - ivazsız arayıp duruyorsan, süphesiz olarak bil ki sen, osun,
    Onun ta kendisisin; ondan ayrı degilsin; o denizde bir dalgasın adetâ,
    Bu anlatıs, bu sonsuz anlamlar, Bahâeddin Veled'den mirastır bana,
    O, öyle biriydi ki, âlemde benzeri yoktu; o, insanların özüydü - özetiydi,
    Bilginler, onun günesine karsı birer zerreydi; arifler, onun denizinden birer katreydi,
    Dünyâya, ona benzer kimse gelmedi; o devlet kusuydu, geri kalanlarsa sinek,
    Gönül ehli olanlar da devlet kusuydular ama onun karsısında âciz kalırlardı,
    Her padisah, her kutup, çok aradı, arastırdı ama onun hâlini - sânını kimsecikler anlamadı,
    4700, Öyle bir padisahlar padisahı degildi ki hâli - sânı, anlatılabilsin, dile gelsin, güzelce açıklansın,
    Padisahlar padisahına da padisahtı, mertebesi, bundan da ötedeydi; övülüp anlatılabilmekten ileriydi, sınırsızdı,
    Onu dille övmeye imkân yoktu, Övgü, ona nispetle, bil ki, yergiydi,
    Övgü, bilirsen, ona sövgüdür; sen, esekliginden, tutar da denize katre adını takarsın,
    Çünkü bu övgülerin hepsi de, öylesine bir denize nispetle, bir katredir ancak,
    Padisahın karsısında tutar da, sahneyi översen, o övgü, padisaha karsı bir yergidir,
    Benim dostum odur, ben de dostuyum onun; onunla düsüp kalkmaktayım, gönlümü alanım o,
    Lûtrünun zerresini yüzlerce dünyâya degismem; ayagının tozunu göklere vermem,
    Hele kardeslerimin içinde, anamdan dogunca babam, bana o padisahın lakabını takmıstır,
    Nasıl öveyim onu? Bu ise girismeyi kuruyorum, kendimi buna zorluyorum da kendimi de övüyorum sanma,
    4710, Ada, lakaba kapılıp yoldan kalma sakın; bütün bunlardan maksadım, o padisahtır ancak,
    Ümmet, Ahmed'e besledigi sevgi yüzünden çocugun adını Muhammed koymuyor mu?
    Babam da, babasına besledigi sevgi dolayısiyle beni, o erenler padisahıyla adas etti,
    O, atalarından beri Belh sehrindendi; üstünlügü, ne sayıya sıgardı, ne sınıra,
    Ünlü, ileri bilginler, onun karsısında, ırmak önündeki testilerdi sanki,
    Onun sonsuz bilgisinin suyuyla, hepsi de beden ve can küplerini doldurmuslardı,
    Hepsi de karınca gibi, onun harmanının çevresine toplanmıstı;
    hepsi de onun her çesit bilgisine, hünerine muhtaçtı,
    O, her hünerde deniz gibiydi; her bilgide tekti, essizdi,
    Hiçbir bilgi, ondan gizli degildi; o, bütün üstâdların üstâdıydı,
    Okumakla ,bellemekle elde ettigi bilgisi böyleydi: Allah'nın ona bagısladıgı bilgiyi de artık sen kıyasla,
    4720, Erenlerin bildikleri bilgide de hepsi ona uymustu; o bilgide de esi yoktu,
    Her mürîd, onun bagısıyla zamanın kutbu olmus, rütbesi, Zuhal yıldızının bulundugu gögü
    asmıstı,
    Erenler, onun kadehinin bir yudumcagzına istiyak çekmedeydi: hepsi de onunherkese bagısladıgı
    lûtufla ileri gidenlere katılmıstı,
    Birgün, müridin biri, ona bir soruda bulundu da, a efendimiz dedi, a tek kutup,
    Bâyezîd'le Cüneyd'in halleri nasıldı; ne yüzden halk, bunlara av oldu?
    Bize anlat da bilelim: çünkü erenlere kavusmayı arayan, dileyen kisileriz biz,
    O, bir hos güldü de naz yönünden dedi ki: iyi kisilerdi, niyaz ehliydiler
    Bu sözü, öylesine söyleyip geçiverdi; hâlinde hiç bir degisiklik olmadı,
    Sen suna bir bak da, o padisahın yakınlıgı ne derecedeydi, anla,
    Öylesine olgun, öylesine ezelden ululuk sahibi erenler hakkında,
    4730, Rast gele, hâlinde hiçbir degisme olmadan, kolayca, iyi kisilerdi deyip geçiveriyor,
    Kendindeki hâllerse bundan çok daha güçlü, onun ululugundan hiç kimse, bir koku bile almamıstı,
    Sözü de hepsinden üstündü onun, hâli de; inciler arasında deger biçilmez bir mücevherdi o,
    Hepsi de yıldızdı, oysa günes; hepsi de erdi, oysa Cemsîd,
    Ululuguna dâir bir hikâye dinle de porsumus canın, solmus bedenin tâzelessin,
    Bir gün gezinmek için bir bahçeye gitmisti; orda bir kadınla birkaç genç gördü,
    Gençler, askla kadına dalıp gitmislerdi, kendilerinden geçmislerdi: o da nazlanıp durmadaydı,
    Kadın, onların yanıp erimelerinden öyle bir zevk alıyordu ki yere, göge sıgamıyordu,
    O hâl Seyh'e pek hos geldi de dedi ki: Ey Hak, ululuguna and olsun ki,
    Benim kimim - kimsem, yalnız sensin: nasıl beden, canla diriyse, benim canım da seninle diri,
    4740, Sen de beni bu çesit bir oksa, bana tecellî et de ben de derime sıgmayayım,
    Irmak kıyısında bu dilekte bulundu: bu dilekte ayagını diredi,
    O, bu dilekte bulunur - bulunmaz, onun da gelisip güçlenmesi için ırmakta yesil bir nur
    ısıldamaya basladı,
    O gelistikçe nur, küçülüp azalmaya koyuldu: oysa ırmak kıyısında oturmustu: nur, önünde
    yuvarlanıp dönmekte, o da onu seyretmedeydi,
    Nur, âsıklar gibi ona hayrandı ;o da sevgililer gibi cilvelenmedeydi, nazlanmadaydı,
    ki sevgili arasındaki ask oyununa bak; ikilik yok, bu sözü bırak,
    Allah'nın askı, kendinedir, baskasına degil; denizin dalgasına karsı bir saman
    çöpünün sözü mü olur.
    CVII
    Velîler, Hakk'ın sırlarıdır; kendi sırrıyla ask oyununa girisen, kendisiyle ask oyununa girismis olur, baskasıyla degil,
    Bu yüzden de yüce Hak, kendisiyle ask oyununa girisir; netekim, esenlik ona, Mustafâ'ya, «Sen olmasaydın
    gökleri, yeri yaratmazdım» buyurur, Yâni, ben ki Allah'yım, hikmetlerim, kudretlerim belirsin diye âlemi yarattım,
    Hanî «Ben gizli bir defineydim, bilinmeyi, görünmeyi diledim de o yüzden halkı yarattım» buyurur ya; anlayıslı, akıllı
    kisi, bilir ki bu iki sözün de anlamı birdir,
    Ahmed'e bu yüzden, Sen olmasaydın gökleri yaratmazdım;
    Seni yaratmayı dılemeseydim, bir kıl bile yaratılmazdı;
    Ne melek olurdu, ne insan; ne cansız olurdu, ne bitki, hayvan,
    4750, Peygamberler, haber çavusları gibi halka senin vasıflarını bildirdiler,
    Bizden sonra padisah geliyor; haberdâr olun da gelisini gözleyin;
    Herkesin elini tutan, herkesin sıgındıgı zât odur; o, ne dilerse, Allah, onu yapar dediler,
    Ay, onun buyruguyla ikiye bölünmedi mi? Göge agıp da diledigini bulmadı mı
    Hikmet, bir kaynak gibi ondan cosup aktı da akıl da onu içip kandı, can da,
    nsanlara, daha yüzbinlerce sasılacak seyler gösterdi; bir - bir say - dur,
    Duyup isitmekten âciz kalırsın; çünkü sıfatlarının sonu yoktur da yoktur,
    Emin peygamberler, Allah'nın sırıdır; sır da seçilmis kisinin gönlündedır,
    Gönüldeki seylerin özü-özeti degil midir sır; ibâdetten maksat, Allah râzılıgını eldeetmek degil mi?
    Herkes, kendisindeki sırla övünür; bu yüzden de onu gönlünde saklar,
    4760, Sır, padisaha benzer, geri kalanlar ordudur; bunu gönül ve ruhla bedene kıyasla,
    Herkes, kendi sırrıyla sarhostur; gönüldeki sır, ne yücelir, ne alçalır,
    Bu bagdaki, bu bostandaki agaçların hepsi de onun yüzünden diridir, meyvalarla dopdoludur,
    Su yücelik, alçaklık, bir görünüstür; o sarapla esriksen su ikisinden de geç,
    Bil ki bu birlige iki sıgmaz; rahmet denizinde zahmet yoktur,
    Onun denizine dalda, bir gör; din yolunda gidersen tümden din kesilirsin,
    Allah'dan bahset, ondan baskasından söz etme; çünkü hiçbir surette ondan ayrı degilsin sen,
    Gözlerini aç, dünyâ sasıyla dolu ama sen sası olma,
    Sen onlara katılma, bir yana çekil; tertemiz kisilerin toplulugunun ardına düs, canla - basla yürü de,
    Her solukta nese ve gam dünyâsının ardında yepyeni bir dünyâ gör,
    4770, Gamla nese birbirine zıddır da o yüzden ikisi de kalmaz, geçip gider,
    Gam geldi miydi nese yok olur; köle, hürlük yoluna nasıl, ne vakit girebilir ki9
    Neyin zıddı varsa o, ebedî olamaz; bil ki zıt, zıddıyla yok olur,
    Zahmet gelince rahat gider; kilit anahtarın zıddı degil midir?
    Anahtar bulununca kilit açılmaz mı? Kilit, anahtar yüzünden yıkılıp gitmez mi?
    Ölümle yasayıs yok olmaz mı? Zahmet, mesakkat gelince saglık - esenlik gitmez mi?
    Yagmur yagınca toz yok olmuyor mu? Derman gelince dert gitmiyor mu?
    Buna binlerce örnek var ama haberdâr olan akla bu kadarı da yeter,
    Akıllıya bir isaret kâfidir; gaflette olanaysa, ne kadar anlatırsan anlat, fayda etmez,
    Bunun açıklanmasını arıyorsan, Hak, Kur'ân'da buyurmamısmıdır?
    4780, Mahserde ne günes vardır, ne zemheri; o dagılıs âlemine iki zıt nasıl sıgar?
    Kıyamet, gerçekten de ebedîlik âlemidir; oraya zıt sıgamaz; çünkü zıt, zıddını giderir, yok eder,
    Hâsılı orda soguk yoktur; ordakiler sıcak da görmezler,
    Çünkü sıcak gelince soguk gider; soguktan da sıcak kaçar,
    Bil ki kıyamet âlemine sıgmaz bu; ebedîlige yokluk nasıl es olabilir'7
    Kıyamet gününe yokluk yol bulamaz; o gün, ebedîlik günüdür o günün sahibi de Allah'tır,
    Allah, Kur'ân'da böyle açıklar; «Din gününün sahibi» benim buyurur,
    O gün gizli seyler belirir; iyi yücelir, kötüyse rezil olur - gider,
    Güzel olan çirkinlesmez; onun yurdu, ebedî olarak cennettir,
    Erlerin yoluysa iyinin de ötesindedir, kötünün de; onların-yolculukları, adım
    almaksızın kendilerinden kendilerinedir,
    4790, Onlar, ucu - bucagı olmayan engin denize benzerler; ama birseldde benzeye bedenden de
    gizlidirler,
    Sen onların görünen bedenlerine bakma: tertemiz canlarını gör,
    Gör de onların canlariyle diril; yokluktan, zevalden emin olarak ebedî yasayısa eris,
    Ne mutlu onları görenlere, kendilerini de, yakınlarını da bırakıp gidenlere;
    Bu çesit kisi, Nuh gibi ruh denizinde dünden de - yarından da, sabahtan da -aksamdan da
    geçmistir,
    Kendi günesini kendinde görmüstür; bundan sonra da ona, iyi nedir, kötü ne
    Dünyâ bezentilerinden sıçrayıp kurtulmus, naksı - sureti olmayan yana ulasmıstır,
    Yüzü belirmeyen sevgilinin yüzünü, cansız, bedensiz, hem de iki gözüyle bakmaksızıngörmüstür,
    Ayrılıktan bas çıkarmıs, kavusma denizine dalmıs, o kavusmada viizbinlerce nîmet elde etmistir,
    4800, Kendini uçsuz-bucaksız bir deniz olarak görmüs, bedenden kurtulmus, salt can kesilmistir,
    Sen de bir yoldasın ki bahtın o yolda sana yâr olacak; pılın-pırtını canla -basla o yana çekiyorsun,
    Çünkü faydanı o yanda görmedesin; o yüzden de bütün yanları - yöreleri bırakıp o yanı
    seçmedesin,
    Benim sohbetimi canla - gönülle seç, kabul et de din âleminden haberdâr ol,
    Ne diye canla - gönülle seç diyor, candan söz ediyorum?
    Cananın sırrıyım ben; kimde o sır varsa, bilir ki o mâdenim ben,
    O aradıgın, her yana kosup aktardıgın sevgili, o güzel, benim, ben,
    CVIII
    Kim Allah velîsiyse, gerçekten de onun varlıgı - benligi kalmamıstır; gerçekten haberi olmayan asagılık kisilerin zarurî
    ölümlerinden önce, bu çesit kisi, Allah'ın ululugu karsısında ölmüs, tamâmiyle yok olmustur «ölmeden önce ölün»
    buyruguna uyup var olmus, dirilik bulmustur; böyle kisi artık ölmez; ebedî olarak kalır; çünkü pis olan varlıgı,
    tertemiz bulusup kavusma tuzlasında arınmıs, bastan basa tuz kesilmistir, Bütün âlem, bilse de, bilmese de,
    böylesi seyhin imindi olur; çünkü âlemin bütün hoslukları, onun ısıgındandır; netekim altın yaldız da altın
    mâdenindendir ve kim altın yaldızlı birseye yüz tutmussa, altından yüz çevirmemis, gece - gündüz yüzünü altına
    tutmus, ona karsı yere kapanmıs sayılır; fakat burdaki altın egretidir sonunda solar, kalmaz, O halde Allah'ya
    öyle kulluk etmek gerek ki sonunda ona ulasılsın, Bu takdirde bilinir ki bütün âlem, Seyhin mürididir; ne
    yana yüz tutulsa, seyhe yüz tutulmus olur, ona kulluk edilir; bu, böyledir ama bilmezler,
    Dünyâda hosuna giden, bedenine canına esenlik veren hersey, bütün o hosluklar benim;
    naksı-sureti bırak da yüzünü anlama tut,
    Çünkü onların hepsi de surettir, can benim; onların içinde günes gibi parlamaktayım ben,
    Cisimlerin güzellikleri candan degil mi? Toprak, altın bulundugundan dolayı maden olmuyor mu'?
    4810, Nakıslarla örtülmüsüm ama onların hepsi de benim nuruma âsık,
    Hepsi de benden baskasını aramamakta; hepsi de bana dogru kosup gelmekte,
    Onların parıltısında ancak ben varım; onların baslan, benim hevesimle dopdolu,
    Gögün, yerin bütün zerreleri, iyiden - kötüden, sıcaktan - soguktan ne varsa, gerçekte
    Bana secde etmekte; gece - gündüz, hepsi de canla - gönülle beni anmakta,
    Çünkü bu gölgede Hak nuruyum ben; kârım da ondandır benim, sermâyem de ondan,
    Allah'dan hiç ayrılmadım ben; o coskun denizin dalgasıyım adetâ,
    Açık - gizli, ikilik yok; gerçekten de perdesiz olarak onunum, onun tecellisiy im ben,
    Irmagın suyundan yüz testi su içsen, hepsi de aynı güzelliktedir, aynı akıcılıkta,
    Her testinin suyu, susuza seçilmis deva benim dese,
    4820, Sözünü canla kabul et; çünkü susuz, onunla suya kanmakta,
    Su, önceden ,ırmaktan ayrılmadan hiçbir testiye girmez,
    O tatlı, arı - duru, cana can katan su, ırmaktan ayrılmıstır,
    Testiye girmistir ama hassası, gene o hassadır; su, gene o sudur,
    Ayrılık varsa da o dâva, anlam bakımından egri degil, dogrudur, yerindedir,
    Öyleyse, hiçbir zaman uçsuz - bucaksız denizden ayrılmamıs olan,
    Günesin ısıgı gibi o denizle duran, akıl gibi bastan yitmeyen o su,
    Yerdeki halk da, gökdekiler de bana karsı yere kapanmakta derse, bu dâvası yerindedir,
    Aklı basında olan hiç kimse, Allah'nın tertemiz nüm, Allahnın zâtından ayrıdır demez,
    Sen de böyle bir nura, ayrı deme: seni yaratan odur, ayagına? bas koy da,
    4830, Basına bir sırdır, bagıslasın: her hayrına karsılık hayırlar versin, sevaplar ihsan etsin,
    CIX
    « steyerek, istemeyerek gelin» âyetinin tefsiri,
    «Hiçbir sey yoktur ki ona hamdederek
    noksan sıfatlardan tenzih etmesin onu» âyetinin anlamı,
    Allah, sen, canla - gönülle kabul edesin diye Kur'ân'da bunu anlatmıstır,
    Buyurmustur ki: Yer, gök, onlardaki hersey, küçük olsun, büyük olsun, düsman olsun, dost olsun,
    Vahsî hayvanların, kusların hepsi, bütün canlılar, bil ki ibâdettedir,
    Sonra haddi - hesabı olmayan su insan toplulugundan olanlar,,,
    Bu toplulugun bir bölügü Allah'ya niyaz etmekte, Allah'yı anmakta: bir bölügü namazdan ayrı düsmüs,
    Bir bölügü hırsız: dîne, olmayacak seyler karıstırmıs: yol kesici,
    Erkek, kadın, bir bölügü de zina edip durmada,
    Sunların isleri - güçleri, canla - gönülle itaat, ibâdet: bunlarınsa rahattan - huzurdan kaçıs,
    Bir bölügü, dileyerek itaat etmekte, kullukta bulunmakta: bir bölügüyse istemiyerek, zorla ibâdet
    etmekte: bundan da bir sey ummakta,
    Essiz - önıeksiz sekiller meydana koydu: bir bölügü tertemiz, bir bölügüyse pis mi, pis:
    4840, Seddad, Bel'am, Nemrud gibi kötülüge, günaha bas - asagı batmıs - gitmis,
    O iste de pek beceriklidir onlar: herbiri, kötülükte kendisine uyulur, yolunca gidilir bir kisi kesilmis,
    Gönüllerinden kaabiliyet gitmis: mayalarında hiçbir temizlik kalmamıs,
    Hak, bu köhne sarayda, güzelin de olmasını diledi: çirkinin de: rahatın da bulunmasını takdîr etti,
    zahmetin de,
    Kâfiri, hırsızı, hâini, gaddarı: mü'mini, temizi, iyi islerde bulunanı:
    Hepsini pergelsiz düzdü - kostu: hepsinin de, onun gücüyle ise güce koyulmasını diledi,
    Bunun hikmeti, akıldan, vehimden uzaktır, bunu anlayasın diye söylemek isterim ama,
    Korkarım, pek uzun sürer: bekleyen de bekleye - bekleye ölür - gider,
    Bırakayım da sır yoluyla Allah söylesin: kapalı kapıyı açsın sana,
    Hakk'ın söylemesi, daha faydalıdır sana: o seni ararsa kavusmaya erersin,
    4850, Hırsızlıgı, hainligi seçen, Yezîd gibi, seçkin kisilere kastetti,
    O meydan, Allah'ya kulluk meydanıdır; o da dünyâda bu isi yapar,
    Ama maksadı kulluk degildir; niyeti, yasama hırsıdır, yasama ümîdidir ancak,
    Bogazına haram lokma sokmak için halkın malını zorla alır,
    yiler, binlerce ragbetle, binlerce istekle kulluk ederler; kötülerse hırsla, tamahla is görürler,
    O, Allah için ibâdet eder; buysa ancak kendi rahatını saglamaya çalısır,
    O, dileyerek itaat eder; buysa boyuna zorla, O, zevkle - sevkle kullukta bulunur, buysa
    zahmetlerle dopdolu bir halde,
    Su halde dost - düsman, halkın hepsi de bas egmistir, Hakk'a yüz tutmustur,
    Bu sebepledir ki cansız - canlı hersey buyurmustur,
    yi - kötü, egri - dogru, varlıkların herbiri, dilsiz olarak bizi, noksan sıfatlardan tenzih eder,
    4860, Dört unsur da bizi anar; nese de bizim gücümüzle yürür - gider, gam da,
    Sıkıp daraltmak da Hak'tandır, gevsetip ferahlatmak da; yürü, bunu Kur'ân'dan apaçık oku,
    Hepsi Hak'tan, Hak'tan gayrı kim var? iki âlemde de hersey onunla diri,
    Siddetle zuhuru yüzünden gizlidir; bir sahsa benzeyen dünyânın bedeninde candır o,
    Diri kisinin bedeninde can yok mu? Bas da canla yürür, ayaklar da,
    Beden bahanedir, sen ondaki canı gör; toz tozarken yeli görmeye bak,
    Akıllı, tozdan yeli görür de gönlüne hiç toz konmaz,
    Böylece gökte, yerde herseyi gören, gösteren akla sahip kisi, insanın bedeninde nasıl canı görüyorsa, onun gibi,
    Rahmân'ın cemâlini görür,
    Bu yüzden Bâyezîd, sırlar âleminde anlam incisini deldi de,
    4870, Bu dünyâda dedi, yerde, gökte hiçbir sey görmedim ki,
    Onda, Allah belirmesin; dünyâ bize bir ayna kesildi,
    Bu dünyâ aynadır; biz de ona bakmadayız; ne mutlu gelip de o aynaya bakana,
    Sanatkârın sanatı, sana o aynada görünür; o aynada, apaçık sanatkârı görürsün,
    Kisi, onu tanıyıp bilesin diye hünerini gösterir, sanat eserim meydana getirir,
    Akranı içinden onu seçmeni, gizli - açık, onu övmeni ister,
    Canla - gönülle onu istemeni, ona fazlasiyle meyletmeni diler,
    Hak da, onu akıl gözüyle görmen için sanatını böylece gösterdi,
    Bilgide esi - benzeri olmadıgını, ondan baska bir padisah, bir sahip bulunmadıgını bilmeni diledi,
    stedi ki her zaman hayretin arttıkça artsın; bu düsünceyle basını, ayagını yitiresin,
    4880, Mecnun gibi halktan uzaklasasın; Zü'n - Nün gibi boyuna sarhos olasın,
    Onun islerine bakasm da her solukta canını - gönlünü onun yoluna döküp saçasın,
    Ne yabancıdan bahsedesin, ne kendinden; onun yararı sana serbetten de hos gelsin,
    Melhemden bas çekesin de yaralanmayı dileyesin; onun belâsından darmadagın olmayasın,
    Onun zahmetini, definelere, hazînelere degismeyesin; onun bakırını kimyaya bile vermeyesin,
    Gamın, yüzlerce neseyle satın alasın; onun tarafından yıkılmayla onarılmaya eresin,
    Dert, dermandır; dertten kaçma; ey ogul, her solukta derdini arttırmaya bak,
    CX
    Dünyânın derman görünen hoslukları, gerçekte derttir; tatlısı acıdır; güzeli çirkindir, Dünyâ atese mensuptur,
    nura degil; sonunda da adamı, aslı olan cehenneme çeker; çünkü «Hersey döner, aslına varır,» Evliyanın duragı ne
    cehennemdir , ne cennet; netekim «Gerçekl ik makaamında, gücü yeten padisahın katında» buyurur, Bir
    kimse, padisahın yanına gitse, faydası için padisahtan bir beylik, bir mevki istese, bunun, padisahın degil, kendi
    faydası için ister, Bu, sunun aksinedir: Birisi, bir güzele âsık olsa, ondan mal istemez; belki malını feda eder ona,
    Güzelden istegi, kendi hayrı için degildir, dilegi o güzeldir ancak, Su hâlde zahitler, cehennem korkusundan, cennete
    girmek sevdasından Allah'a ibâdet ederler; evliyâsa bunun aksine, Allah'a, Allah için ibâdet ederler,
    Bedenini öldürmeyen, arıklastırmayan, sonunda cehennem otu,
    cehennem gıdası olur, insan, gerçekte candır ama kendini beden sanır,
    Netekim Senâî buyurmustur :
    Sen cansın: kendini cisim sanıyorsun,
    Sen ırmaksın; kendini testi sanıyorsun,
    Asıl olan varlıgını bırakmıstır da düsman olan yabancı bedene sarılmıstır;
    beden ondan ayrılmayı diler; oysa gece - gündüz onu besler; kendisini aç - çıplak bırakır,
    Sehvetin tadı - tuzu, bil ki acılıklarla, zahmetlerle dopdolııdıır; melhemide bastan basa tümden
    yaradır - beredir,
    Bu dünyânın lezzeti, zevki atestir; gül gibi görünür ama dikendir,
    Bu dünyâ, tuzaga, yeme benzer; her nesesinin, her sevincinin altında yüzlerce gam gizlidir,
    4890, Kus gibi sen de yem için tuzaga ayak bastın mı, muradına ermeden öldürürler seni,
    Bu dünyânın güzelligi, aldatıcıdır; o yüzden de kâfir aldanmıs, ona kul - köle olmustur,
    Kimde isin sonunu gören akıl varsa, boyuna ondan kaçmayı yol - yordam edinir
    Elde bulunan zevki, anlam zevki için bırakır; elde edilecek nimetler için malı - mülkü terkeder,
    Ne mutlu o kisiye ki âhirette esen kalmak için dünyâ zahmetini çeker,
    Dünyâ zevki, veba gibi öldürücüdür; onun gamı da yok olup gider, sevinci de,
    Gerçeginde de bir fayda yoktur, alayında da; içinde bulundugun ânı da evvelki zamanlar gibi
    geçip gitmis bil,
    Allah'ya harcanmayan ömür, yitmis - gitmistir; âhiretse gelip çatacaktır,
    Ömrünü gafletle elden çıkardın da öylesine bir devletten mahrum kaldın,
    Ömrün boyunca ibâdette bulunsaydın; âhiret için ekin ekseydin,
    4900, Dirildigin zaman zenginlerden olur, cennette hos, neseli bir halde esenlesirdin,
    Yarlıgayıs padisahından, bu dünyânın âhiretın tarlası oldugu rivayet edilmedi mi?
    Yarın için bugün ekin ekersen, orda, iyi - kötü, ne ektiysen biçersin,
    A sapık, degil mi ki ekmedin, ne de kötü yürüdün sen; ölümünden sonra nicolacak hâlin
    Mahser günü, yaptıkların sana gösterilince, o soru çagında cevâbın ne olacak
    Kötü isin karsılıgı azaptır; bu çesit kisinin yeri - yurdu, ebedî olarak cehennemdir,
    Namaz ve ibâdet ekinini eken temiz kisinin duragı, cennetin bas kösesidir,
    Burda varlıgından, benliginden ölen kisiyse, bu ikisini de yurt edinmeyi bos verir,
    O, cehennemede aldırmaz, cennete de; o, Hak'la Hak olmustur; Hak'ladır o kisi,
    Bassız - ayaksız Hakk'a kosar; çünkü Hak'tan baskasını aramaz, dilemez,
    4910, Kullara padisahtan gelirler vardır; bas çekenlereyse hırsız gibi dara çekilmek,
    Ey anlayıs bilen kisi, kul varlıgından öldü mü, ondan ebedî yasayısa kavusur
    nsan tuzlaya düstü mü, tuz olur - gider; o artık hayırdan da kurtulur, serden de,
    Onda, varlıgından bir damar bile kalmamıstır; iyiligi gitmistir, kötülügü de yok olmustur,
    Tepeden tırnaga tuz kesilmistir; bana inanmıyorsan bir tad da gör,
    O, nefsinden ölmüstür: onda Allah sevgisinden baska hersey yok olmustur,
    s de bitmistir, isi yapacak olan da; nura karsı karanlıklar nasıl kalabilir ki,
    Hersey, yokluga dönüsmüstür; varlık da ondan görünmededir artık, varlıgı belirtenler de,
    Buyrugu, var olanlara böyle gelir çatar: vaadedildigi gibi var olanlar da yok olur - gider,
    Onun yalımı beni yakıp yandıralı, bende sevgiliden baska bir varlık kalmadı,
    4920,Ben olmusumdur, kalan,onun zâtıdır ancak:bundan böyle de kendi kendisininsâkiysidir o,
    Evde ev sahibinden baskası yok: baskasının varlıgından hiçbir emare görünmez,
    Ulasanlar, gerçekte böyle olurlar da dâvaya kalkısırlarsa onlardan bu dâvayı güden Hak'tır,
    Velîler, o denizde bu çesit, ben'den de ayrılmıslardır, biz'den de
    Degismeyi kabul eden, bil ki candır; kandile ısıgın gıdası, zeytinyagıdır,
    Vahye, ilhâme kaabiliyeti olan, candır, beden degil; onun denizine karsı beden testisini kır gitsin,
    Ne mutlu, canın yüzünü görene, inatçı bir düsman olan bedenden kurtulana,
    O, kendini bulmustur, can oldugunu görmüstür; bedenin, kurbanlık bir hayvan oldugunu
    anlamıstır,
    Allah buyruguyla onu kurban edene, süphe yok ki Kur'ân'ın sırları ilhanı edilir,
    Kim bedenini öldürmezse beden öldürür onu: kâfirler gibi de cehenneme sürüye - sürüye
    götürür,
    4930, Cansan niçin bedenden bahsedersin; ne diye her solukta onun dilegini arastırır -
    durursun;
    Yaglı - ballı seyleri düsmanın önüne korsun; o köpek huylunun ayıya dönmesini istersin;
    Kendi dostunu bir arpaya bile almazsın? Esek degilsen yemegi dosta ver, onu doyur,
    Sevgilinin, dostun yemegi hikmettir, bilgidir; onlardan baskası onca yemdir, tuzaktır,
    Herseyin, kendi cinsinden gıdâlanması gerek ki o gıdayla gücü kuvveti artsın,
    Bedenden de geç, bedenin gıdasından da: degil mi ki cansın, can gıdâsıyla geçin,
    Arı - duru su oldugun hâlde testiyim deme; hâlis sarapsın, küpüm diye söylenme,
    Dostla ask oyununa giris, postla degil: tersine is yapan, kâfirin ta kendisidir,
    Asla giden kisiyi asıl olarak bil: beden, nerden can âlemine yol bulacak'?
    Can temizdir, temizlige gider: bedense topraga mensuptur, topraga kavusur,
    4940, Herseyin parça - buçugu, aslına varır, ulasır: esek beden, Mesîh gibi can olamaz,
    Altının lâyıgı altındır, asagılık bakır degil: melek ol da gögün yücelerine ag,
    Seytana, göge çıkmaya yol yoktur: meger ki melek huyuyla huylan,
    Temiz ol da temizlere var: korku nedir, bilmeyenler gibi pislikte oturup kalma,
    CXI
    ç temizligini saglayan su, seyhtir; pisin suyla temizlenmesi gerektir, En önemsiz görünen zanaatlar,
    sanatlar bile ustasız, hocasız elde edilemez, Yüce Tann'yı tanımaksa islerin en gücü, en yücesidir; onun üstünde
    birsey yoktur, nasıl olur da kendiliginden elde edilir? Yüce Allah, o is için de hocalar belirtmistir ki onlar da,
    esenlik onlara, peygamberlerdir, erenlerdir, Onlar olmadıkça o isi hiç kimse elde edemez kolay degildir o is,
    Ustasız bilen, pek azdır, pek azla da hüküm verilemez, O pek az erisilen duraga eren kisi de baskalarına ögretmek
    için o duraga ulastırılmıstır, ster gayb âleminden, ister üstaddan ögrensinler, ögrenenler, muratlarına erismis
    olurlar, Ama ulasan mürîde de, seyhe, sen hangi seyhten muradına erdiysen ben de gider, ondan muradıma
    ererim, senden degil demek de gerekmez; bu, ben peygamberden, yahut seyhten bunu kabul etmem, onların
    buldukları yerden isterim demeye benzer ki bu çesit bir düsünceye düsen, kâfir olur, Bu, suna benzer: Birisi, bir
    mum yakmıst ı r ; baskası da bi r mum yakmak istemektedir; fakat, mumunu bu mumdan yakmam; senin
    yaktıgın yere gider, ordan yakarım der, Bu söze gülünmez mi?
    Seyh seni tertemiz eder: ona yapıs: degil mi ki pissin, böyle bir ırmagı bırakma,
    Kir, pislik, suyla arınır: kirli, pis olan, suya girdi mi, arınır,
    nsan, bir sanatı kendiliginden belleyemez: yanan bir mum yakılmadıkça mum yakılamaz,
    Sönmüs mum, yanan mumdan uyanır; ona varmadıkça sönük kalır,
    Sanat nurdur, sanatkârsa muma benzer: ustanın çevrini çek anlamsız lâfı bırak,
    Ustasız, kendi kendine bir sanatı elde eden kisi nâdirdir,
    4950, O nâdir yetisen de, ancak onun yüzünden o sanata gücün yetsin diye yetismistir,
    O sanatkâr, terzi bile olsa, ne derse onu yap, onu sök - dik,
    Terziligi ögrenip onun gibi has libaslar dikinceye dek ona uy
    O isi vasıtasız olarak bilen, dünyâdakiler içinden seçilmis bir erdir,
    Onun yüzünden o sanatı ögrenen, insanlara ondan da daha iyi elbise diken kisiyi de,
    Onu aynı bil, hattâ daha üstün say: çünkü o sanatta hem olgundur o, hem düzgün,
    lk usta bundan iyiydi: simsir agacının yanındaki ödagacına benzerdi deme,
    Bir mumdan yüz mum yakılsa, birbiri ardınca, hepsi de bir yerde toplansa,
    Sonuncusunu da birincisi bil; çünkü ikisi de yanlıssız, kuskusuz aynıdır, birdir,
    Mumunu ister sonuncudan yak, ister ilkinden; farkı yoktur, bunu böyle bil,
    4960, Mumunu, onuncudan ) aksan da birincisinden bir farkı yoktur,
    Çünkü bilmen gerek ki her ikisinde de aynı ısık var; ikisi de karanlık geceleri aydınlatır,
    Seyh'ten feyzalıp erisen her mürîd, gönül ısıgını can gözüyle görmüstür,
    O mürîdten de bir baskası feyzalır; kendi benliginden geçip Allah'ya dogru yol alır,
    Böylece yüzbinlercesi, birbirinden uyup perdeyi geçse,
    Sen, akıl gözüyle bak da hepsini bir gör: böylece de o bakıs, o görüs, seni bilgisizlikten satın alıp
    kurtarsın,
    Isık padisaha benzer, mumsa binege: ısık ay gibidir, munısa gece gibi,
    Mumlarımız, sayı bakımından çoktur ama hepsi de aynı sıfattadır,
    Mumu bırak da ısıga bak; ısık olduysan da var, yürü, aydınlıkta otur,
    Mumların suretleri, yolunu keser senin; o suretler, dîninin de düsmanlarıdır, aklının da, canınında,
    4970, Ne mutludur suretlerden kurtulan, böyle bir tehlikelerle dolu kuyudan sıçrayıp halâs olan,
    Böyle kisi, anlama yüz tutup yol almıs, kavusma duragına dogru uçup gitmistir,
    Anlamı seçenin gözü açıldı: nakısta - surette kalan kör oldu - gitti,
    Önüne ön düsünülmeyen demde hepimiz de anlamadık; kim bunu bildiyse dâvadan kurtuldu,
    Asıl olan anlamdır: hepimiz bir asıldan oldugumuzdan da kavusup bulusmayı istemekteyiz,
    Suretlerde birkaç gün konuguz: sonunda can oluruz, çünkü canız biz,
    Beden egretidir ama hos gelmistir sana; ama can, bu takdirde aslıyla nasıl esenlesir?
    Can, egreti bedende esenlesince kâra da aldırıs etmez oldu, sermâyeye de,
    Bu takdirde boyuna oturdugu o eski duragına, asıl yurduna nasıl varabilecek?
    Nasıl o aman yurduna varıp rahata erecek'? Söyle bana,
    4980, Ruh suya benzer, bedense testiye; suya ırmak, testiden daha iyi gelir,
    Su, testide hos, tatlı bir hale gelir ama bil ki ırmakta, ondan yüzlerce kez daha hostur, daha tatlı,
    Velîler, bedendedirler ama gerçekte bedenden dısardadır onlar: az görünürler ama herkesten çoktur onlar,
    Ayrılık âleminde, tam bulusmadalar onlar; çift görünürler ama tektir onlar,
    Ebedî olarak hepsi de Hak'la biledir: bilgileri, kitaptan, sahîfeden degildir,
    Onlar, burdayken o âleme ulasmıslardır: sırlar, gözlerinin önüne apaçık serilmistir,
    ki âlemde de Allah naipleridir onlar; önde gidenlerdir, yücelerdir, kılavuzlardır onlar,
    Sözleri Allah'dandır, kendilerinden degil; onların önünde ne iyiden bahset, ne kötüden,
    Allah var oldukça vardı onlar: var oldukça da var olacaklardır o dervisler,
    Halkın da bilgileri vardır ama asıl bilgi, bilgiyi verenden nasıl ayrılır ki?,
    4990, Allah velîleri, Allah sırrıdır; sırrın, sır sahibinden ayrıldıgını kim gönnüstür?
    Hepsi de, denizin dalgaları gibi denizledir: ama zâtının vasfı, lûtfa, kahra benzer,
    Onlara karsı melek de kuldur - köledir; peri de kapıcılardır onların, seytan da, insan da,
    CXII
    Var olanların bedenleri, gökteki, yerdeki varlıklar, bütün bezentiler, görünen seyler, gayb âleminin, anlam ülkesinin
    perdesidir, Ama bu perde, yabancılara gerilmistir, velîlere degil, Ham Nil ırmagının suyu gibi; Sıbtîlere suydu,
    Kıbtîlerin agızlarında kan, insanın eli de dosta oksayıstır, melhemdir, düsmanaysa gürzdür, yaradır, Simdi
    âlemin bütün parça - buçukları, yedi organın, canın aracı oldugu gibi Hakk'ın aracıdır; Hak'la hos olan kisilere onlar
    da hostur, Hak'la hos olmayanlara onlar da hos degildir,
    Varlık alemindeki bütün cisimler, dostlara degil, Allah düsmanlarına perdedir,
    Bu nakıslar, bu suretler, görüs ehli olana gayb âleminin nakısları, suretleridir,
    Tapıdan sürülmüs, gönül gözleri kör olanlar, bu balçık âleminde kalakalmıslardır,
    Bu gayb suretlerinden, bu nakıslardan bir eser bile göremez onların gözleri,
    Nil, Sıbtî'ye su degil miydi: ama Kıbtîye, öfkesinden kan olup durmaz mıydı?
    Hani, sevgiliyle hos olan kisinin, baskalarını görünce yüzünü eksitmesi gibi,
    Hani padisahın haber çavusu, padisah tarafından adamlara, bir is buyurmaya gider ya;
    5000, Padisah, yolladıgı kisilerden memnunsa çavus, onların önünde basını yere kor,
    Yüzlerce gönül alçaklıgı gösterir onlara; yakınlarına gösterdigi lütfü, sevgiyi, onlara da gösterir,
    Ama padisah, onlara kızgınsa, o da, nefretle, kinle dolu olarak gider,
    Kurt gibi onların kanına susar; onlara kılıçla, gürzle varır,
    ste, azından - çogundan, yücesinden - asagısından, gögün, yerin bütün parça - buçukları,
    Hak katında çavuslara benzerler; hepsi de canla - gönülle Hakk'ı gözetir,
    Hak, herkesle nicedir; kime cefâ edecek, kime vefa gösterecek
    Onlar da, o kisiye karsı öyle davranırlar; birine ilkbahardır onlar, öbürüne kıs,
    Birine zehirdir onlar, öbürüne panzehir; birine lûtuftur onlar birine kahır,
    Birine atestir, öbürüne nur; birine seytandır sanki, ötekine huri,
    5010, O dâima diri, sanki bir kisidir deyaratılısı, ardındaki gölgesi
    Gölge nerden kendiliginden hareket edecek? Gölgenin oynayısım, gölge sahibinden bil,
    Sen, Âdem gibi has kisilerden degilsin de âlem, o yüzden sana yabancı,
    Allah sana yabancı kesilmistir de o yüzden yerle gök, senden çekinmededir,
    Dagdan, çölden, ırmaktan korkup duruyorsun ya; hâinsin de o yüzden kahırdan korkmadasın,
    Yılan, magarada, makbul olmak için Rasûl'ün huzuruna ziyarete gelmedi mi?
    Süleyman, karıncaların yuvasına yaklasınca küçücük bir karıncanın sözünü duymadı mı?
    Hani karıncalara, padisahın, ordusunun atlarının nallarından sakının demisti,
    Hannâne direginin sesi de bilinmektedir; hani ayrılıktan ıztırâba düsmüstü, inlemisti,
    Bundan önce diregin hikâyesini, nasılsa öylece anlatmıstım,
    5020, Ebû Cehl'in elinde, kırık - dökük taslar, Peygamber'ın peygamberligini, akıl - fikir sahibi insanlar gibi
    ikrar etmedi mi?
    Avucundaki her tasın sesini yakın da isitti, yabancı da: imanlı da duydu, imansız da,
    Hani o gece iki haftalık Ay, Ahmed'in isaretini görüp anlayınca ikiye bölünmüstü,
    Sopa, Kelim'in elinde yılan olmadı mı; bilgili köpek, Kehif Ashabına katılmadı mı?
    Yer, Kaarûn'u, o asagılık kisiyi, Musa'nın buyruguyla bir lokma gibi yutmadı mı?
    Ates, Halil'e gül bahçesi kesildi; herkese kılıçtı, ona zırh oldu,
    Allah, Kurân'da bunun gibi çesit - çesit mucizeler andı,
    Yeryüzünün de, yedi gögün de zerreleri, tümden, Allah'ya kuldur - köledir,
    Boyuna Allah râzılıgını elde etmeye çalısırlar; düsmana karsı arslan gibi cosup kükrerler,
    Dosta bal gibi yumusarlar; düsmanaysa cehennem gibi azap kesilirler,
    5030, Yürü, Allah rızâsını elde et de hepsi de candan - gönülden kul olsun sana,
    O zaman hepsi de dost olur, es olur sana: artık ne kaplandan korkun kalır, ne arslandan,
    Kim Hak'tan korkarsa, asagı - yüce, bütün yaratılmıslar, ondan korkar,
    Birisine Allah dost oldu mu, baskalarından yarar mı gelir ona','
    Arslan, korkusundan, binek olur ona; yüzünü gördü mü, yere bas kor,
    Allah yardımı, ona yoldas oldu mu, ona ne bir hatâ erisir, ne ziyana girer o,
    Allah'ın seçilmisi olan kisiye kul da itaat eder, padisah da,
    Korkanlar, Allah'dan aman bulurlar; korku, eziyet, belâ, emîn olanlaradır,
    CXII
    Allah'dan korkmak, ulu bir duraktır; « hlâs sahipleri pek büyük tehlikededir» denmistir, Fare, arslandan hiç
    korkmaz; farenin korkusu kedidendir, Dünyâ ehli fare sıfatlıdır, Allah'dan korkma mertebesine erememislerdir, Onlar,
    kendi cinslerinden olan sahneden, asesten korkarlar, Akıl, bu dünyânın terâzisidir; akılsız adamda anlayıs
    yoktur; pisi temizden ayırd edemez, Akıl da, yalnızca herseyi ayırd edemez, meger ki Hak derdi, ona yardımcı
    ola, O dert, akla, dogru - düzen ayırd edis kaabiliyeti verir de böylece Allah'ya varan yolu asar, kavusma
    duragına erer, Dert, âhiret dilemek, Allah'ya kavusmak için aklı kendisine araç edinir,
    Velîden baskası, nerden Allah'dan korkacak'? Bir karıncacık, ejderhâdan korkmayı ne bilsin?
    Fare, kedinin önüne kahramanca gidemez; ama arslanın karsısına korkmadan gider,
    5040, Pis fare kediye lâyıktır; inatçı arslan fareye saldırmaz,
    Halk, sahneden, asesten korkar; Hak'tan korkansa esi bulunmayan kisidir ancak,
    Öküz adamdan, yahut süt emen çocuk, yılandan, akrepten korkar mı hiç;
    Kimin aklı fazlaysa korkusu da fazladır; bilmeyen kisiyeyse melhem de birdir, yara da,
    Korkmak, ürkmek, aklın isidir; aklı olmayanın iyiden, kötüden haberi bile yoktur,
    Akıl gerek ki onların arasından asagılık kisiyle yüce kisiyi ayırd etsin
    Ama aklın ayırd edisi de tam degildir; çünkü derdi olmayan akıl, hamdır,
    Akıl, dertle es oldu mu, ondan sonra onun re'yi saglamlasır,
    Dertsiz akıl, dünyâya kılavuzdur; ama derde düstü mü, âhiretin Hayder'i olur,
    Akla, begenilen yolu seçecek gözü, görüsü veren, derttir,
    5050, Böylesi akıl, boyuna Allah'yla mesgul olur; bosbogaz, kötü isli nefse es olmaz,
    Asagılık himmeti yücelir; ne padisahtan korkar artık, ne validen,
    Gögün yücesinde meleklerle uçar; her solukta yeni bir bayrak açar,
    Ask mushafını candan okur; onun bildigim kim bilebilir, kim anlayabilir ki?
    Ebedî saltanata nail olur; mekân âleminde mekansız padisah kesilir,
    Böyle olur ey can, belki de yüz misli olur; onun hâli sözle anlatılamaz ki
    Köpük, denizi belirtebilir mi; çünkü o, arı duru suya perdedir,
    Su kusu, ancak suyu ister; çünkü topraktan azaba düser o,
    Balıkların yatakları sudur; su onlara hem saraptır, hem meze,
    Dünyâ seker kesilse, degil mi ki su degil, onlara zehir olur,
    5060, Velîler balıklardır, Hak'sa deniz; onların yerleri - yuvaları, dâima denizdir,
    Denizden baskası onlarca «La» dır, «La» dan sonra duraklarıysa «illâ» dır,
    CXIV
    stek ikidir, yol da iki, Allah ondan razı olsun, Seyyid Burhâneddîn-i Muhakkik'a, yolun sonu var mıdır, yok mudur
    diye sordular, Buyurdu ki: Yola son vardır ama duragın sonu yoktur, Çünkü gidis ikidir biri Allah'ya gidis,
    Allah'ya giden yolun sonu vardır; çünkü bu,
    varlıktan, dünyâdan ve kendinden geçistir; bunların hepsinin de sonu, bitimi vardır; ama Hakk'a eristin mi, ondan
    sonraki gidis, Allah'yı tanımak hususunda,
    Allah bilgisinde; o tanıyısın sırasında gidistir ki buna son yoktur,
    Bil ki yolun duragı Hakk'a ulasmaktır; ama bundan sonra o ulasmada sonsuz bir yol var,
    Yol iki çesittir: Biri kendinden, varlıgından geçmektir; bu çesit yolun sonu, sınırı vardır,
    Çünkü bedenin varlıgı sınırlıdır; bu varlık dünyâsının sonu vardır,
    Duraklar yolununsa sonu yoktur; gönül yolu, bil ki sonsuzdur,
    Kendinden geçmenin, su yokluk âleminden sefer etmenin imkânı vardır,
    Ama ölümsüzlük yurdu olan o duraktan geçmeye imkân yoktur, çünkü orası, Allah'ya ulasmak duragıdır,
    Karada yol da meydandadır, yolun duragı da; ama denizdeki yolun belirtisi görünmez,
    Kavustuktan sonraki gidis, bir baska sekildedir; kavusup bulusan kisinin gidisi gizlidir, neliksiz - niteliksizdir,
    5070, Önce Allah'a dogru yol almadaydı; simdiyse yolu - yordamı, Allah'a kavusma âlemindedir,
    Kavusanların gidislerini söyle bil: "Her gün bir iste" âyetini isitmedin mi?
    Onların zahirleri, adetâ Hakk'ın gölgesi oldu ya: tertemiz canları da Ars'ın sırrı kesildi,
    Gölge, kendiliginden oynamaz, adam oynadıkça oynar; gölgenin iyiden-kötüden ne haberi var?
    Onların gidisleri, ilerleyisler, Hak'la oldugundan, soluktan soluga da Hak'tan ders alırlar,
    Velînin iyi hareketi de Allah'dandır, kötü (görünen) hareketi de: gölge ne yaparsa bil ki adamın
    yaptıgı harekettendir,
    ki âlemi de yaratan, bu sebeple Kur'ân'da «Attıgın zaman sen atmadın» buyurdu,
    Kendini gören kisi, bu sözden uzaktır, anlamaz; kapkaranlık nefis, bu nura zıttır,
    Halka göre bu söz, olmayacak bir sözdür; ama âsıklara göre de hâli anlatan bir söz,
    Asık kisi anlar bunu: akıllı kisi, burda ahmaktır,
    5080, Akıl, bu dünyânın mimarıdır; asksa dükkânın yıkımıdır,
    Akıl, perdeyi arttırır; asksa perdeden dısarıya çıkar,
    Akıl, ad - san, namus ve seref bagına baglıdır; asksa ayıpla, arla bagdasır,
    Akıl bas olmayı, basa geçmeyi ister; ama ask, her kula - köleye toprak olur, yere dösenir,
    Asıklara töre, yol - yordam, topraga dösenmek, varlıga toprak saçmaktır; onlar
    elbiseye de aldırıs etmezler, süse - püse de,
    Onların tümü, tacirlikten, zenginlikten kaçar; tümü de mala, dükkâna düsmandır,
    Kimi esriklige düserler, kimi alçalırlar; her an varlıktan utanırlar,
    Canla - gönülle yoklugu ararlar; salına - salına sevgiliye dogru giderler,
    Can gibi gözden gizlidir onlar; meleklerle gökte seyrandadır onlar,
    Bedenleri görünür ama canları, Ay'dan da nicelerdedir,
    5090, Hepsi de birbirini bilir; binlerce kisi olsalar, gene de canları birdir onların,
    Halkın gözüne görünmezler, perde ardındadır onlar; yaratanın katındaysa pek sevgililerdir onlar,
    Halk, onların parıltısını görseydi; asklarını canla - basla satın alırdı, onlara âsık olur giderdi,
    Halk, ırmak gibi denize akıp gitmedigindendır ki boyuna su topraklıgı arastırır - durur,
    Allah velîleri gizli oldugundan da halk hep bu dünyâya aldanır - gider,
    CXV
    Velîlerin âlemi görünseydi küfürle îman bir olur, kâfir kalmazdı, Bu söz, birisine aykırı gelir de, Peygamber herkese
    kendisini gösterdi; neden Ebû - Zerr'le Ebû -Cehil bir olmadı derse deriz ki: O kendini göstermek, kaabiliyeti
    olanlara göredir; çünkü Peygamber, günes gibidir, iyiyi de aydınlatır, kötüyü de, güzeli çirkinden ayırır; netekim
    kıyamette iyi ve kötü meydana çıkar, «O gün yüzler agarır, yüzler kararır» buyurulmustur, Ama dünyâda bunlar
    gizlidir; sebebi de dünyânın gece, âhiretin gündüz olusudur, Hersey geceleyin gizlenir, gündüzün meydana
    çıkar, Görünmek suna benzer: Günes, tası degerli mücevher yapar, onun lâ'l oldugunu gösterir, Ama göremeyenlere o,
    gene tastır, Bilenler tası la'iden, boncugu inciden ayırd ederler, Bu görünüs, kaabiliyeti olanlaradır, reddedilmislere
    degil,
    Onların biri, halka yüz gösterseydi, dostla düsman hep bir olur - giderdi,
    Yabancı olanlar es - dost kesilirlerdi; dostla düsman, hep bir olur - giderdi,
    Ebü'l-Hakem, nerden Ebû-Cehl olurdu'? Bütün güçlükler kolaylasır, kolay görünürdü,
    Heryer, gül bahçesi olurdu, tiken kalmazdı; hiç kimse yabancının, dosta es oldugunu görmezdi,
    Ruh, cisimsiz olarak tek kalırdı; ad konacak kisiye nerden bir ad bulunabilirdi ki?
    5100, O âlem, perdesiz olarak görünürdü; çünkü sirk, her yandan, her yerden silinir, her yan arınır, sirk kalmazdı,
    Herkes, hersey,önceden nasılsa o hâle gelir tertemiz ruh olur, farktan-tuzaktan,düzenden
    kurtulurdu,
    Gerekmeyen yok olurdu da lâyık olan, gereken meydana çıkardı, görünürdü,
    Yaratılıs, varlık perdesini Allah gerdi; onun ardından da çesit çesit halk meydana getirdi,
    yi - kötü, arı - duru, tortulu, temiz - pis, hepsi de perde ardında; ahmak kisiye gizli,
    Böylece de her aklı yetmezin bunu anlamamasını,bilgisizligin kökünden sökülmemesini sagladı,
    Geceleyin göz, açık da olsa, o karanlıkta, kuzgunu dogandan seçemez,
    Onca kurtla koyun birdir; kim arddadır kim önde, anlayamaz, tanıyamaz ki,
    Ama mahser gününde, iyi - kötü, çok - az, dogru - yanlıs, hepsi de belirir,
    Gece olan su dünyâ ortadan kalkar; ondan sonra da artık iyiyle kötü bagdasamaz,
    5110, Hepsi de birbirinden ayrılır; her cins, kendi cinsiyle kopusur,
    Tohumlar, yer altında aynıdır; çünkü halk gözünden gizlidir onlaı,
    Ama nesir baharının Sûr'u üfurüldü mü, hepsi topraktan hasrolur,
    Her tohumun sırrı meydana çıkar; iyiyle kötü birbirinden ayrılır, herkese görünür,
    Bu halkın genç - ihtiyar, hepsi, kıyamette böylece mezarlarından çıkar,
    Birisi bembeyazdır, öbürü simsiyah; bembeyaz kabul edilir, simsiyah sürülür,
    Kâfirlere cehennem yurd olur, mü'minlere nimetler sarayı cennet,
    Allah, kıyamette gizli seyler meydana çıkacagından, kıyamete "Din günü,, buyurdu,
    CXVI
    Dünyâ gecedir, âhiretse gündüz; dünyâ ehli geceye mazhardır evliya gündüze mazhar, Gündüz, kimi mazhardan
    kimi de mazharsız görünen birseydir, Yüce Allah, kıyamete «Din günü» dedi; demek ki âhiret, gündüzdür; çünkü
    aydın günde iyi ve kötü belirir; cehennemlik, cennetlikten ayrılır, Peygamberlerle erenler de gündüze mazhardırlar,
    gündüz hükmündedirler; onların vücuduyla mü'min kâfirden, münkir, ikrar edenden ayırd edilir, Adem'in
    vücuduyla iblis, meleklerden ayrıldı; bunun gibi Musa'nın vücuduyla Firavun ve ona uyanlar, brahim'in vücuduyla
    Nemrud ve taraftarları, Mustafâ'nın vücuduyla Ebû - Cehil, Ebû -Leheb ve onların cinsinden olanlar ayırd edildiler, Dünya ve
    dünya ehli gecedir; gece uyku getirir; bu sebeple de halk gaflet uykusuna batıp gitmistir; çünkü dünya gecesindedir;
    elbette uykuları da agır olacaktır,
    Bu dünyâ geceye, öteki dünyâsa gündüze benzer: bu, kıs gibidir, ötekıyse bahar gibi,
    5120, Gece sarabının ölçüsü - tartısı yoktur: bu yüzden de gaflet uykusu agırdır,
    Gece sâkıysi halkı öylesine sarhos edip sızdırmıs, yıkakoymustur ki,
    Yüzlerce nâra atılsa gene uyanıp kalkmaz: kötülükle kendi kendinin kanını döker,
    Onları ancak ölüm uyandırır: böyle kötü sızıstan kaldırıp akıllarım baslarına getirir,
    Gece, süphe yok ki herkesin uykusunu getirir: ot - otlak, sürüyü otlamaya sevkeder,
    Geceyi uykusuz geçiren kisiyi, uyuyanlardan sayma,
    O, önceden ölümü görmüstür: sana da dirilik gerek; onunla düs - kalk,
    Âsık da yaratılmıstır ama canı, hakla bâtılı ayırd edenin nurudur, sırrıdır,
    Onun sureti, büyük kıyamettir: kopacak kıyâmetse, küçük kıyamettir,
    Bu kıyamette vergiler, bagıslar var: o kıyâmetse azap için, ceza için kopar,
    5130, Bu da, o da Allah nurudur, o yüzden de birdir: bu kıyamet, bilki ondan ayrı degildir,
    kisinin de yapacagı is ayrıdır: ikisi de sırları meydana çıkarır,
    kisi de aydın günestir: iyiyi - kötüyü, hem de degıstirmeksizin gösterir,
    Bu halka, kalp akçayla geçer akça, karanlık gecede ayrı görünür,
    Ama gece geçti de gündüz oldu mu kalp, hiç kuskusuz rezil - rûsvây olur,
    Mustafa gündüzdü de her gizli, onun yüzünden apâsikâr bir hâle geliverdi,
    Ebû-Bekir aziz ve seçkin olmadı mı? Ebû-Cehil, hor, lanetlenmis bir hâle düsmedi mi?
    Herkese de onun, varlıgın aslı oldugu, bununsa yoktan - yokluktan ibaret bulundugu malûm oldu,
    Bu bakırdı, oysa bastan basa altın: bu boncuktu, oysa deger biçilmez tek inci,
    Ebû Cehil'den baska daha yüzbinlercesi, onun gibi cehennemlik oldu - gitti,
    5140, Yüz milyonlarca inananlarsa o seçilmis Peygamber'in yüzünden cennet ehli oldular,
    Buna ne son var, ne baslangıç; bunun sırrını yarın duyarsın benden,
    Bunun sırrı, sen de bilirsin ki sudur: Sen beden degilsin; tümden cansın sen,
    Mâden oldugunu bilmiyorsun da o yüzden altın kırıntıları gibi küçücüksün,
    Özsün, tertemiz, terli taze öz: nakıstan, deriden geç de senden baska dost olmadıgını gör,
    Gözünü aç da kendine bak; iyiyi kabullen, kötüyü terket,
    Çünkü iyi de sende yürür - gider, kötü de; ikisini ayırd et, iyice bil, ikisinin de aslı nerdendir, gör
    de herbirini aslından seç,
    Ben de iyice arılayayım, bileyim ki gözün var, görüyorsun, dâima bütün iyiden kötüden haberin
    var,
    Sen simdi degil, ezelden beri Allah'yla estin, dosttun, onunla bileydin,
    5150, Kendini görme, Hakk'a bak: gözünü hiç o tapıdan ayırma,
    Ben de kendi yüzünü gördügünü, ezelî sıfatlarından ayrılmadıgını bileyim, anlayayım,
    CXVII
    Peygamberlerle velîlerin ve mü'minlerin nurları ezelîdir, Allah'yla hiledir, Sonradan olus, sayı, onların
    süretlerindedir, anlamlarında degil, Bu yüzden, esenlik ona, Peygamber, «Ben peygamberdim, Adem'se balçık
    halindeydi» buyurur, Hepsi de Allah nuruyla diri oldugundan, birdir onlar onlara, onların nuruyla bakarsan,
    hepsini bir görürsün; ama suretlerine bakarsan sayılı görünürler; netekim günes, yüzbinlerce eve vurur, fakat ısıgı
    birdir, Bundan dolayı Mustafâ, Allah'ın salavâtı ona olsun, «Mü'minler bir nefistir» buyurdu; çünkü bu birlik,
    onlara mahsustur; baskalarıysa görünüste de sayılıdır, öz bakmından da, Sözgelisi, herkesin evinde bir
    mum vardır birinin mumunun sönmesiyle öbürünün evi kararmaz; çünkü herbirinin ayrı bir mumu vardır,
    Ancak mü'minlerin evlerinin ısıgı günese benzer; battı, yahu tutuldu mu, bütün evler karanlık olur, Velîleri övmek,
    gerçekte kendini övmektir, Netekim, Allah aziz sırrıyla bizi kutlasın, Mevlânâ buyurur:
    Günesi, öven, kendini övmüs olur,
    Bu, iki gözüm de aydın, agrımıyor, görüyor demektir:
    Alemde ki günesi yermek de kendini yermektir:
    ki gözüm kör, görmüyor, kötü demektir,
    Mustafa dedi ki: «Ben peygamberdim, yokluk âleminde bir defineydim,
    Adem'se henüz balçık halindeydi: bense Allah'yla hemdemdim,
    Allah vardı, o, var oldukça onunlaydım: onun sırrıyım: onun sırrıyım ben, bire iki deme,
    Biz vardık, bu âlemse yoktu: bizim önümüze ön yoktu: Adem'se sonradan olma,
    Âdem'in sureti balçıktandı, sonradan olmaydı: tertemiz nûrununsa evveli yoktu, ezeliydi,
    Erlerin canları, Hakk'ın nuru oldugundan, Hak'tan baskasıyla esenlesemezler,
    Günesin ısıgı yere vurur ama iyice sunu bil ki günesten ayrılmaz,
    O canlar, Hak nurunun saçıntılarıdır: onlar, Hak'tan ayrılamazlar,
    5160, Beden bakımından bu, bir erkek oldu, öbürü, bir kadın: ama hepsini de bir gör,
    Biri Anadolu'lu oldu, öbürü Sam'lı: biri bilgin oldu, öbürü bilgisiz,
    Herbirinin bir dili var, bir sesi, bir ünü: herbirinin Hak'la ayrı bir sırrı var,
    Bütün bu sayılar, suretlerdedir: anlam âleminden olan, görmez,
    Zıt olus,esit olus,sayı, bunlar,suretlerdedir: bir olan Allah'nın zâtı, bu sıfatlardan münezzehtir,
    Suretlere bakmayan boyuna anlama yönelir, anlamı götürür
    Hâsılı o, perdesiz olarak bir görür de birden baskasını seçip âsık olmaz ona,
    Günesin ısıgı binlerce eve vurur: evler yüzünden de sayılar belirir,
    Ama aklı, bilgisi olan, ısıgı ısıktan nasıl ayırır?
    Yüz eve vuran ısık, onca birdir: çünkü onun dostu, kılavuzu akıldır,
    Bütün Allah velîlerinin bedenleri de, ısıkla dolu olan o evlere benzer,
    5170, Bütün Allah velîlerinin bedenleri de ısıkla dolu olan o evlere benzer,
    Hepsi de o nurla apaydındır: hepsi de o yüzden birdir, herbiri, birer Mansur'dur,
    Allah, ısıgını kendine çekerse, hepsi de ısıksız kalır, dogru yolu bulamaz,
    Mustafa, hadîsinde bu sebeple onlara «Tek bir kisi» dedi,
    Geri kalan halk, onlara benzemez: gen kalanların gönüllerinde Hak nuru yoktur,
    Bil ki bunların canları, hayvanı candır, o çesit can da beden gibi yok olur - gider,
    Öyle can, bedenle diridir: vahye, ilhama mazhar olan can gibi ebedî degildir,
    Vahye, ilhama mensup can, Hak erinin canıdır: çünkü o, dokuz gögü de
    asmıstır,
    Hayvânî can, yemekle, içmekle, uyumakla gelisir: bu sebepler olmadı mı da
    yok olur - gider,
    5180, Ölüp giden can, zâti can degildir: çünkü o, sevgilinin nuruyla aydınlanmamıstır,
    Onun ısıgı, kandil gibi bir sebebe dayanır: o ısık, zeytinyagına bos veremez,
    Zeytinyagıyla, fitille diridir: bu ikisi olmayınca yok olur,
    Bu çesit canlar, bir degildir: çünkü onlar, nifakla, süpheyle doludur,
    Bir evin ısıgı sönerse komsusu hiç gam çeker mi? Ne münâsebet,
    Çünkü her evin bir ısıgı vardır: bu ısık, öbürüne aldırıs bile etmez,
    O, bunun sönmesinden gamlanmaz: bunun yüzünden elbisesini, yenini - yakasını yırtmaz,
    Bu, evi, kapıyı aydınlatan günesle Ay ısıgının tersinedir,
    Dünyâ bütün sayvanları, bütün evleri, bu ikisinin ısıgıyla doludur,
    Bunlar tutulunca, evlerin dösemeleri, tavanları karanlıklarla dolar,
    5190, Bu yüzden de herkes, zora düsmüs, yoksullasmıs gibi gamlanırdı bu tutulma yüzünden,
    Birlesme, birlik, bu ısıktadır: sebepten meydana gelen, ısık, bu sıfattan uzaktır,
    Su halde bütün canlar da bir degil: tam inanç sarayı nerde, süphe sokagı nerde?
    Vahye, ilhama mazhar olan can, Ars'a mensuptur: hayvanı cansa en asagıdır, yeryüzüne mensuptur,
    Vahye, ilhama mazhar olan can, Hak'la durur: onun varlıgı, dâima Hak'ladır,
    Hersey yok olur - gider, oysa durur, kalır: çünkü ona Allah sâkıydir,
    Böyle bir toplum bin kisi de olsa, sayıdan geç, hepsini bir gör,
    Sayılarını dalgalar gibi bil: onları bir denizden meydana gelmis gör,
    Dalga nasıl, ne vakit denizden ayrılır ki? ister yukarda olsun, ister asagıda:
    Bil ki dalgalar, denizin ta kendisidir: her tarafta oynar - dururlarsa da denizdir
    onlar,
    5200, Bu sözü yorumsuz kabul et de Nil gibi akıp denize git,
    Böylece de sonunda deniz, kendisine yol versin sana: gören bir inci hâline getirsin seni,
    Solmus - sörpümüs canını diriltsin: seni de kendi gibi ebedi kılsın,
    Onun dostlarının safına giresin: kırıcılık - yıkıcılık yolunu seçmeyesin,
    O rintlerin ellerinden sarap içesin de su zindana benzeyen dünyâdan kurtulasın, O mahmurluk vermeyen sarapla
    sarhos olsun da sayısız zevkler, saralar süresin,
    Dâima Hakk'ın tecellîlerini seyredesin; aynı zamanda baskalarına da bagıslarda bulunasın
    Ey velîleri övmede tek olan, neden kendi çevrende dönüp dolasmıyorsun sen? Her solukta evliyadan bahsediyorsun da
    bir soluk olası, kendi yörene kosmuyorsun,
    Elinde onların bagıslarından bir sey var ama bilmem ki ayran mı içtin, yoksa sarapla mı sarhossun?
    5210,Hâlis misk mi oldu, yoksa bir kokudan mı ibaretsin:arı-duru deniz misin, yoksa ırmak mı?
    Sözle mi sarhossun, yoksa hâlle mi sarhossun, yoksa her ikisini de elde edemedin de bombos mu kaldın'?
    Gönlüne ondan bir cevap geldi; onlardan bahset, kendinden bahsetme dendi; Degil mi ki varlıgından geçmissin, yok
    olmussun ııerden söyleyebileceksin kendini? Sen, o savlicanda bir topsun adetâ,
    Sevgilide yok olmussun, kendinle nerden oyalanacaksın? Varlıgından yok oldun mu, onunla var olursun artık,
    Ayna gibi tertemiz oldun mu, artık nasıl kendinden bahsedebilirsin,
    Sözün velîlerden olur, kendinden degil: çünkü sende ne iyi kalmıstır artık, ne kötü,
    Aynanın yüzünde ne nakıs vardır, ne resim; ama degil mi ki aynasın, bütün nakıslar, resimler, sende görünür,
    Ama sunu da bil de yanlıs söz söyleme, bu yolda, bu tarzda sözler söyledin,
    Her velîyi ayrı - ayrı övdün, onların övgülerinde binlerce inciler deldin ama
    5220, Suyla dolu tulum gibi onlarla dolu degilsin sen; bulut nasıl yagmurla doluysa, Senin bilgi yagmurun da yüceden
    gelmekte: asagılık yeryüzünü yesertmekte, Bilmen gerek ki gönül neyin cinsindense ona akar; yabancıya
    dost muamelesinde bulunabilir misin?
    Hayvanın gönlü yesillige, baga - bostana akar: insanın gönlüyse Rahmân'a kulluga,
    bâdete meyil, cins olustan meydana gelir; mü'minin canı, o yüzden ibâdete niyet eder,
    Her solukta canla - gönülle, gerçek olarak, tertemiz bir hâlde hayırlarda bulunmayı, ibâdet
    etmeyi diler,
    Kimi namaza, oruca meyleder, kimi oturarak, durarak Allah'yı anısa,
    Hiç devenin, esege meylettigini gördün mü? Meyletse bile buna meyil denmez,
    Böylesine meyil, geçicidir: gerçekte niyaz yönünden degildir bu,
    Erlerin meyilleri, gerçekligin asırı bir hadde olusandandır: ask gerek ki aska yönelsin,
    5230, Dervisleri seven kisi, süphe yok ki onlardandır; mutlaka onlara katılır,
    CXVIII
    Dînin aslı Hak sevgisidir; bütün bilgiler, insanda sevgiyi meydana getirmek, varsa çogaltmak içindir, Amelsiz sevgi fayda
    verir ama sevgisiz amel fayda vermez; delîli de su: Birisi, yaptıgı suçları birgün, esenlik ona, Mustafâ'ya bir bir
    anlattı, bir dereceye dek ki, Allah'ın salâtı ona olsun, Mustafâ, o sonsuz suçlara sastı, Sonunda o kisi dedi ki: Yâ
    Resûlullah, bütün bunları yaptım ama seni pek çok seviyorum, Mustafâ buyurdu ki: Degil mi ki beni seviyorsun,
    bizdensin; « nsan sevdigiyledir; bir toplumu seven, onlardandır,» Sevgisiz amel fayda etseydi iblis, bunca
    bâdetten sonra reddedilmez, lânetlenmezdi, Amele, düzen, riya sıgar ama sevgiye asla sıgmaz, Söz gelisi,
    birisi, birisine hizmetler etse, onun gönlünü alacak hareketlerde bulunsa, ona, karsı alçalsa, niyeti de onu kendisinden
    emîn edip fırsat bulunca basını kesmek olsa, bilirsin ki bütün bunlar düzendir, Riyaya dayanan, garezlerle dolu
    ibâdetler de bu hükümdedir, Veliler, bütün sırları bilirler, ama ehil olmayana bildirmeleri uygun degildir; uygun
    olsaydı yüce Allah, kendisi, onlara, yaptıklarını belirtirdi,
    Mustafâ buyurdu ki: Bir kimse, özü temiz olarak bir toplumu canla - gönülle severse,
    Onlardandır; görünüsten geç; kâfir olsa bile onu mü'min bil,
    Birisi, Rasûlullâh'ın huzurunda yalvarıp sızlanarak dedi ki: olmayacak seyler yaptıran nefsin
    elinden zahmet içindeyim,
    Yalan - dolandan baska bir söz söylemiyorum; boyuna sarap içmeye, zina etmeye kosmadayım,
    Hiçbir vakit namaz kılamıyorum; ibâdetin, Allah'yi anısın çevresinde dolanamıyorum,
    Yedigim, içtigim, hep haramdan elde edilen seyler: suçsuz kisiye sövüyorum,
    Tuttugum yol hırsızlık, hainlik: hayır isi hiç mi, hiç düsünmüyorum,
    Sayısız ayıp islerim var; baglanmaya, öldürülmeye, dara çekilmeye lâyıkım,
    Seher çagından kusluk vaktine dek bu çesit sözler söyledi; hâlini tamamıyle bildirdi,
    5240, Sonunda dedi ki: Yâ Rasûlallah, yalnız gerçek olarak, tertemiz bir sevgiyle seni seviyorum,
    Sana, senin Allah'na âsıkını ben: bu hevesle senin için canımı veririm,
    Bütün o isler bende; ama bu söyledigim söz de dosdogru, yalan yöne hiç yelip yortmuyorum,
    Mustafa, bir an düsündü, ne demek gerek: huyu buydu onun,
    Onun halini yönsüz - yöresiz âleme arzetti; sorusuna ne cevap gelecek; onu bekledi,
    Derken o adamı tertemiz kisiler arasında gördü: vefa yolunun yolcularının safındaydı o,
    Yüzünü o adama döndü de dedi ki: Ey arayan, senin hayrın, ser islerinden üstün,
    Degil mi ki bizi seviyorsun sen, bil ki bizdensin, iyi bir dostsun,
    Çünkü îman, candan - gönülden sevgidir; tam inançsız rükû, sücûd degil,
    man, rükû, sücûd olsa bile bu sevgi içindir; îman, böyle bir gerçeklikle seçilir, makbul olur ancak,
    5250, manın aslı, bil ki sevgidir; ama halk, o sevginin adını îman takmıstır,
    Sen ekmegin adını bilmesen de yedin mi, doyarsın, güç - kuvvet elde edersin,
    O ekmek, senin eline, ayagına güç - kuvvet verir: düsman, hafif bir yumrugunla yıkılır,
    Ama ekmek yemesen, ekmek olmasa, ekmegin adını söyleyip dursan, o addan hiçbir kuvvet gelmez sana,
    Amel, ibâdet olmaksızın da îman makbuldür; ama îmansız amel, halkı saptırmaktır, sapıklıktır ancak,
    kisi de olursa daha iyidir; elbise, onu daha büyük bir kisi giyerse daha da fazla bezenir,
    Egersiz at ise yarar; onunla yol alınabilir,
    Ama yalnız eger, adamı hiçbir yere götürmez: ona binmeye kalkısma, yol almaz o,
    Askı at say, ameliyse eger, sen egeri bırak, seçilmis atı ara,
    kisi de olursa hem daha iyidir, hem daha hos; kimde bu ikisi de olursa bas olur, basbug kesilir,
    5260, Bir remizdir söyledim, bunu anla da dîni gönülde ara, toprakta degil,
    Bil ki Allah topraga bakmaz; o ancak, en ulu Ars olan gönüle bakar,
    Bunu tamâmiyle açar, yayar, anlatırsam o gizli sır, dünyâya yayılır - gider,
    O sırrın pek gizli kalması daha iyidir; böylece yol yitirmislerin ayıplarını da perdelemis olur,
    Su gelip geçen dünyâ, orada hiçbir sır meydana çıkmasın diye perdedir çünkü,
    nsanlardan güzel de gizli kalır, çirkin de: ikisinin de gönlünü Allah bilir,
    Perde ardından adalet sahibi kimdir, zulmeden kim, Allah'dan baskası bilemez bunu,
    Çünkü herkese, herseye gücü - kuvveti yeten odur; herkesi perdesiz gören odur,
    Yahut da gerçegi gören, sırları görmek, yolu - yordamı olan gönül ehli görür,
    Allah, onu sırlarına mahrem etmistir; nurlar nîmetiyle onu beslemis, yetistirmistir,
    5270, inanmıstır o, Tann nuruyla görür; hattâ göz açıp yumacak bir anda bile Allah'dan ayrı degildir o,
    O, Hakk'a nispetle denizdeki katreye benzer; nem gibi toprakta kalmamıstır,
    Kâfirler, topraktaki neme benzerler; mü'minlerse çevikçe ummana gitmislerdir,
    O, aslına ulasıp kavusmustur; buysa su toprak yurdunda baglanıp kalmıstır,
    O, ebedî hayâta karılıp birlesmistir ölümsüzlükle; buysa bir sed gibi su dünyâya kakılmıstır,
    Ey solukdas, bunun sonu gelmez; dön de gene sır hikâyesini söylemeye bak,
    çe, gönüle ait olan herseyin kavusmak oldugu, dısa ait olanlarınsa ayrılıktan ibaret bulundugu anlasılsın,
    Dısa ait ne varsa, tümü de fanidir; sende bâkıy olan, Rabb'e mensup içtir, gönüldür,
    nsanın degeri, içe, gönüle göredir; dıstaki suret, tümden bezentidir,
    Çuval, insanları aldatabilir mi hiç? nsanlar, çuvalın içindeki bugdayı ararlar,
    5280, Sen, onlar gibi, o dünyâdansın da onun için velîleri sevmedesin,
    Görünüse göre simdi Müslümansın ama, gerçekte, dinlerin de ötesindesin,
    Ask ne mü'mindir, ne kâfir; bu ikisine o denize yol yok,
    Suret nakısları, su toprak âlemdedir; o dalgaya karsı nakıs, su olur gider,
    Âsıkların kıblesi sevgilidir; hakla bâtılı seçenden baskası asktan bir koku alamaz,
    Çünkü ayırd eden, aradaki farkı görendir; taklitle din pâdisâhı olan degil,
    Onun katında iyiyle kötü belirir; herkesin hâlini görür o,
    Zamanede vaktin sarrafıdır; kalpları tanır, altından ayırır,
    Onun karsısında, çekinen kisi, kötü kisi gibi olur mu hiç; kalp akçayı geçer akça yerine alır mı o?
    CXIX
    nsan, ayırd edebilen, hakla bâtılın, yalanla dogrunun, kalpla geçer akçanın arasını ayırd edebilen kisidir, Bu yüzden
    de, esenlik ona, Peygamber, «Mü'min, anlayan,
    ayırd eden kisidir» buyurur, Kimde ayırd edis varsa, görünen naksa aldanmaz; sarrafın, paranın görünüsüne, damgasına
    aldanmayısı gibi, Hak erenleri de sarraftır; geçer akçayı kalptan, hakkı bâtıldan seçerler, bilirler, Evliyayı övüyorum ya;
    halkın yolunu vuran Seytan, baskalarını övmekten sana ne fayda dedi; beni o kulluktan alıkoymak istedi, Hani
    birisi, boyuna yârabbi derdi de Seytan, niceyebir yârabbi diyeceksin, bir kerecik bile sana, buyur sesi gelmiyor dedi de o
    yolcuyu yolundan alıkodu; yıllarca Allah'yı anıstan, ona kulluktan kaldı, Zamanlar geçti, sonra ona Allah'dan, Yârabbi
    demeyi neden bıraktın diye ses geldi, Kul, bir kere bile buyur sesi gelmedi de ondan dedi, Yüce Hak, O sesin yârabbi
    demen, buyur demenin tıpkısıydı; ben sana, yârabbi demen için buyur demiyordum; is böyle degilse neden baskaları
    yârabbi demiyorlar buyurdu, Adam, kendine geldi de bu engellemenin Seytan'dan oldugunu anladı; tekrar ipin ucuna
    yapıstı da yârabbi demeye koyuldu,
    Mustafa, mü'min yücedir buyurdu, çünkü onda dosdogru ayırdedis kaabiliyeti vardır,
    5290, O tertemiz kisi, anlayıslıdır, ayırd edendir; görünüse aldırıs etmez,
    Birinin görünüsü Ay gibi güzel olsa, bütün hünerleri bilse, Huyu - husu tatlı, hos, içi - dısı incir
    gibi tüm tad olsa
    Bil ki bu, mü'mine deri gibi görünür, o görüntülere kapılıp da nerden yoldan kalacak o?
    O, bütün bunlardan geçer de gönüle bakar; gece - gündüz o yola koyulur,
    Bakısı, görüsü, boyuna Allah nûruyladır; Ledün bilgisinden de haberdardır,
    Kim akıllıysa, irâde sahibiyse, onun katında cismin degeri yoktur,
    Onca, cisimlere itibâr edilmez; katında cisim, hapishanedir, karanlıklardan ibarettir,
    Tertemiz aklı, bilgi ister; gönlü, görünüse aldırıs bile etmez,
    Hakk'a âsık olanın cismi, kalb gibidir; nefsi dileyenin, nefse uyanınsa ruhu nefis gibi,
    5300, Âsıkın katında Allah'dan özgesi cehennemdir; ona kavusmaktan baska bir
    istekle geçen ömür,yitmis - gitmistir,
    Sevgilinin askına kapılmayan, zamanede helak olmus - bitmistir,
    Onun kadehinden içen can, onun esirgeyis gölgelerinde herseyden emindir,
    Zamanede âsık olmayan, isin sonunda, kahırlara ugrar da yok olur,
    Anlamı olmayan suret, ısıgı sönüveren simsege benzer,
    Anlamla dopdolu olan beden sahibinden fetva alırlar gönül ehli olanların hepsi,
    Nasıl olur da gizli seyler, bilinmez onca? Onun nuru, Allah'dandır,
    Allah'dan birsey gizlenebilir mi hiç? Bunu, kör olandan baskası söylemez,
    Yerde, gökte, Allah nurundan birsey gizlenebilir mi? Kendine gel,
    Onun gözlerindeki nur, Allah nurudur: hâsılı sırlar, ona asikârdır,
    5310, Gönül ehline, yaratılmıs da deme; çünkü onlar, yücelerin nicesinden de ötededir,
    O bölügün hüküm sürdügü yer, nakıssızdır, sûretsizdir: tüm can kesilmistir onlar,
    Orda ne asagı vardır, ne yukarı; o bilgiye bu adlar, perdedir,
    O neliksiz - niteliksiz yolun izi belirmez; her asaglık kisi, oraya nasıl gitmeyi kurar?
    Onların yolları, gecesiz, gündüzsüz, âsıklıktır hep: canlan, gönülleri, askla yanıp yakılmadadır,
    Ama bu yanıs, ziyan veren yanıs degil; yalnız ölülere ebedilik, ziyan verir mi?
    Onların yanısları, mezarlıga düsse, orada yüzlerce gül bahçesi biter,
    Sasılacak bir bahçe, bir güllük olur da bahçıvansız, sebepsiz güller yetisir,
    O gülün kokusu, Zuhal yıldızını da asmıstır; gök, o kokuyla sarhos olmustur; döner - durur,
    O gül, sonunda yok olan, mum gibi kendi ısıgıyla eriyip giden gül degildir,
    5320, Allah'dan var olan, rengi solmayan, kokusu bitmeyen güldür,
    Hiçbir yapragı topraga dökülmez; gökler, onun güzelligine hayran olup kalmıstır,
    Yapragı, herkese azıktır: bunu anlatmaya kalkısma, tut dilini,
    Böylesi sır, nasıl dile gelir de söylenir? Sus, bu sözü söyleme, yum agzını,
    Ben ki canla - gönülle bu yoldayım: ben ki Allah'ın âsıklarındanım;
    Ben ki bu sevdada kendimden geçmisim; artık bana, ne asagılık var, ne yücelik,
    Meydanda top gibi kosmadayım; çevgenle her yana, her yöreye yuvarlanmadayım,
    Bana ne durak vardır, ne bir yer; ne basım var benim, ne elim, ne ayagım,
    Bu yürüyüste bir kastım da yok; bu gül bahçesinde tek olarak kosup duruyorum,
    Canla - gönülle gittigim yolun ne evveli var, ne sonu var,
    5330, Varlıgım, tümden, onun yüzünden yıkılmıs; aklım, bu ise sasırıp kalmıs,
    Neden beni yıkıp yakıp yakmada: neden her solukta sarapsız sarhos etmede beni?
    Bu yorgun gönüllüden ne istiyor; ne diye boyuna nükteler söylemekte bana?
    Onun askı pek akıllı; bense pek safım; saf adam, o sarapla ne olmaz, ne hâllere düsmez?
    Konusup durmam da ondan, benden degil; oynayıs, hareket edis, candan; bedenden degil,
    Çünkü sanatkâr, candır, bedense araç; tene, boyuna candan gelir hâl,
    Kötü kisilere gelen, hosa gitmez haller de neliksiz - niteliksiz tapıdan gelir;
    Kötüye kötülük lâyıktır da ondan; iyi huylu olmayan, hordur hakıyrdir,
    Ögüdü bırak da bagı çöz; yolu, perdesiz olarak göster bize,
    Çünkü eski toplumun sözleri iyidir ama egridir, hatalıdır bizce,
    5340, Ama hepsi de bunda mazur: çünkü onlar, bu çesit yüce sözlerden de uzaktılar, bu çesit yüce
    hallerden de,
    Bizim yolumuzsa pek sasılacak bir yol, nelige de sıgmıyor, nitelige de; Ars'tan da yüce, fersten
    de, göklerden de,
    Devran, devran olalı bizim esimizi kimse görmemistir; bu yıkık yerde ask defînesiyiz biz,
    Ne mutlu o kisiye ki bize dost oldu; burnuna bu gülden, bir kokudur, eristi,
    Bil ki kokumuz, güzümüzün aynıdır; gözü açık olan, kokumuzu aldıgı gibi yüzümüzü de görür,
    Azıcık görününce adı kokudur; iyice göründü mü, gerçek olarak bil ki adı yüzdür,
    Ama azla çok da birdir: bir tek inciyi, bilgisizlikle iki sayma,
    Bütün âlem birdir, ikilik yok; sen, senliginden kurtulursan, sana da açıkça görünür bu,
    Bu söz, sırların da özüdür: ne mutlu o gönüle ki bununla esenlesir,
    Öyle bir yere erisir ki oraya kimsecikler erisemez; perdesiz olarak Allah, tecellî eder ona,
    5350, Sözümü, sâdece söz sanma; çünkü hem kesiftir bu söz, hem de Ledün bilgisinin özü,
    Harf zarfıyla belirmededir ama gören kisiye pek degerlidir,
    Bu söze, bu da herkesin sözü gibi söz deyip geçme; bu söz, o denizin gemileridir,
    Bu sözler, seni korkunun da, ümîdin de ötesindeki yere götürür,
    Âsıklar, o çesit tahtı, bahtı araya - aktara o yana dogru kosarlar,
    Hepsi de nur denizinin dalgıcıdır; hepsi de bassız - ayaksız oynar - durur,
    Herbiri, essiz birer padisahtır; hepsi de Hak gibi esten - ortaktan da münezzehtir, yakınlardan da,
    Her iki âlem de nûrlarıyla diridir; hiçbir sey yoktur ki onlara kul - köle olmasın,
    Onları anlatmak, harflere sıgmaz, hani denizin bir kaba sıgmadıgı gibi,
    Âsıklara yol - yordam yoktur; onların asklarında sebep tozu bulunmaz,
    5360, Renksizlikte renk arama; çünkü orda ne Rum ülkesinin halkı vardır, ne Zenci,
    Gene ilk bahse döndüm; Seytan, pilimi - pırtımı nasıl tezce asırdı, onu anlatayım :
    Dertle bası dönmüs bir halde kalmam için erleri övmeme engel oldu,
    Bir zaman o tuzakta ayagı baglı kaldım; övgüden de yumdum dudaklarımı, ögütten de,
    Derken Allah'dan ilham geldi; kendine gel dendi, bu agır süpheden tez sıyrıl;
    Bu çesit zanlara düsmek, Seytanın vesvesesindendir; blis, insanlara düsman degil mi ki?
    Yola düsüp giden gerçeklerin yollarını vurandır; dostu dosttan ayırandır o,
    Ogul, isit, bu, suna benzer: Bir yol eri, boyuna Allah'yı anar dururdu,
    Canla - gönülle, yârabbi demeyi vird edinmisti; ne gece, ne gündüz, bir soluk bile susmaz, boyuna bu virdi tekrarlardı,
    Seytan ona, a ahmak dedi, niceyebir bu ses, bu yanıp yakılmak, bu çılgınca kendinden geçis?
    5370, Dudaklarından bunca yârabbi sesi çıktıgı hâlde rabbinden hiçbir, buyur sesi gelmedi,
    Yârabbi demen kabule geçseydi Allah'dan da dilegine karsılık bir ses gelirdi,
    Adam bu sözü ondan duyunca sustu, donakaldı; ondaki coskunluk sönüverdi,
    Bir zaman böyle geçti; derken ansızın canından Hakk'ın hitabını duydu,
    Ey beni arayan deniyordu ona, niçin sustun, neden söylemiyorsun'?
    Adam, boyuna dedi, usanmadan, incinmeden, yorulmadan pek çok yârabbi dedim;
    Gece - gündüz o sesle kostum, kimi uyanık çagırmadaydım, kimi uykuda,
    Ne dedim, ne dedim? Benim için uyku nerde? A Mevlâ, âsıklara uyku nedir?
    Derken birisi yeter bu samata, a arayan, ne kadar, ne vakte dek yârabbi diyeceksin dedi;
    Hak'tan buyur sesi gelmedikten sonra, haber çavusu gibi boyuna, ne vakte dek her yana kosup duracaksın?
    5380, Bu söz kulagıma gelince basımdaki sarhosluk geçti, mahmurlugu kaldı,
    Dilim seni anmaz oldu; çünkü sunu anladım ,bildim ki çagrım kabule geçmiyor,
    Allah ona söyle cevap verdi: Neden seni, beni anmaktan ayrılmıs görmedeyim?
    Senin o yârabbi demen, benim sana, buyur dememin ta kendisi degil mi?
    Haber çavusunun ayagından güç - kuvvet kesilir mi hiç?
    Senin yârabbi demen, benim buyrugumla degil mi? O sözü senin dudaklarından,çıkaran ben degil miyim?
    Candan - gönülden, dilinle - damagınla sana yârabbi dedirten, gece - gündüz seni o zikre kosan kim?
    Bu, böyle degilse neden baskaları, beni akıllarına bile getirmiyorlar da sen anıyorsun?
    Hiçbir kimse, onların yârabbi dediklerini, yahut yolu - yordamı kötü kisilerin dua ettiklerini duymus mu?
    Sen bu çagrıya kosulmustun; ne diye ters göründü sana bu?
    Ters olan sey, beni anmayı bırakman, ömrünü yele vermendir,
    5390, ster gökte olsun, ister yeryüzünde, Seytan'ın vesvesesi böyle olur iste,
    Cennette Adem'i aldatıp yememesi buyurulan meyvayı ona yediren o degil mi?
    O asagılık köpek, bir tanecik bugday için onu cennetten hemencecik çıkartmadı mı?
    O lanetlenmis, çekinen kisilerin yollarını vurur; böylece de bu alıs - verisle onları aldatır,
    Vesvese verenlerin hepsi de onun ordusudur; hepsi de onun ansıyla - argacıyla örülüp dokunmustur,
    O, adetâ padisahtır, öbürlerinin hepsi de ordu; o cana benzer, öbürleriyse bedendir sanki,
    blis nasıl da onlara musallat olur; kimdir ondan kendisini kurtarabilen?
    Bu sebepledir ki ihlâs sahipleri tehlikededir; çünkü onların, din matahından altınları, gümüsleri
    vardır,
    Hırsızdan zenginler korkarlar; onun için de boyuna tetik dururlar,
    Müflis ne diye hırsızlardan korksun? Zâti kesesi de bos, dagarcıgı da,
    5400, Hattâ müflis, hırsızları da soyar; köpek gibi onlardan ekmegini kapar,
    Bunun baska çesit anlatılısı, açıklanısı da vardır ki anlatsam akıllar da yiter - gider, fikirler de,
    Ama bununla oyalanırsam anlatmak istediklerim kalır,
    Artık bil ki temiz kisileri övmek pek iyi, pek güzel birseydir; sen o yoldan kalma,
    Allah velîlerini övüyorsun ya, onları kendinden ayrı da sanma,
    Bil ki o övüs, kendini de övüstür; çünkü gönül birligi, ikilikten uzaktır,
    Degil mi ki anıyorsun, anılırsın; sükret de boyuna sükredilsin sana,
    O andıgın ad var ya; süphesiz olarak bil ki osun sen,
    Ates atesle artmaz mı? Su da suyla artar, ırmak olup akar,
    Daha da fazlalastı mı, deniz kesilir; duman da yogunlastı mı gök olmuyor mu?
    5410, Oluyor ama bu da cinsiyle oluyor; odunun külhanda ates kesilmesi gibi,
    Cinsinden baskasıyla olmaz bu: suyla ates, söner - gider,
    Katreler birike - birike sel olur, akar, denize gider,
    Çünkü onlar, birbirlerinin cinsidirler; halleri de çogaldıkça daha hos olur,
    Birbirine karısırlar; birikip hayat bulurlar; koca bir ırmak hâline gelirler,
    Bu bulusmak, onları ölümden emîn eder; sayıdan kurtulurlar, birlige ererler,
    Hepsi de yol kesicilerden kaçıp kurtulur; umman kalesine sıgınıp esenlige erer,
    Ama onları ates, toprak, yel yeseydi, hepsi de kurur, yok olur - giderdi,
    Katre, günesin kılıcından nasıl kurtulabilir? Ancak öbür katrelerle birlesince güçlenir;
    Bu arkadaslıkla o çesit yol kesenlerden kurtulur da uçsuz - bucaksız denize kavusur,
    5420, Canları da katreler gibi bil; dünyâyla oyalanmaksa hâin yol kesicilere benzer,
    Hepsinin ömrü, bu oyalanmakla geçer de zevali olmayan Allah'dan uzak kalırlar,
    Dön de gene o hikâyeyi söyle: söyle de dinleyen hisse alsın,
    Allah velîlerinin kıssalarını anlat: onlarla bulusmayı canla gönülle ara,
    CXX
    Her velî, önce bir katreydi; gerçekligin; sevginin çoklugu, Allah'yı dilemenin, sevmenin sonsuzlugu yüzünden,
    sonunda bir deniz oldu, Demek ki her veli, bir denizdir ki ucu - bucagı yok, Bu denizdekilerin her bireri de Hakk'ın
    ulu mu, ulu, rahmetle dolu denizinde birer dalgaya benzer, Denizdeki dalgalar da derece bakımından
    degisiktir, Allah bizi aziz sırrıyla kutlasın, Mevlânâ'nın dalgası, bütün dalgalardan uludur, daha öndedir; kimin himmeti
    yüceyse o,
    daha ulu olur; daha öne geçer,
    Her velî, önce denizi arayan bir katreyken sonra Hakk'ın lûtfuyla bir deniz kesilmistir,
    Testiye benzeyen bedeninde derya kesilmis, altı - üstü olmayan en yüce bir mertebeye agmıstır,
    Her velînin, kendine lâyık bir duragı vardır; kerametleri de kendine, mertebesine
    uygundur,
    Denizlerden maksat, duraklardır; herbirinin de onca kerametleri vardır,
    Her denizin kerameti, dalga gibi kabarır; bölük - bölük bas gösterir, yücelere agar,
    O denizler de Allah denizinden dalgalar gibi belirmededir,
    5430, O dalgalar, denizden ayrı degildir; îsâ ile Meryem gibi denizle beraberdir, biledir,
    Deniz, onu yücelere agdırıp saçsa da dalga, nerden denizden ayrı olacak?
    Ayrı görünse bile bil ki o bir tek canda ikilik olamaz,
    Ummansa denizlerin basıdır; kim ona dalar, garkolursa umman kesilir,
    Kimde himmet varsa onu arar; ucu - bucagı olmayan ummana gider,
    Bütün bu denizler, Allah denizinden, dalgalar gibi cosup kabarmıs, yücelere bas çekmistir,
    Ama birbirinden de farklıdır onlar: bunun cosup köpürüsü, öbürünü asmaktadır,
    Biri orta, öbürü daha yüce; öbürüyse ortanın altında, asagı bir derecede,
    Hepsinin de bası, üstünü Mevlânâ'dır; onun, can denizinden kabaran dalgası, daha güçlü kabarıp cosmada,
    Onun ulu mu, ulu dalgasına karsı öbür dalgalar, günese karsı mum gibi esersiz kalmada,
    5440, Dünyâya Mevlâna gibisi; gizli - açık gelmemistir: Mevlâna gibisi, onun benzeri yoktur,
    O yüce padisah, kutupların kutbuydu: ona bütün sırlar açıktı
    Hiçbir sey, ondan gizli degildi: o sultan, hasların da hasıydı,
    Bu kitapta o anlatılmaktadır ama ona nispetle gene de güdük kalmadadır, âciz olmadadır bu kitap,
    Onun övgüsü nerden dile sıgacak, söze gelecek? Deniz, oluktan akıtılabilir mi?
    Onların hepsi de ona kul olmakla övünür: tüm akıl, onun himmetine mazhar olmustur,
    Ölümsüzlük aleminin uluları, ona hayran olmuslardır; hepsinin de dükkânı - tezgâhı, onun
    yüzünden yıkılıp gitmistir,
    Hepsi de onun askıyla darına - duman olmus, hepsi de kendisini tehlikelere atmıstır,
    Hepsi de onun gamıyla, ne olursa olsun demis, dînini de, dünyâsını da yele vermistir,
    Seçkin, gözde zahitler, onun askıyla meyhaneci kesilmislerdir
    5450, Ama üzümden çekilmis sarapla degil, adı «Tertemiz» olan sarapla sarhos olmuslardır;
    Oruçluların hepsi, o manevî sarabı içmeye koyulmuslar, zikir yerine siirokumaya düsmüslerdir;
    Ama geçici askın söylettigi siiri degil, sırrın da özü - özeti olan siiri:
    Görünüsü siir, özüyse tefsîr, Allah yolunu en iyi anlatıs,
    Cennet düsüncesinden de geçmislerdir, cehennem düsüncesinden de: onlarda ne sırat korkusu kalmıstır, ne berzah
    endîsesi,
    Sûfîcesine eldeki vaktin pesin akçasını almıslar, veresiyeyi halka döküp saçmıslardır,
    Gerçek bir görüsle, tam bir ayırd edisle herseyi bırakmıslar, Allah askını seçmislerdir,
    Onlar, Allah'ya ihlâslarıyla, yeyip içmeden dag gibi semirmislerdir, hlasın ta kendisi olmuslar, hattâ
    daha da ileri gitmisler, tüm aklı delilik perdesiyle gizlemislerdir,
    Dînin naksını degil, canını bulmuslar, dînin canı olmuslar, gönül sahipleri katında seçkin bir
    mertebeye ulasmıslardır,
    5460, Can suyunun yüzünden tozu, çer-çöpü gidermisler, sonradan olma seylerin
    dedi-kodusundan arınmıslardır,
    Ask bilgisini dilsiz söylerler; can yolunda agızsız bahsederler, Mevlânâ, irsâd eden bir seyhti; onun irsâdiyle mürid de
    kolayca yüceldi, irsâd sahibi oldu,
    Solugu kutbuydu, yomluydu: onun her mürîdi, Zün - Nün'u da geçmisti, Attâr'a benzeyen, Senâî'ye dönen
    yüzlerce kisi, onun tarafından seçilen kisinin kokusunu bile alamamıstı,
    CXXI
    Gerçek mürid, seyhin Allah'yla olan hâllerini, ona yakınlıgını, hem zahirde, hem bâtında elde eden, seyhin
    makamlarına eren kisidir; görünüste, makaamı dolayısiyle ona mürîd derler ama gerçekte o, seyhtir; bu , çesit
    mürîdi, geçmis erenlerden üstün tutarız; ama seyhin yolunu gerçek olarak tutmayan, o yola gitmeyen, arayısta gevsek
    davranan, zahmetlerden kaçınan, tembellik eden, kendini tümden Hakk'a feda etmeyen nefis dileklerinin boynunu
    vurmayan, savasta nefsini öldürmeyen, hayvanlık sıfatları, meleklik sıfatlarından üstün olan ve melek sıfatları alt
    olan nakıs mürîdi degil, Bu çesit kisiye de ad bakımından mürîd derler ama bu, sahibi olmayan bir addır ancak;
    anlayıver,
    Bu, inad edip' seyhin yolundan sapan, nasipsiz, seyhten haberi bile olmayan mürîd degildir,
    Bu çesit mürîd, tahttan, bahttan hiçbir sey duymamıstır; ham bir halde kalakalmıstır,
    Böyle bir isten - güçten, böyle bir yüce mertebeden, ancak bir masaldır,
    duymus, esekligini yeter bulmustur o kisi,
    Böylesi mürîd, filan gün padisah söyle buyurdu; Hak yolunu bize açıkça gösterdi;
    Filan bahçede beraberce ne hos da gezip tozduk; ögüt tohumunu canımıza ektik;
    5470, Ası, tutmacı yedik, herbirerimiz, ondan yüzlerce nîmet derdik, devsirdik;
    Filan evde geceleyin beraberdik; gündüze dek bir soluk bile dinlenmedik, uyumadık;
    Kimi oynadık, kimi el çırptık; kimi de padisahtan bilgi belledik, sözler dinledik der;
    Bu çesit laflar eder; o, padisahın tümden görünüsüne kapılmıstır, sırrından, tertemiz zâtından
    haberi bile yoktur,
    Ondan, ancak bos laflar kapmıstır; bu çesit kisiler, bu yüzden sörpüyüp kalmıslardır,
    Ama onlar, seyhten feyzaldık, onun tertemiz sarabını içtik sanırlar,
    Sözün tadına dalarlar; sanırlar ki tortusuz, arı - duru sarap budur,
    Onların sözlerindeki hararet, öyle bir yola götürür ki onları, Allah'a kavusmaktan kalırlar,
    Yalnız söz, bil ki meyva vermez; bas vermeyen kisi, gerçege ermez,
    Bu yol, ölmek yoludur, söylemek yolu degil; öldün mü, sevgiliye kavustun,
    5480, Dünyâda hiç kimse, birinin ekmek demekle doydugunu duymamıstır,
    Hiç birinin, sarabın adıyla sarhos oldugunu, yahut sızıp yıkıldıgını gördün mü?
    Dıvara çesit - çesit agaç, yaprak, meyva resimleri yaparlar,
    Ama duvardaki resim gölge salar mı; yahut birisi o agaç resminden odun toplamaya kalkısır mı?
    Yahut birisi ondan meyva devsırebilir mi? yahut da birisi, gölgesinin altında oturabilir mi?
    Halsiz sözü de böyle bil; ondan birsey elde edilemez, o yana gitme,
    Sana verebilecegi sey ancak sudur: Anlar bilirsin ki zemânede öyle bir kisi vardır ki,
    Söyledigi sözler tamamiyle hâlidir, hatta hâli sözlerinden de üstündür,
    Söylediginin yüzlerce mislidir; ne mutlu o cana ki onun pesine düser, onun izini izler,
    Ama onun hâlini sözle nasıl söyleyeyim; bu, nasıl belirir sana?
    5490, Bir âlem, bir çuvalın içine sıgarsa onun hâli de söze sıgar,
    Söz yoluyla onu anlayamazsın; denizi bir testi sudan idrâk edemezsin,
    Hâl, sözle anlasılabilseydi gönülden süphe kiri - pası arınırdı,
    Ama hâle sâhib olan, sözle, süphe yok ki bulusma sehrine erisebilir,
    Hani dıvardaki resimlerden agaçlar, meyvalar anlasılır ya, onun gibi,
    Çünkü her resmin bir aslı vardır: birinin; birseyin resmidir o; hiç kimse, ayrılık olmadan bulusmayı göremez,
    Hakıykatsiz mecaz olur mu: zora düsmeden yalvarılır mı?
    Kalp akça, geçer akçaya, sen dogrusun, bense yanlısım, hiçbir ise yaramam diye tanık olur,
    Ask derdi yoldasın olursa padisah olursun, dert de ordun olur,
    Ölümsüzlük âleminde tek padisah olur, hüküm yürütürsün; ask beyi oldun mu nerden öleceksin?
    5500, Meydandan topu kaptın mı, bil ki artık bütün varlık sensin, senden ibaret,
    Ona askla mürîd olan, onun yardımıyla Hak yolunu astı - gitti,
    Melek gibi göge yüceldi; Hakk'a canla - gönülle, ben seninim dedi,
    Onların biri Hüsâmeddîn'di ki yakıyn ehlinin uydugu er olmustu,
    Ondan önce padisahları, bütün velîleri mertebe bakımından geçmis olanları,
    Bundan önce anlattık: az - çok, bu hususta söylenecek sözler,anlatısa da sıgmaz zâti,
    Onların yaratılıslarını, huylarını söyledik, onlardan gördüklerimizi hiç gizlemedik,
    Bizce mürîd onlardır, ruhlara nur saçarlar onlar,
    Onların yollarını tutmayan mürîd, nerden onlar gibi seyhe makbul olacak?
    Yollarını tutmayan, boyuna bedenlerinin istegini arar; böylesi kisi nerden can
    mülküne kosup erecek?
    5510, Bedenini besleyen hayvan olur; canını gelistirendir insan olan, Uykuyla, yemekle - içmekle
    diri olan, beden esegine canla kul olur - gider,
    Hazırı görür, ona aldanır: çocuk gibi oyunla sevinir,
    Gaflete düser de tuzaktan yem devsirmeye kalkısır; pesini veresiyeden iyi sanır,
    Ahmaktır, pek akılsızdır o: ask yolcularının kapısından kovulur,
    Allah'yı arayanın bedeni de terketmesi gerektir, canı da,
    kisini de yele vermedikçe Allah'ya eremez, varlıgından kurtulamaz,
    Ölmedikçe nerden dirilecek de iki âlemde de ask gibi ebedî olacak?
    Ama ölürse bey olur, bas kesilir, melekler gibi Hakk'a vaiz tutar,
    Bedense tümden can olur: adsa ad sahibi kesilir,
    5520, Buysa, bastan basa o olur: küfürse bundan böyle dindir artık,
    Bakır, iksirle altın olmuyor mu: katreler, deniz yüzünden inci olmuyor mu?
    Allah en, süphe yok ki Allah'dan söz söyler: onun gönlü, Hak'tan gayrisini nerden arayacak'?
    Hak'tan geldi, gene Hakk'a gider o: dalga, denizden baska yere yüz tutar mı hiç
    Kardes, beni hor görme: gül bahçesi tikenden bitmiyor mu ki?
    Bedenim tikendir, askımsa gül gibi: ask sehriyim ben; dünyâsa sanki köprü,
    Var olan hep biziz: bu cihansa hiç mi, hiç: bil ki bizden baskası hiçtir, hiçliktir,
    Dünyânın güzelligi, güzelligimizin aksidir: varlık da parlaklıgı, güzelligi bizden kazandı, mekân da,
    Cisimlerin parlaklıgı, güzelligi, candan degil mi: sisenin, kadehin kızıllıgı, saraptan degil mi?
    Cansız bedeni, dünyâdakiler, onun kokusundan, kurtulsunlar diye kabre gömerler,
    5530, Duygu, canı göremez: ama gene de onun yüzünden tazedir, güzeldir, göze görünür,
    Alem de canın tedbiriyle, re'yiyle her solukta özenip bezenmez mi?
    Dünyâ, bir padisah yüzünden onarılır: âlem halkının gönlü, onun adaletiyle neselenir,
    Bu sıfatlar, hayvanı ruhun sıfatlarıdır: oysa ölümden sonra yok olur - gider,
    Vahye, ilhama mazhar olan ruhsa Allah nûaıdıır: bundan yüzbinlerce, milyonlarca daha üstündür,
    Yok olup giden ruh böyle olursa, ebedî olan ruh nice olur, bak da gör artık,
    O nur, ne dogudandır, ne batıdan: iki âlem de onunla onarılmıstır,
    Gök de onunla diridir, yer de: günes, onun bagısıyla parlar, ısık verir,
    Gök, Ay, yıldızlar, onun yüzünden dönerler: onun isleri yüzünden halkın bası dönmüstür,
    Su hâlde delille de, anlatısla da apaçık belli ki dünyânın canı, velîlerdir,
    5540, Gök, insanların bedenlerinin üstünde: gök dilenen, istenen: insanların bedenleriyse onu
    dileyen, isteyen,
    Bunun aksine erenlerin nıhları,binlerce âleme, binlerce göge hâkim: melekler bile onlara gıpta etmekte,
    Gökler, onların buyruguyla dönüyor: istemezlerse onları dürüverirler onlar,
    Onların herseye güçleri yeter: dervisler hâkimdirler, Allah naipleridir onlar,
    Suretleri küçücektir, arıktır ama canları büyüktün yücedir,
    Günes, bir zerrede gizlenmistir: deniz, bir katrede yürür - gider,
    Yüzlerce deniz de senin küçücük iki gözünün nuruna sıgmıyor mu?
    Aparı nur, o küçücük yerde cosup dalgalanmada,
    Dalgalan göge yücelmede, dagları, ovaları, çölleri kaplamada,
    A bilgili er, denize benzeyen o nur, senin küçücük gözüne sıgarsa
    5550, Rabb'in inâyetiyle denizlerin, bu kalıba sıgmasına sasılır mı ki?
    CXXII
    Evliya ve onların içyüzdeki saltanatları, neliksiz -niteliksiz ruhlarının güzelligi, duygu gözünden gizlidir; o
    saltanatın, o güzelligin, görünen seyler gibi bedeni, sekli yoktur, gizli kalmıstır; âlemin görünüsteki varlıgı, onların
    içyüzdeki âlemlerinden bir zerredir, Çünkü bu görünen dünyâ, duyguyla anlasılır, pek korkunç, pek büyük ve
    güzel görünür ama onların iç âlemlerinden bir zerre, duyguyla bilinip görünseydi, âlem, küçücük, hor - hakıyr
    görünürdü, Netekim, akıl, duyguyla bilinseydi, gözle görünseydi, aydın günes, geceden daha karanlık
    görünürdü; ahmaklık, duyguyla anlasılsaydı, karanlık gece, gündüzden daha aydın görünürdü demislerdir,
    nsan, suretten ve anlamdan, Seytanî ve Rahmanı sıfatlardan meydana gelmistir; soluktan suluga, içinden,
    cennet hurileri, cehennem seytanları bas çıkarır, yüz gösterir; böylece de hangi damarı, hangi sıfatı üst olursa,
    hangi suret, ona daha uygunsa insan, ona ragbet eder de kıblesi, sevgilisi o olur hâsılı sonunda onun tıpkısı kesilir de
    onunla kopusur,
    Evliyanın nuru belirseydi gök de rezil olur - giderdi, yer de,
    Gökle yer pek küçük, pek önemsiz bir hâle gelir, hamur çanagındaki kıla dönerdi,
    Demislerdir ki: Akıl görünseydi, gökteki günes, gece gibi simsiyah olurdu,
    O tertemiz, güzel mi güzel nurun karsısında pek kara, pek yogun görünürdü,
    Ahmaklık da beden gibi görünseydi, ona karsı gece, gündüze dönerdi,
    O denizin karsısında da gökle yer, bir köpük gibi küçücük, önemsiz bir hâl alırdı,
    Duygu gözüyle anlama bakmaya kalkısma; Hak'ta mahvol da dâvadan geç,
    Can yoluna canla gidilebilir; o yola bedenle gidilebilir mi hiç?
    Bil ki anlam ülkesinin ne sonu vardır, ne sınırı; görünüs, ona hem perdedir, hem engel,
    5560, Anlam kanadını aç, ayakla yürümeyi bırak: yerden - yurttan vazgeç, yersizligi ara da,
    Anlam yüzünü gör; hayalden, dâvadan vazgeç - gitsin,
    Anlam, gökteki günese benzer; sûretse Ülker yıldızı gibi hordur - hakıyrdır,
    yice bak, ikisi de sende; a üstün er, dikkat et bakalım, hangisi daha iyi?
    Bilginler gibi daha iyi olanı seç de basına buyruk kesilenler gibi kötü bir hâlde kalma,
    Sen buna sahipken ne diye haberin yok; ömrünü ne diye karsılıksız veriyorsun?
    Kendini bil, nesin sen? Hor bir hâlde oturup kalma, pek yücesin sen,
    Allah nuru, senin vücûdundadır; ne mutlu o kisiye ki Allah nurunu arar;
    Pek lâtif oldugundan gizlidir o nur ama kendinin o nur oldugunu gene görür,
    Kendini iyice tanıyan kisi, süphe yok ki Tann'yı da tanımıstır,
    5570, Seytana dogru kosa kosa - gidersen, gerçekte, süphe yok ki osun sen,
    Aksine, Rahmân'ı dilersen, isin sonunda yerin - yurdun, Allah'nm râzılıgıdır,
    Her solugunda, içinden, kimi yüce bir suret görünmededir, kimi asagılık bir suret,
    Kimi melek görünmededir, kimi seytan,, çesit - çesit, kimi ondan bir tecellî var sende, kimi bundan,
    Hangisini seçersen, sonunda onunla hasredilirsin,
    Hak sana isyan yolunu da açıkça göstermistir, itaat, ibâdet yolunu da,
    stersen cennet ehlinin nurlu yoluna git; istersen cehennem ehlinin ates yoluna,
    Degil mi ki aslında, seçilmis ask yolunu tutacak güç - kuvvet yok sende,
    Gönül ehlinin etegine yapıs da sana, ölümsüzlük sarayının kapısına varan yolu göstersin,
    Arıksan kuvvet versin sana; zayıfsan, onunla gelis, 5580, Sana göz versin de göresin; seni, kitapsız üstâd etsin,
    Onun bakısı süphe yok ki kimyadır; onunla altın olursun, ayıbın kusurun kalmaz,
    Kendi duragına dogru götürür seni, perdesiz olarak dostun yüzüne gösterir sana,
    Onun sohbetini seç de o sohbetle hasta gönlün saglıga esenlige kavussun,
    CXXHI
    Seyhin vesile olması, kılavuzluk etmesi, mutlaka lâzımdır; seyhsiz Hakk'a erismeye imkân yoktur, Olsaydı yüce Hak,
    peygamberleri, seyhleri göndermezdi, Pek nâdir olarak seyhsiz yetisen de vardır ama seyhle yetisen, daha olgun
    olur, Bunun delili de sudur: Birisi hergûn, kırk kere yüce Allah'nın tecellîsine mazhar olurdu, sarhoslukla da hâlini
    halka söylerdi, Olgun biri ona, ersen dedi, bir kere de Bâyezîde git de onu gör, O, ben Bâyezîd'in Allahsının
    tecellisine günde kırk kere mazhar olmadayım, ne diyegidecekmisim diye cevap verdi, Bu olay uzadı,
    sonunda adam Bâyezîd'in yanma gitti, Bâyezîd'e bu malûm oldu, Korkunç bir ormandaydı Bâyezid; ormandan çıkıp
    adamı karsıladı, Adam Bâyezîd'i görünce dayanamadı; hemencecik oluverdi, Çünkü o, Allah tecellîsine,
    kendi gücü kadarınca mazhar olmadaydı; Bâyezîd'ın gücüne duragına göre tecelliye mazhar olunca hemen can
    verdi, Ormandan maksat, Bâyezîd'in düsüncesi ve bilgisidir, O arayan kisi, kendi duragından çıkmasaydı, yüzbin
    yıl geçerdi de gene onun yüceligine, onun mertebesine erisemezdi, « nsanlarla, onların akılları mikdârınca
    konusun, kendi aklınız mikdârınca degil» hükmünce Bâyezîd, o arayan dileyen kisinin görebi lmesi ,
    anlayabilmesi için kendi duragından indi,
    Seyhle sohbet, nafile ibâdetlerden yegdir: onun zahmetinde bile rahmetler gizlidir,
    Bilginin, ibâdetin sırrı da onun yardımıdır; onun bagısı denizdir, senin çalısmansa testi,
    Seyhin bakısı, cennetler, bilgi ve tanıyıs elbiseleri giydirir çıplak kisiye",
    Karada lütfeder, ihsanda bulunur; denizden inciler çıkarır da bagıslar,
    Gözü Allah nuruyla bakar, görür: hasri, Allah Sûr'uyla nesir izhâr eder,
    Tertemiz gönlü, Allah aracıdır; o araç, lûtfuyla senden görünse de onundur,
    5590, Dünyâda, velînin bedeninden meydana gelen is, yüceler yücesi Rabb'inin emr
    âlemindendir,
    Asagılıgın da, yüceligin de yaratıcısı birdir: odur zaman içinde bulan isteyici,
    Seyhin bakısı, iki gözü de açar; iki âlemi yaratanın tecellîsine mazhar eder seni,
    Senin ondan, her solukta elde ettigini bir kisi, yıllarca ugrassa elde edemez,
    Kılavuzsuz giden, yol yitirmistir; kumandanı olmayan ordu, bir is yapamaz,
    Kılavuzsuz yol alan, nefis perdesini yırtan kisi pek az bulunur,
    Ama tuzaktan kurtulan o kisi de su piskinlige karsı gene hamdır,
    Nerde bahçıvanın diktigi agaç, nerde kendi kendine biten agaç;
    Bunun meyvası acıdır, öbürünün tatlı; bu koruga benzer, öbürüyse olmus incire,
    Seyhsiz giden de iyidir ama seyhle yol alan, ondan daha da iyi,
    5600, Burda su hikâyeyi dinle de ondan yeni bir sırra ulas,
    Birisi, sarhoslukla halka dedi ki: Bedenimle su asagılık yerdeyim ama,
    Canım gökten de yüce; çünkü* boyuna Halc'la bulusmada,
    Sınıkları onaran Allah, her gün, geceye dek tam kırk kere bana tecellî ediyor,
    Allah sırrından haberdâr olan biri orta, güzellikle dedi ki:
    Bir kerecik de Bâyezîd'e git de onu gpr, böylece de Allah'ya ulasanlar katında seçilmis erenlerden ol,
    Adam inkâr etti de geç bu sözden dedi; ben perdesiz olarak Hakk'ı görmedeyim,
    Allah'ya ulasmısım, sen ne söylüyorsun? Benim isim tamamlanmıs, ne arıyorsun benden?
    O kisi, tekrar ona cevap verip sen dedi, Seyh Bâyezîd'in yanına kos;
    Azizim, bir kerecik onun yüzünü görmen, daha da iyidir sana; aklını basına al;
    5610, Ögüdümü tut da haberdar ol; bu, Allah tecellîsine kırk kere mazhar olmandan yegdir,
    Aralarındaki bu konusma uzadı; nihayet o adamı niyaz yoluna çekmeyi basardı,
    Adam, canla - basla onun sözünü kabul etti; Bâyezîd'in bulundugu yere dogru yola düstü,
    Bâyezîd, bir ormandaydı; Allah'yla dost olmustu, onunla düsüp kalkıyordu,
    O adamın hâli; kendisine malûm oldu; gözü gören kisiden birsey gizlenebilir mi?
    O seyh, ormana yaklasınca essiz Bâyezîd, o tek er, ormandan çıktı,
    Çünkü onun hâlindeki zayıflıgı, ormana giremeyecegini biliyordu,
    Arslanlarla dolu olan öyle bir ormana bir tilki girebilir de orda dolasabilir mi hiç?
    O arayan kisinin helak olmaması için ormandan çıkması gerekti,
    Ormandan çıkıp yüzünü gösterince, konusup görüsmeye vakit kalmadı;
    5620, Seyh ona bir baktı; bakar bakmaz da o adam dayanamadı, hemen can verdi,
    O dileyen er öldü, cansız bir hâlde yere serildi; evi yıkıldı, yıkıntıyı da sel götürdü,
    Bâyezîd'i görecek gücü yoktu onun; seher vaktinin harareti, kusluk çagına benzer mi?
    Ona da Hak tecellî ediyordu ama, gücü ne denliyse o denli tecellî ediyordu,
    Bâyezîd'in gücü kadar tecellî edince, Turdagı gibi tecellî nuruyla yarılıp parçalandı;
    O dag gibi zerre - zerre oldu; ondan ne bir renk kaldı, ne bir koku,
    Öyle bir ölümle yeniden dirildi; hem de muradına ererek ebedî hayâta kavustu,
    Halk da Allah tecellîsine erer ama velîler gibi nerden erecek?
    Sonra her seçilmis velî de Allah tecellîsine, manevî yakınlıgı kadar erer,
    Mustafa, Cebrâil-i Emîn'e Hak yolunda es olmadı mı?
    5630, Ama Mi'rac gecesi, Ars'ın ötesinde, hiçbir seyin bulunmadıgı yerde, aralarında iki yay kadar, belki de daha yakın
    bir mesafe kalınca,
    Cebrail orada kaldı: Ahmed ona, beri gel:
    Beni bu yana sen, çagırmadın mı: ne engel var, niçin yoldan kaldın?
    Bu yolda elçiydin bana: neden geri kaldın, söyle bana, ne oldun deyince,
    Cebrail, a benim canım dedi, benim gidebilecegim sınır burası: duragım burası benim, burdan ileriye
    gidemem,
    Bir parmak ucu ileriye ayak basarsam yanarım: bu sözü eksiksiz, fazlasız kabul et,
    Bundan sonra gitmek sana düser: çünkü tümden can oldun, bedenin kalmadı
    Her velî Allah tecellîsine mazhar olur ama bu mazhariyet birbirinden çok üstündür,
    Anlamak için Kur'ân'dan «Bâzılarını dereceler bakımından bâzılarına üstün ettik, yücelttik»
    âyetini oku,
    Bâyezîd'in nuruyla ölen, aradıgını ölümünden sonra buldu,
    5640, Canını - basını seyhine veren, ölümsüzlük âleminde yücelir, bas kesilir,
    Bâyezîd'in ormanı, ruhanî ormandı: arslanla, kurtla, hayvanla dolu orman degil,
    Ormandan maksat, bilgileridir onun; o orman agaçlarının dallan, yaprakları, meyvaları, daimî diri
    olan Allah'dan yeserip gelisir,
    Oturup kendi düsüncesine dalsaydı, aklın ayagı mı basabilirdi o ormana?
    Kendi hallerinden çıktı da dileyen, onunla uzlasabilsin diye,
    Dileyenin hâlince söz söyledi: kendini, onun tahammül edebilecegi nıikdarca ona gösterdi,
    Bütün bu ihtiyatlara riâyet ettigi hâlde gene de o kisi takat getiremedi:
    Hemencecik yok oldu, can verdi; pilisini - pırtısını sevgilinin diyarına tasıdı,
    Onun degerince göründü ama adamcagız dayanamadı: o sarabın bir
    yudumcuguna tahammül edemedi,
    Çünkü o güzelim sarabın bir yudumcagazı, yüz testi, yüz küp saraptan daha
    fazla tesîr eder,
    5650, O sarabın bir yudumcagzı bile bu kadar tesîr ederse artık sen, azını azımsavıp da hor görme,
    Ormana bir zerrecik ates düsse, agaçların ne köklerini, kor, ne dallarını - yapraklarını,
    Bir zerre, bir âlemi yok ederse, aldanıp da onu hor görmeye, küçümsemeye kalkısma.
    Deginilen tası yüz batman agırlıgında olsa, bir dirhem agırlıgındaki lâ'l, deger bakımından, ondan agırdır,
    Yüce kisiler, az bile olsalar çok sayılırlar;asagılık kisiler,çok olsalar da ne çıkar, degerleri nedir ki?
    Görünüste dag gibi büyük, iri, sarp kayalar vardır ki
    Küçücük bir lâ'l, onlardan üstündür, degerlidir; ona karsı büyüklükleri görünmez bile,
    Su hâlde bön kisiler gibi görünüse kapılma; can gözünü aç da gör, anla,
    Velîden dogan birkaç sözcegiz, binlerce hitaptan üstündür,
    Yıllarca söz duysan, onun vaazından duyduklarına bir söz bile katamazsın,
    5660, O, azacık söz söyler ama gizli sırrı açar sana: onun o az sözünün biri bile, öbür sözlerden yegdir,
    Demek ki çok olan budur, söz bakımından çok olan degil: asıl bu söz pek çok görünmededir, pek degerlidir,
    Anlam âleminde de bu böyledir; az, çoktur da çok, azdır,
    Bir adamda, öyle bir hâl vardır ki gece - gündüz, tenhâda, kalabalıkta o adam, hep o hâldedir,
    Birisi de iki günde, üç günde bir ask atesine düser, yanar - erir,
    Gerçi bu azdır, oysa çok, ama sen degerine bak da sayıdan vazgeç,
    Seni bir tiken bo\oına dalasa, yahut bir kedi tırmalayıp yaralasa,
    Bir defâcık da yılan soksa, bu, öbüründen pek üstün, pek fazla birseydir,
    Yılanın sokması azdır ama çok sayılır; tikenin dalaması çoktur ama buna göre önemsizdir,
    Kâfir, canla - basla ibâdet etse, bir ânını bile namazsız geçirmese,
    5670, Mü'minin arada bir ibâdeti, Allah'yi anısı, Allah katında, kâfirin ibâdetinden yegdir,
    Bu, bir örnektir, onun dengi degil: bunu bil de bu örnekle öbürünü de anla,
    Velîlere de böyle bak, onları da böyle gör; gözünü aç, bu hususta sasırma,
    Az birsey, bire nispetle pek çoktur; tikenin dalaması, yılanın sokmasına karsı hiçbirsey sayılmaz,
    Allah hası olan velînin bir duası, binlerce duadan daha degerlidir,
    Sözde beliren bu fark, söz bakımından degil, hâl bakımındandır,
    Söz, hâlden dogar; hanı yelden ovanın tozuması gibi,
    Suretlerde gördügün her ayrılık; iyice dikkat edersen görürsünki anlamdan belirmektedir,
    Denize benzeyen sözsüz hâllere gelince: Onlar, Abdâl'in gönüllerinde gizlidir,
    Hepsi de güzeldir, dengelidir ama degerleri birbirinden üstün
    5680, Herbirinin ayrı bir duragı vardır: biri bal gibidir, öbürü seker gibi,
    Biri günese benzer, öbürü Ay'a; biri buyruk yürütür sanki, öbürüyse asker,
    Birinden sana bir hâl gelir ki öbüründen, yüzyıllar geçer de o hâli bulamazsın,
    Bu, seni bir bakısta görür bir hâle getirir; istersen anadan dogma kör ol,
    O, gözünün agrısını ilâçla iyilestirir; buysa sana, ilâçsız iki göz bagıslar,
    Bu, hasta bedenden illeti giderir; oysa Sûr üfurülmüs gibi ölüyü diriltir,
    O, kaabiliyeti olanları ilâçla iyilestirir; buysa kaabiliyeti olmayanlara bile yüz can verir,
    Mümkün olan hersey, onun elinden gelir; buysa mümkün olmayanı bile kolayca yapıverir,
    O, diledigini yapar; Mesîh gibi ölüye can bagıslar,
    Ama bu, pek nâdirdir, az bulunur; bunu yapan, velîlere, kutuplara kıble
    kesilmistir,
    5690, Bu kudret, Tebriz'li Sems'te vardı;ondan baskaları, bu çesit yardımda bulunamadı,
    Ey ümidini kesmis kisi, beri gel, suçu, hatayı hiç düsünme,
    O, seni bütün suçlardan arıtır; ihrama büründürmeden hac sevabı verir sana,
    Bunu iyice bil ki arılık - duruluk dünyâsında Allah velîleri, Allah haslan
    Vardır ki aralarında, ululuk bakımından, batıyla dogu kadar fark var,
    Biri Süleyman'dır, öbürü karıncaya benzer; bu Ülker yıldızıdır, öbürüyse günes,
    Aklını kullanırsan bunun sayısız örnekleri vardır,
    Geri kalanlarını da bununla kıyasla; yalnız sâkıylik edeni hep bir bil,
    Cansızlarda da bu mertebeler var; biri degerce üstün, öbürü asagı,
    Toprakla tas, bakırdan çoktur; bakır da gümüsten, altından çok,
    5700, Gümüs de altından, altın, lâ'ldan, inciden fazla,
    Daha az olan, degerce daha fazla; sen anlama bak, suretlerden geç,
    Degerce üstün olan azı ara; degersiz çogu bırak,
    Akıllı biriyle bir soluk konusmak, bilgisizle yüzyıl konusmaktan yeg,
    ncinin cürmi küçücüktür ama o, binlerce büyükten üstündür,
    Para - pul, sayıca çok olsa bile inciye karsı degersizdir,
    Evliyanın mertebelerini de böyle bil; altınla mercan gibi hani,
    Bu sözler de nâdirdir, bulunmaz sözlerdir; bunlara hiç kimsecik, ne son buldu, ne bitim,
    CXXIV
    Bâzı velîler ünlüdürler, tanınırlar, bâzılarıysa gizli, Gizli olanların mertebeleri, bilinenlerden üstündür, Bunun içindir
    ki büyük veliler dâima o gizli erenlerden birini bulmak isterler, Peygamberlerde de bu istek vardır, Musa ve Hızır'ın
    hikâyesi, Kur'ân'da anılmıstır; ikisine de selâm olsun, Mustafâ'nın, selâm ona, gerçek bir surette, askla «Ah,
    kardeslerimle bulussam» demesi, yalvararak yüce Hak'tan bunu istemesi, Yüce Hakk'ın, haslarından biri sana
    gelecek buyurması, Selâm olsun, Mustâfa'nın bunu, Allah ondan razı olsun, Ayise'ye, Allah haslarından biri kapımıza
    gelecek evde bulunmayabilirim; onu agırla, gönlünü al, ben gelinceye dek evde konuk et; bu, ona güç gelirse, bunu
    kabul etmezse, hiç olmazsa, ne kadar mümkünse, o derecede, onun seklini, kıyafetini belle de geldigim zaman
    bana anlat; çünkü onların sekillerini, kılıklarını duymakta da büyük fayda var buyurması,
    Orta derecede bulunan velîler meshurdur; tek, essiz velîlerse gizlidir,
    Onların koruyucusu, Allah gayretidir; o yüzden de gözlerden gizlidir onlar,
    5710, Hiçbir seyh yoktur ki onlarla bulusmayı istemesin Allah'dan,
    Allah, bu istek karsısında, isteyene binlerce bagısta bulunur da buna dâir bir istekle dudaklarını açma buyurur,
    Der ki: Benim güzellerimi kimse göremez; görürse de o solukta yok olur - gider,
    Kulların sevdikleri güzeller, yaratılmıs kimselerdir; birkaç güncegiz için geçici sevgililerdir;
    Öyle oldugu hâlde âsıklar, onları gizlerler; herkesin, onların yüzlerini görmesini istemezler,
    Geçici askta bile kıskançlık olursa artık ey bilen kisi, sen öbürünü bununla kıyasla da,
    Allah'nın gayreti nicedir; kendi güzelini nasıl gizler anla,
    Muhammed, peygamberlerin padisahı, kutlu, halkı dogru yola götüren, yollara kılavuzluk eden degil mıydı?
    Ayise'ye dedi ki: Ben Allah hassıyla bulusmak için dua ettim;
    Bir hayli yalvarıp yakardıktan sonra Allah duamı kabul etti,
    5720, Has kulum buyurdu, lütfedip kapma gelecek diye vaatte bulundu,
    Olur ya, ben burda bulunmam, sen onun hâlini - tavrım, kılıgını - kıyafetini iyice belle,
    Gerçeklikle eve çagır onu; çünkü o, ask kaynagının özünden gelmededir,
    Kılıgını - kıyafetini, seklini - hâlini iyice gönlüne nakset de ben gelince o dervisi bana anlat,
    O geldigi zaman Peygamber, mescidde, namazdaydı,
    Mustafa'nın kapısını çaldı: o Allah huyuyla huylanmıs olan, o bizi isteyen padisah nerde dedi,
    Ayise kapıya geldi, niyaz ederek binlerce iltifatta bulundu, agırladı onu, Padisahım dedi, bir soluk içeriye gir de
    seni perdesiz göreyim, O, hayır dedi, a hanım, isim var: sen selâmımızı söyle ona, Ayise, seklini, kıyafetini,
    agzının, gözünün, kasının biçimini belledi,
    5730, Rasûl mescidden dönüp evine, dinlenmeye gelince,
    Evden onun kokusunu aldı: Âyise'ye, tez söyle dedi;
    Onun seklini, kıyafetini anlat da gönlüm, canım, kayıttan kurtulsun,
    Ayise, onun seklini, kıyafetini anlatınca Ahmed'in gözyası, ırmak gibi aktı,
    O hoslukla kendinden geçti; deniz gibi costu - köpürdü,
    O kendinden geçisten sonra kendine geldi; katresi, sırlarla dolu bir deniz kesildi, Dilinden sırlar akmaya
    basladı; duyan, o nurlara gark oldu - gitti,
    CXXV
    Selâm ona, Mustafâ hergün, günes batarken sehrin dısına çıkar, yüzünü Yemen tarafına döndürür, «Ben
    Yemen'den Rahman kokusunu duyuyorum» buyururdu; o kokuyla ask oyununa girisir, cosar, o hoslukla
    kendinden geçer, basını sahabeden birinin dizine kor, uyurdu, Bundan ötesini söylememe izin yok, «Arife bir
    isaret yeter,» «Evde kimse varsa bir tek söz de kâfi,» Allah rabmet etsin, Cüneyd, yalnızken, yüce Hak'tan bir
    makam diledi, O makam, yüz çileyle de elde edilemez; ama filan sehre, Ahmed-i Zındıyk'a git; onun yüzünden
    muradına erersin diye cevap geldi, O sehre gitti, ama gönlü, Ahmed-i Zındıyk diye sormaya razı olmadı:
    Ahmed-i Sıddıyk sehrin neresinde diye sorusturmaya koyuldu, Yıllarca bası dönmüs bir halde gezdi,
    dolastı, onun belirtisini bulamadı, Sonunda gücü - kuvveti kalmadı; Ahmed-i Zındıyk diye sordu, Yerini
    gösterdiler, Onunla bulusunca Ahmed-i Zındıyk, beni bulmak için evinden çıktıgın
    zamandan beri bütün ahvâlinden haberdârım hâline lâyık nasıl bir söz söyleyeyim dedim, bunu düsündüm;
    düsündüm ama hiçbir söz bulamadım, Çünkü benim
    sözüm pek büyüktür; iyisi mi, yolu su: Kalkayım, senin önünde bir çark atayım; sen de benim yüzüme bak; muradına
    erersin dedi,
    Gene o, zamane ehlinin uydukları er, Yemen'den Üveys'in kokusunu koklardı,
    Her solukta yüzünü Yemen'e döndürür, onun vasfını dile getirirdi,
    Ahmed'in çekisi, onu da çeker - dururdu; çünkü o da onun kokusunu duyardı,
    5740, Fakat bir anası vardı, erenlerdendi, gitmesine ondan baska bir engel yoktu,
    Üveys, Rasûl'ü görmeye gidecegi zaman o Allah makbulü kadın onu men'ederdi,
    Yalnızken de, herkesin yanında da ona, oraya gitme, bana hizmet et;
    Bana hizmet etmen, Peygamber'le bulusmayı istemenden yegdir diye ögüt verirdi ona,
    O da anasına hizmet eder - dururdu; çünkü o kadın, Allah haslarındandı,
    Anası dünyâdan göçünce anlamla dolu Üveys, Rasûl'ü görmeye yola düstü,
    Mekke yörelerine varınca halktan Mustafa'nın göçtügünü duydu,
    O özlem çeken, sahabenin yanma vardı; onlarla bulustu,
    Sahabe onun yalvarısım gördü; hepsi de onun hâlini - hatırını sordu,
    Sözlerini bellediler, hâli - ahvâli nedir, ögrendiler,
    5750, Birisi ona, bunca yıldır ne diye gelmedin, neydi ahvâlin dedi,
    O, anam ihtiyardı, güçsüzdü; onu o halde bırakamazdım diye cevap verdi,
    Sahabenin bu söze gülesi geldi; gizli sırdan haberleri yoktu ki,
    Herbiri, biz dedi, babamızı, anamızı Peygamber'in ugrunda öldürdük,
    Âsık kisi dinle de gör, ne diyor; insan sevgiliyle bulusmayı böyle arar, böyle ister,
    Onların kendini alaya aldıklarını anladı; onlara öfkeyle baktı da Peygamber'in hâlini - sanını
    sordu; herbiri çesit - çesit söyledi,
    Biri boyunu anlattı; yüzünü, gözünü, basını vasfetti,
    Öbürü, anlatısını, bilgisini söyledi; öbürü, güzelim huyundan, hos sıfatlarından bahsetti,
    Bir baskası, mucizelerinden, Ay'ın bölünmesinden söze koyuldu; bir ötekisi de
    geceleyin göge agmasını,
    5760, Yeryüzünden yedi kat göge yücelmesini anlattı; bir ötekisiyse Allah'ya yakınlıgından,
    Allah'yla bulusmasından söz açtı,
    O, bunlar dedi, Peygamber'in vasıfları degil; bana Peygamber'in canından, özünden haber verin,
    Hepsi de, biz dediler, bildigimiz kadar söyledik; gücümüz yettigi kadar anlattık sana,
    Sen bizden iyi biliyorsan çabucak söyle; agır davranma,
    O, içim dedi, sözle, incilerle doldu; herkesin gönlünü sirkten anlayım,
    Peygamber'den bir belirti söylemeye, o iki cihan padisahının sırrından bahsetmeye niyetlenir
    niyetlenmez,
    Daha söze baslamadan, onlara öylesine bir nur vurdu ki hepsi de o sevinçle kendisinden geçti,
    Sarhos bir halde yere yıkıldılar; akıllarını da yele verdiler, fikirlerini de,
    Hepsinin de varlıgı tümden yanıp eridi; Ay yüzünden bulut çekildi,
    Varlıklarından yokluk yöresine at sürdüler; gönüllerinin kanatlarından tozu - topragı silktiler,
    5770, Yüz yıllık yolu bir anda, o alanda alıp astılar,
    Hepsi de can denizinin dalgıcı kesildi; hepsi de halka inciler saçmaya koyuldu,
    Hepsinin arastırması bir baska sekle döndü; hepsinin gözlerinin ısıgı arttı,
    Hepsi, ayrılık âleminden bulusma diyarına erdi; parça - buçuktular, tümü de asıl kesildi,
    Hepsi yıldızdı, Ay oldu; hepsi kuldu, padisahlıga erdi,
    Önce ümmetti onlar; sonunda herbiri, seçilmis bir halîfe oldu - gitti,
    Böyle bir hâl, Cüneyd'in de basına gelmisti; o gerçek er çiledeydi,
    Çok binlik, çok yüce bir hâle ermek için yalvarıs kemendini atmadaydı ki,
    Allah'dan apaçık bir ilham geldi; apaçık harfle, sesle duydu ki,
    Ona, böyle bir hâle ermeyi istiyorsan deniyordu, bil ki çalısmakla - çabalamakla elde edemezsin
    o hâli,
    5780, O hâle ancak olgun bir padisahla sohbet yüzünden erebilirsin,
    A gerçek er, filan sehre git, Ahmed-i Zındıyk'ın yerini - yurdunu sor;
    Onu bulursan muradına erersin; bu yorgunluktan, bu zahmetten, savastan kurtulursun,
    Cüneyd, bunu isitince Allah buyrugunu canla - gönülle tutup yola düstü,
    Derdine derman bulmak için kosan haber çavusu gibi yürümeye koyuldu,
    Arayan bulur denmistir; o da Ahmed'in bulundugu sehre dogru kosmadaydı,
    O sehirde her yana gitmede, onun sevgi tohumunu canının içine ekmedeydi,
    Ama gönlü ona zındık demeye razı olmuyordu; Ahmed-i Sıddıyk diye sorusturmadaydı,
    Kimdir burda o kisi diyordu; ama kimsenin ondan haberi yoktu; tundan tuna aradı - durdu ama
    bulamadı,
    Bası dönmüs bir hâlde bir aya yakın bir müddet aradı, döndü, dolastı;
    Sıddıyk'ten hiç kimse bir nisan vermedi - gitti,
    5790, Nihayet âciz oldu da beni dedi, gönlümü alan sevgiliye kavusturmayan edepten bezmisim,
    Ahmed-i Zındıyk nerde, ne biçim adamlardan diye sormaya basladı,
    Birisi, dur dedi, hemencecik yerini - yurdunu haber vereyim sana,
    Nerde oturdugunu, evini ona tarif etti; o da muradına erismek için oraya vardı,
    Kapıyı vurdu; Ahmed, gir dedi, a bilgili kisi, zâti senden gaafil degilim,
    Ugradıgın hâllerin, geçirdigin olayların hepsini de biliyorum; hiçbiri gizli degil bana,
    Hani Allah'dan o hâli istemistin de, Allah, ona kavusmayı nâsib etmemisti sana;
    Lûtfundan, kereminden, seni o duraga ulastırmam için bana havale etmisti,
    Sunu bil ki o andan, böyle bir kullugu diledigin zamandan beri Sana birsey söylemeyi aklımdan - fikrimden geçirip
    duruyorum;
    Ledün bilgisine dâir ne biçim söz söyleyeyim diyorum;
    5800, Ama canına huzur verecek hiçbir söz hatırıma gelmedi,
    Sözüm, hâline uygun degil ki özetleyip de birsey söyleyeyim,
    Ama karsında bir çark atayım da o sır, sana kesfolsun,
    Gözün yüzüme düser - düsmez hâlden hemen haberdâr olursun
    Diledigini elde edersin; simdi uzak oldugun yakınlık âlemine erersin,
    Onun önünde birkaç çark attı; o da bu semâ'ı görüp diledigini buldu,
    CXXVI
    Ehli olmayana sır söylemek dogru degildir; çünkü bu, ona ziyan verir, Her sözün bir sırrı, her sırrın da baska bir
    sırrı vardır, Sözü bilen, ama sözdeki sırrı bilmeyen kisi, çaresiz egri yola düser, Sır da sırrın sırrına karsı, söz
    gibidir, Sırrın sırrını bilmeyen kisiye sır, ziyan verir, Bu yüzdendir ki, selâm ona, Musa'dan birisi, insana
    alısmamıs hayvanlarla kusların dillerini ögrenmek istemisti de Musa, ondan men'etmisti bunu; Süleyman
    gerek ki demisti, kusların dilini bilmek, ziyan vermesin ona; bunu ögrenmek, öldürücü zehirdir sana, O, gene
    yalvarmaya, Musa, engel olmaya koyulmustu, Bu istek vebu cevap, haddi asınca adam, Musa'ya, hiç olmazsa
    demisti, bahçede, kapı dibinde bulunan horozla köpegin dillerini ögret de mahrum dönmeyeyim, Musa, onların
    dillerini ögrenince neler olacagını görüyordu da men'ediyordu; fakat ne kadar men1 ettiyse mümkün olmadı;
    adam, Musa'nın ögüdünü kabul etmedi; sonunda bu iki hayvanın dillerini ona ögretti ve iyice bil ki dedi, bu bilgiden
    ziyana düseceksin,
    Bu çesit anlamı ince, derin hikâyeler çoktur; bunlar, bilgili kisi tarafından sevilir, istenir;
    Fakat böyle hikâyelerden, isin sırrını bilen kisi hisse alır;
    Bunlardan, herkese faydalar erisir; bunlar, herkesi, diledigi seye götürür,
    Bunlar, can kusuna binlerce kanat verir de o kus, melekten de daha yücelere uçar,
    5810, Ama o kapıyı bilmeyen kisi de, körlügünden kuyuya düsüverir,
    Öyleyse bilmeyenlere, gönlündeki sırrı açma, dilini dügümle,
    Her cansıza gönül sırrını söyleme; çünkü cansız, bu yüzden ıztırâba düser, çırpınır - durur,
    Onu dinlemek, duymak, öyle ziyanlar verir ona ki dille anlatılması mümkün degildir,
    Herkesin, sırları duymaya kaabiliyeti yoktur; hür kisiler, sırları câhillerden gizlerler,
    Nasılsa ona bir sır söylerlerse, o ahmak, onu kimseden gizleyemez;
    Ondan fayda elde edemez; sonsuz, sayısız ziyana düser,
    Sırrın da çok gizli bir sırrı vardır ki o, altın kesintisidir, buysa mâdene benzer,
    Sırrın sırrını bilmeyen ahmak, onu duyunca yolunu yitirir,
    Sırrın hükmünü bilemez; çünkü sırrın sırrını anlayamaz,
    5820, Onu bilip anlamak, onun isine yaramaz; çaresiz gerçek yolda egri yürümeye koyulur,
    Sırrın hükmüne aykırı hareket eder; böylece de ondan mahrum olur - gider,
    Onun kılıcıyla kendim yaralar; gönlünü de, canını da cehenneme sürükler,
    Kendisine bir cehennem düzer - kosar; bilgisizlikten sırrın sırrını da yitiriverir,
    Böyle kisi, sırrı bilmezse, orucuyla, namazıyla hayır ve ihsan sahibi olur, onlardan hayır görür
    Demek ki ona aciz, itaat, ibâdet yegdir; itaati, onu rahata kavusturur,
    Ayagını kilimine göre uzatan, pilisini - pırtısını Kelîm'in yanına çeker - götürür,
    ki elini duaya açar; yüzlerce yalvarısla kulluga koyulur,
    Acizce ise sarılır; sonunda da yaralanıp berelenmez,
    Güç - kuvvet sahibi olmak, bilgisiz kisinin harcı degildir de Allah, onun için herkese vermemistir,
    5830, Çünkü güç - kuvvet, elde silahtır: bilgisiz kisiyse onunla kendini öldürür,
    Ama aklı - fikri olan kisi, kılıçla savasa girer: düsmanlara saldırır,
    Yasamaması gerekeni öldürür, yok eder, paramparça dograr; çaresize çâre bulur,
    Herseyi lâyık oldugu yere kor; düsmanları, düsmanca dileklerine bırakır,
    Ne yapılması gerekse onu yapar; cihanda zahmet, fitne bırakmaz,
    Âlemi lûtfuyla onarır: bütün iyi kisiler, onun yüzünden muratlarına ererler,
    Allah, mü'minlere güç - kuvvet vermistir de isleri bilerek yaparlar,
    Onların yüzünden herkes rahata kavusur; güçlerini, kullukta bulunarak hayra harcarlar,
    Ama o gücü - kuvveti kötü kisiler elde ederlerse küfrü, isyanı arttırırlar,
    Güç - kuvvet, orda tümden rahmet olur, buraya gelince de zahmet kesilir,
    5840, Birisi Kelim Musa'ya, senin dedi, gerçekliginde hiç süphe yok,
    ki kulagımı da süpheden arıt ey iki âlemde de akla gerçeklik bagıslayan'"",
    Süleyman gibi Allah'ın bagısıyla bana dilleri bellet de,
    Herkesin ne dedigini arılayayım: kuzgunun, akbabanın söylediklerini bileyim,
    Bütün kusların dillerini ögreneyim: Süleyman'ın elde ettigini elde edeyim,
    Bütün kusların dilleri malûm olsun, sırları gizli kalmasın benden,
    Adama alısmamıs hayvanların, seytanlarla perilerin söyledikleri nedir; güzelim
    ceylan ne diyor, ne nagmelerle nagmeleniyor:
    Bütün bunları bileyim de can kusum kol kanat açsın,
    Böylece de Allah'ın, cömertlikle, vergiyle, bagısla,
    Yeryüzündeki bütün inananlardan, esenlige erismis tertemiz dilek sahiplerinin hepsinden,
    5850, Bütün halktan, yardımlarıyla, lûtfuyla o ihsan sahibinin, beni seçtigini anlayayım,
    Musa ona dedi ki: Vazgeç bundan; Allah'ndan din yolunu iste,
    Ogul, sana fayda verecek seyi, meyva yiyecegin fidanı ara da
    O ölümsüz dünyâda diril, su ölümlü, geçip gidici dünyâdan kurtul,
    Karanlıgını tümden nûrlandır: ondan sonra da boyuna sevinçle yasa,
    Küfrün, sirkin, tümden îman kesilsin; sapıklıktan, nankörlükten kurtul,
    Aklın varsa bunu iste: öbür istekten vazgeç; çünkü o istek, pek kötüdür,
    Adam yalvardı, yakardı; Allah için dedi, ne olur, benim için dua et de bunu iste,
    Senin isin - gücün lûtuftur, Keremdir; bu kuldan çekinme, dinle sözünü,
    Musa gene ona, vazgeç bundan dedi; bu dilek, korkulu, tehlikeli bir dilek,
    5860, Bundan bir fayda elde edemezsin; hattâ bu, sana binlerce ziyan verir; yum agzım,
    O adam ayak diredi; inadından, Musa'nın etegini bir an bile elinden bırakmadı,
    Ona birçok yalvardı; gözyasları döküp agladı - sızladı,
    Bu yakarıs sırasında, a kılavuz dedi, evde, kapımızda bir horozla bir köpek var,
    Hiç olmazsa bu ikisinin dilini ögret bana da anlayayım, bu yüzden sevineyim,
    Bu kadarını olsun esirgeme benden; günes gibi, yüzünü bulutsuz göster,
    Süleyman, her mahlûkun dilini, sırrını bilmiyor muydu; bu lütuf, asagılık bir kisiye de nasîb olsa
    ne çıkar?
    Onun nail oldugu sırlardan bir - ikisini bana da bagısla da yüzümü Hakk'a yönelteyim,
    A yüce kisi, a varlıgın övüncü; cömertliginle bir ıslaklıgı deniz hâline getirirsen ne olurki?
    Onun denizinden bir katrecik içersem, onun ihsanından bir zerre elde edersem,
    5870, Pek sevinirim, sükrederim; sarapsız, kadehsiz, mezesiz sarhos olurum,
    Musa, onun için Hak'tan dilekte bulundu; o kaltabanı sevindirdi,
    Musa'dan kolayca dilegini elde etti; önünde yere bas koyup ayaga kalktı,
    O ahmak, evin yolunu tuttu; ama o bagısın sırrından haberi bile yoktu,
    Hâsılı o yolu tutup gitti ama bas asagı da kuyuya düstü,
    Sırrın, yerinde, adamına göre iyi oldugunu, ama ona lâyık olmayanın can
    düsmanı bulundugunu bilmen, anlaman için oldu bu is,
    Her asagılık kisi, nerden sırra lâyık olacak? Kötü, alçak kisiye iyilik etmeye gelmez,
    Ahmak, sırrı anladı mı, bilgisizligi artar; yokluga düser, yok olur - gider,
    O sır, öldürücü zehir olur da onu öldürür; sapıklık yoluna çeker onu,
    Adam, sabahleyin evinden, bir parça ekmek almak için çıkınca
    5880, Köpek ekmegi kapmak istedi; hergiin oldugu gibi ekmegi yemek kaydına düstü,
    Derken horoz segirtip ekmegi kaptı; köpek bu ise bozuldu da,
    Ona, a zâlim dedi, sen her solukta yüzlerce yem yemedesin,
    Bilirsin ki ben yem yiyemem; ne diye ekmegimi kaptın benim?
    Benim nzkım, gıdam ekmek; onu da sen kaptın; benim derdime derman nedir simdi?
    Horoz ona, a yoksul dedi, sana hos gelmedi mi bu? Bu yüzden gam yeme;
    Yarın ev sahibinin atı sakatlanacak, ondan iyice yer, semirirsin; sözümü dinle,
    Ev sahibi bu sözü duyunca atı sattı; yüzü, ferahından Ay gibi parladı,
    Ziyandan kaçındım, böyle bir mihnetten, böyle bir dertten kurtuldum diye sevindi,
    Ertesi günü köpek horozu görünce konusmaya basladı; bir hayli konustular,
    5890, Köpek, artık yalan söyleme de canla - basla dogruya kos;
    At ölecek demedin miydi? Yalanından gönlüm pek incindi dedi,
    Horoz, hayır-hayır dedi; ben ancak dogruyu söyledim; bu yolda dogrudan baska bir yola sapmam,
    O, hemencecik atı sattı, kendini gamdan kurtardı,
    Derdi baskasına savurdu; düzen - hîle bayragını yüceltti,
    Kendini ziyandan kurtardı; baskasını ziyana attı,
    Ama bu egrilik tersine döndü; bu, din yolunda, onun ziyana düsmesinin ta kendisi,
    Sonunda bunu anlar da bu is yüzünden elini dislemeye koyulur,
    Bundan haberi olan horoz, köpege, sevin dedi, zahmete, derde bos ver,
    Çünkü yarın katırı sakatlanacak; katır, attan da semiz,
    5900, Artık gece - gündüz ye, doy da semirip arslana dön,
    Ev sahibi bu sözü de isitti; esekliginden katıra egeri vurdu, satmaya götürdü,
    Hemencecik satılıga çıkardı; pazarda yüz dmâra sattı katırı,
    Gümüs paraları aldı; düse - kalka, sevinerek eve döndü,
    Bir oyuna girdim, çift mi, tek mi oynayıp üttüm; artık neseli bir sûrett î rahatça oturayım;
    Kâr - ettim, ziyandan kurtuldum; çevikçe sıçradım, dertten de halas oldum, aldanıstan da dedi,
    Esekliginden gücü kolay gördü; ahmaklıgından zahmeti ziyan saydı,
    Oysa bir kârda yüz ziyan var; ama bunu göremedi de noksana düstü,
    Ertesi günü köpek horoza, niceye bir bu düzen, bu yalan, bu kandırmak dedi;
    Niceye bir beni aldatacaksın; bu yalan, bu düzen ne vakte dek sürecek?
    5910, A kendine güvenen, bari Allah'tan kork da sonunda kahra ugrama,
    Horoz, benim hakkımda kötü zanna düsme dedi; hayır mâdeniyim ben, benden ser zuhur etmez,
    Canım, Rahmân'ın müezzinidir; dünyâya dogruluktan haber veririm ben,
    Allah'a kulluk etmek vakti geldi der de öterim; müezzinler benden ders alırlar da
    Hepsi de minareye çıkar, benden duyduklarını halka haber verirler, duyururlar,
    Bu haber veriste bir yanlısa düsersem, aglata - inlete keserler beni,
    Çünkü yalan söylemem lâyık degildir; horozun yan» iması, yanlısa düsmesi nâdirdir,
    Ben ezelden, günesin tercemânıyım; günes yücededir, ben asagıdayım ama bu, böyledir,
    çimden günese bir yol verdiler bana; Allah lûtfuyla herseyi anlayan bir canım var,
    Bas - asagı bir tas geçirseler basıma, kapkaranlık gecede bile gönül yoluyla,
    5920, Günes ne yana gidiyor, gökteki hangi burçta, görürüm,
    Gene de böyle, gün batınca, yerin altında da, gece - gündüz onunlayım: bunu iyice bil,
    Gün batarken de onunlayım, dogarken de: o nereye giderse, önünde kosarım onun,
    Ona, gönülden bir yol bulan kisi, nasıl olur da kapısından uzak kalır onun?
    Onun yolunda ne perde vardır, ne engel: bir soluk bile bir olan Allah'dan ayrılmaz o,
    Hattâ gönlünde o denizin dalgası, suyu vardır; bedeni kıyıya benzer, canıysa denize,
    Sen tümden bedensin de onun için denizden uzaksın: ama can âlemine yardın mı, nur olursun,
    Sevgiliye can yolundan git; duraga varıncaya dek kosarak yürü
    Ey arayan, perde surettedir: anlama erersen deniz kesilirsin,
    ç âlemde yürü, dısa bakma: çünkü can denizdir, bedense gemi,
    5930, Gemiyi bırak da su denize dal: kapı dibindeki destegi bırak da kapıya gel,
    Gönlümden görüyorum, onun içinde herkese dosdogru kılavuzluk ederim,
    Yarın o aldanmıs kisinin kölesi, bir kazaya ugrayacak: kendi de k,^hra düsecek,
    Her taraf ekmekle, yemek artıklarıyla dolacak; iyi söyleyen de yiyecek, kötü söyleyen de,
    Çoluk - çocuk, genç - ihtiyar, o nimetten zahmetsizce yiyecek, artanını alıp götürecek,
    Yürü, cinsinden olan olan köpekleri de çagır, yarın ziyafete gelsinler,
    O yolunu yitirmis kisi, böyle bir hâlden de ibret alıp kendine gelmedi, tövbeye yanasmadı,
    O egri görüslü, sapıklıkta kalakaldı da küfrü, din gibi kabul etti,
    Gönülde, gözde, kulakta Allah mührü var; herkes dogru yolu bulamaz,
    Allah, yollarını azıtmıs: küfrü yol - yordam edinenlere kim çâre kılabilir ki
    5940, Analarından kötü olarak doganların yeri - yurdu, gerçekte cehennemdir ancak,
    Bunu tam olarak söylemeye gerek yok; dön de sözü tamamla,
    Efendi, kölenin ölecegini duyunca, onun ziyanından da kurtardı kendini,
    Hiç durmadan kölesini sattı; o ziyana müsteriyi düsürdü,
    Pek sevindi, bugün dedi, mihnetten kurtuldum, kutluluga erdim,
    Bu iki dili ögrenmekle faydalandım da üç ziyandan halâs oldum,
    Bu üç kazadan kurtuldum ya: bundan böyle her yanda isim - gücüm aydın olur artık,
    Sükretti, düzenle kendimden su üç kazayı uzaklastırdım dedi,
    Kazanın gözünü bagladım, kendimden belâları ırak ettim,
    Musa'nın bagısıyla faydalandım, kendimi tavus gibi bezedim
    5950, Bundan böyle nerde dünyâda benim gibi her isi kâr kesilen, kârı artıp duran,
    ziyana düsmeyen?
    Dördüncü günü köpek, horozun iki kanadını da çırparak gelmekte oldugunu uzaktan görünce,
    Ona, a yalancıların padisahı, a aldatıcıların emîri, reisi dedi:
    Hiç kimseye senin kadar kızmamısımdır; senin kadar yalancı horoz da görmemisim ben,
    Afsunun, düzenin, yalanın mâdenisin sen; vay sana kanıp da ayran tasına düsenin hâline,
    Ne söylediysen hepsi de yalan: vaadettiklerinden biri bile dogru çıkmadı,
    Bundan sonra da ne söylesen, gizli - açık, hep onlar gibi olacak,
    Artık a asagılık mahlûk, yalan sözlerini kabul eder miyim senin?
    Senin egri, ham vaatlerinden öldüm; ters selâmında mihnetten baska birsey yok,
    Horoz, köpege, a solukdas dedi, ne söylediysem, ne artıktı, ne eksik,
    5960, Hak bilir ki hepsi de dogruydu; bu zandan Allah kurtarsın seni,
    Kurtarsın da benim bu huydan uzak oldugumu, Allah'nın katında suçsuz ve yarlıganmıs
    bulundugumu anla,
    Bu hususta haklısın ama bu yoksul hakkında da zannın kötü,
    Artık - eksik, sözlerimi yalan, düzen sanıyor, beni yalancı, hilekâr biliyorsun,
    Verdigim vaatler çıkmadı; bu yüzden de gönlünden oldum, gözünden çıktım,
    O dâvadan biri bile dogru çıkmadı diye benden nefret ediyorsun,
    Ama bil ki benim üç vaadim de, a bilgili, hünerli er, dedigim gibi çıktı,
    Üçü de bu bilgisiz esekten satın alanların yanında ölüp gitti,
    Bu adam da ahmaklıgından derdi derman gördü; kendini kurtardıgını, baskalarına ziyan verdigini
    sandı,
    Anadan dogma kör, nerden görecek: her asagılık pis kisi, nasıl bni Sina olacak?
    5970, Her tas nerden la11 kesilecek? Bir çavus nasıl padisah olacak?
    Bir Deccâl nerden Mesîh olur: bir bakkal nerden Keykubâd'a döner?
    Katrenin deniz oldugunu, yahut sinegin ankaa gibi uçtugunu, gördün mü hiç?
    Horoz köpege, ev sahibi ölecek dedi: vakti geldi, canını kurtaramayacak,
    Bu dünyâdan göçecek: altından, gümüsten, evden - barktan olacak,
    Dedigimi göreceksin: günes gibi görünecek sana,
    Bu vaatte hiç yalan - yanlıs yok: incitme k'lıcını simdicek kınına sok,
    Yürü, yarın vaadedilen gelip çatacak; seksiz - süphesiz sözüm yerine gelecek,
    Hatsiz, hesapsız nimetler, her yana akıp giden sadakalar göreceksin,
    5980, Ekmek, pismis, pismemis etler, yemek artıkları, sayısız olarak dökülüp saçılacak murada ereceksin,
    yi - kötü, asagılık - yüce, küçük - büyük, güçlü - arık,
    Herkes yarın yiyecek, doyacak; tam bir hafta halk, bu evden, bu yöreden ayrılmayacak,
    Soluktan soluga, bas saglıgı için yücelere de, asagılara da çesit - çesit yemekler verilecek,
    Bütün köpeklere dogru haber ver: Yarın ekmek yiyecekler,
    yice inansınlar ki bu vaat dogrudur ve en iyi de vaattir bu,
    Hepsi de o yemekten - yiyecekten doyacak, herbiri arslana dönecek,
    Onların ölümü, kaza ve kaderi çevirecekti; sahiplerini ziyandan kurtaracaktı,
    O, baskalarını ziyana soktu, ama asıl kendisine kuyu kazdı,
    O kuyuya bas - asagı düstü de öldü; ziyandan, ölümden baska bir fayda elde edemedi,
    5990, Baskalarına ziyan verdim, kendimi o gamdan kurtardım sanıyordu,
    Bilmiyordu ki sonunda, çaresiz, bütün o ziyanlar canına degecek,
    Nice ziyan vardır ki solugunu, keser, seni per - perisan eder ama onlarda sana fayda var,
    Onun sırı sana belirse, Allah'ya sükreder, hamdedersin,
    Ama o sır, açıga çıkmaz da o yüzden seni yakar - eritir, zahmete düsürür,
    Dünyâda ziyan ettigine aglama; yürü, onda gizli kârlar var,
    Bir ziyan, yüzlerce ziyanı savusturur; saglıga, esenlige sebep olur,
    Atın öldüyse gam yeme; yahut hırsız, derip devsirdigini çaldıysa üzülme,
    Yol kesen, hatırını, malını - mülkünü aldıysa, yahut kölen pencereden düstüyse,
    Sabret bunlara, sükret; o ziyandan, o zahmetten hiç sızlanma,
    6000, Çünkü o zahmet, senin faydan içindir; o yüzden sana yüzbinlerce kâr gelir,
    CXXVII
    «Si z i korkuya, a ç l ıga , ma l lardak i , canlardak i , mey valardaki eksiklige ait birseyle sınarız; müjdele
    sabredenlere» âyetiyle O «Nice istemediginiz seyler vardır ki onlar, sizin için hayırlıdır ve nice istediginiz seyler
    vardır ki onlar, sizin için serdir;
    Allah bilir, siz bilmezsiniz» âyetinin tefsîri,
    Bunun sırrını Kur'ân'dan dinle: Allah halka buyurdu ki :
    Sizi, kimi gizli, kimi açık bir belâya ugratırsam;
    Kimi sıkıntıya düsürür, kimi ferahlatırsam; kimi size tatlılık verir, kimi acılık verirsem:
    Kimi gönüllerinize, canlarınıza korku salarsam, kimi sizi açlıga düsürür, dermansız
    bırakırsam:
    Kimi mallarınıza noksan verir, kimi canlarınıza, bedenlerinize noksanlık verirsem;
    Kimi tarlanızın mahsûlünü, meyvalannızı, gelirinizi eksiltir, fidanlıklarınızı yakarsam;
    Sayısız olaylar verir, her solukta gökten bir belâ indirirsem;
    Bu olaylara sabredin de size yüzbinlerce lûtuflarla karsılık verilsin,
    Verdigim zahmete, eziyete sabreden, hazînemden çok - çok mal alır;
    6010, O âlemde din zenginlerinden olur; bizden ne umarsa bulur,
    Sabredenlere pek büyük müjde var; sabırdan sonra nimetlere ererler onlar,
    Belâdan sikâyet etmeyenlere, bizden inayetler gelir,
    Bütün kahrımda lütuf görürler de denizimde inci kesilirler,
    Hakkımda iyi bir zanna düserler de canla - gönülle bana kavusurlar,
    Ben, tümden rahmetim; kadın - erkek, hiç kimse benden asla kötülük görmez,
    Benden ne gelirse yerindedir; hepiniz de kendinize orda kaçıp sıgınılacak yer arayın,
    Bütün varlık, bu hâle tanıktır; dilsiz - dudaksız, bunu söyler - durur :
    Ben dâima tüm lûtfum, keremim: bütün varlık, benimle vardır,
    rem Bagı gibi hos bir halde duran bedeni, cam, sebepsiz - illetsiz her solukta
    ben ihsan ederim,
    6020, Her solukta erkegin de, disinin de bedenine, canına yüzbinlerce nimetler veririm,
    Beden, bir sehre benzer; gömüse padisaha; akıl da iyi bil ki vezirdir o ülkede,
    Düsünceler, askerlere benzerler; bedenlerin hallerini belirtir onlar,
    Bedenlerde ne saltanatlar, ne tedbirler var; her beden, göklerden de üstün,
    Bedende neler var, neler: söylesem iki cihan da karısır, âlemde fitneler kopar ,
    Hak, göge, yere sıgmaz da kin gütmeyen bir gönüle sıgar,
    Gerçekten de kin gütmeyen kisinin gönlü kadri en yüce Ars mesabesindedir:
    Hakk'ın tecellî konagıdır o gönül,
    Böyle bir gönül sahibinin, balçıktan yogrulmus bedenine bakma, hor görme onu,
    Hor görme de lanetlenmis Seytan gibi kötü olma; gökten tâ yerin dibine sürülme,
    blis'ten ibret al da kork; korkunca da Allah'ya sıgın, ondan ders al,
    6030, Korkanları Allah emîn eder de ıztırâba düsmezler, esen kalırlar,
    Allah'tan korkan, eminlige erisir; ey korkusuzca yola düsen, kendine gel,
    Korkmayandır korkuya düsen; ders almayan, nasıl âlim olur
    Ne mutlu canında korku olana; çâresini Allah'ya sorana,
    Hak dedi ki: Beden için yenecek, içilecek seylerden, etten, kebaptan,
    Eksiden, tatlıdan; ayrandan, helvadan tut da say; daha nice binlerce seyler,
    Meyvalar, baglar - bahçeler, akar sular, insanların esenligi için neler, neler yarattım,
    stenmeden bu keremde bulundum; herkesi dadı gibi besledim, yetistirdim,
    Bundan kıyaslasınlar da bilsinler: istenince neler vermem ben?
    stenmeden veren cömert, istenince nasıl ve neler ihsan eder
    6040, Dostum, bu anlatısın sonu yoktur; gene ev sahibinin ölümüne gel, onu anlat,
    Ev sahibi, horozun sözünü duyunca elden çıktı: yalın ayak evden dısarıya fırladı,
    Çarpına - çırpma Musa'ya gitti; önce semizdi ama arıklastı simdi,
    Yüzü korkudan sapsarı kesilmisti; aglaya - aglaya ey kerem sahibi Kelîm dedi:
    Ey sahibimiz, ey Allah'ın Rasûlü, bir soluk, benden razı olarak tut elimi,
    Lûtfünla ögüt verdin; bense ahmaklıgımdan dinlemedim de kuyuya düstüm,
    Akıl, baht dost olsaydı bana, buyrugunu, hükmünü tutardım
    Dilegine ermek pahasına bile olsa buyrugundan dısarıya bir adım bile atmazdım,
    Sen inayet ettin, sevgiden, rahmetinin sonsuzlugundan esirgedin beni,
    Bense esekligimden duymadım, dinlemedim bunu; buna karsılık da can verecegim simdi,
    6050, Musa'ya olan - biteni anlattı; yaralı gönlüne melhem koymasını diledi,
    Önünde, elini disleyerek, elbisesini yırtarak topraklara serilip yuvarlandı,
    Gamla, dertle yanıp yakılarak aglıyor, gözlerinden kanlı yaslar saçıyordu,
    Musa, sonunda ona dedi ki: Ok yaydan fırladı; feryadı bırak,
    Bu ölümden kurtulmana hiçbir çâre yok; âh hilebaz nefsin elinden, âh,
    A yoksul, ister kalk, git; ister otur; can vereceksin,
    Ama Hak'tan îmanla ölmeni isteyeyim de hurilere katıl, Allah râzılıgına kavus,
    Ahiret, dünyâdan yegdir; Allah sana cenneti ebedî yurt eder,
    Burası geçicidir, orası ölümsüz; Hak cennetlerde sâkıy olur sana,
    îmansız ölürsen, o vakit böylesine ölümden feryâd et,
    6060, Yoksa îmânı da beraber götürdün mü, hos ol, kolayca can ver - gitsin,
    Böylesine ölüm, bil ki dirimdir; böyle bir dirime de canını feda et,
    Hattâ bir can da nedir? Binlerce canın olsa bile sevgilinin yoluna oynaman gerek,
    Bir zerrenin karsılıgında güneslere nail ol; bir katreye karsılık denizlere sahip ol,
    Can, o hamıandan bir tanedir ancak: sevgiliye karsı can da nedir ki?
    Ne mutlu canını - basını oynayıp da kendini kavusma âlemine atana,
    O, bu gıllügısla dolu dünyâdan kurtuldu; balçıgı bıraktı, gönül elde etti,
    Mevlânâ gibi yok olanı terketti de gerçek varlık deryasında dalgıç kesildi,
    O efendi de hemencecik can verip öldü; Kelîm'in vaadine sevinerek göçtü,
    Yerden, yersizlik âlemine gitti; o vaadi canına sıgınak yaptı,
    6070, Nelik - nitelik âleminden neliksiz - niteliksiz âleme gitti; vaadedileni, hattâ daha da fazlasını buldu,
    Öyle bir zahmetten kurtulup o rahmete es olmasından dolayı da Hakk'a sükretti,
    A akıllı kardes, su hâlde bil ki her gönül, sırlara kaabıliyetli degildir,
    Sırrı bilis, basını kesti onun; o esek, bilgisizliginden kılıcı kendisine çaldı,
    Gizli sır, Hakk'ın hazinesidir; bir hazîne gibi Hakk'ın definesıdir o,
    Yere gömülmüs defineyi sana vermezler; Hakk'ın emîni olmadıkça onu sana bagıslamazlar,
    Nerden öyle bir tapının hazinedarı olacaksın sen; nerden o padisahtan öyle bir elbiseyi
    giyeceksin sen?
    Bu devlet, hâinlere nasîb olmaz; her asagılık kisi, böyle bir nimeti yiyemez,
    Sır, ansızın bir hâine ulassa bile o ahmak gibi o da tezce yok olur - gider,
    Ona saray hazinedarlıgını, belâya ugrasın diye verirler,
    6080, Dilerler ki hainligi bilinsin de o hainlik yüzünden taslanıp gebertilsin,
    Ama emin kisinin duragı yücedir; o, agızlara seker gibi tad verir,
    Nefsi kendinden sürüp atarsan, bu savas yerinde erlerdensin sen,
    Herseyin sırrını evliya bilir; ama gene de söylemezler; dudakları yumuludur onların,
    Dünyâda Sûr'un üfurülüsüdür onlar; ölüye can verirler dervisler,
    Köre görüs bagıslarlar süphesiz; haberi olmayanı haberdâr ederler,
    Ruh odur ki onlardan gelir; baskalarından gelen ruh, tulumdaki yele benzer,
    Tulumdaki yel yanıp gitmeye mahkûmdur; yeli bırak da ruha rehin et kendini,
    Yelden olan ruh, hayvanların nasibidir; vahye; ilhama mazhar olan ruhsa abıhayattır,
    Arıyor, istiyorsan Hüsâmeddîn Çelebi gibi vahye, ilhama mazhar olan ruhu iste,
    6090, O, tümle, tümden ayrılmasına imkân bulunmayan parça - buçuk gibiydi; bunu gerçek bil
    de süpheden vazgeç,
    Öylesine bir dolun - Ay bizden gizlendi; dünyâdan bir Kadir Gecesi yıttı,
    Biz uyumustuk; oysa hemencecik yürüyüp gitti; bir simsek gibi gökleri asıp geçti,
    Öyle bir define, gizlendi bizden; canlarda bir hicrandır kaldı,
    Bir hicran ki devasını Allah bilir ancak; Allah'dan baska kimsecik bu derde ilâç olamaz,
    Gözden gizlendi: bundan sonra âh etmekten, feryâd etmekten baska çâre yok,
    Can, ayrılıgından yıkıldı, tenimizde, o olmayınca can kalmadı,
    Canımıza can, onun cemâliydi; derdimize derman, onun visaliydi,
    Sende, insanların hayırlısı'nın nuru varsa böyle bir yitirisi ölüm tanı,
    Evliyanın sasılacak bir âlemi vardır; onların kokularını, ancak edep sahibi alır,
    6100, Onların topraktan karılmıs bedenlerine bakmaz; can gözüyle onların temizligini görür,
    Canla - gönülle onların ayaklarına toprak kesilir de Çigil güzelinden baskasına yüzünü döndürmez bile,
    Onların topragını, gönülden de üstün bilir; onları topraktan da öte bilir, gönülden de öte,
    Gönüller, onları toprak olarak gösterir ama o topraga karsı su gönüllerin ne degerleri var,
    Onun gönlü, aparı nurla dopdoludur; ondan baskalarının gönülleriyse tümden helak olur - gider,
    Çünkü onlar akreple, yılanla doludur; a gönül alan sevgili, her gönüle gönüldeme,
    Gönül de odur, can da o; baskalarıysa toz - toprak; o deniz gibidir, baskalarıysa kıyı,
    Onun gönlü Allah hazinesidir; orda sonsuz defineler var,
    Hattâ o uyanık gönül Ars'tır: topraktan olan bedeniyse o nurların yayıldıgı yer,
    Asagılık halktan gizlidir ama onun sureti, cismi, öylesine bir nuru tasımaktadır,
    6110, Bedeni balçıktandır ama gönül sâhib Allah, haslarının hasıdır,
    Canı, canandan uzak degildir, uçsuz - bucaksız denizdeki dalga gibi hani,
    Hak, günes gibi, velîyse sanki gök; o günesin nuru, insanlara da vurmakta, meleklere de,
    Herbiri, ondan bir nura mazhar: seytan bile bagısıyla huri kesilmede,
    Bir sinegi zümrüdüankaa, bir katreyi derya hâline getirmede,
    Nefsinin boynunu vurmadan onun sıfatlarını nerden, nasıl anlatabilirsin'7
    Bilgide, irfanda beysin ama ölmedikçe ona kavusamazsın,
    A diri, hak yolu, ölmektir; hiç gülmeden boyuna aglamaktır;
    Uykuyu, yeyip içmeyi, mezeyi, sarabı bırakmaktır, Bu defineyi elde etmek için tümden harâb ol,
    Harâb ol da seni o denize çeksin; essiz, paha biçilmez bir inci hâline getirsin,
    6120, Senin isini o görür, sen bir hosça otur: gözünü aç da kendinde onu gör,
    Ne mutlu o cana ki makbul olur; istemeden her dilegini elde eder,
    Su dünyâda ona benzer bir dost yoktur; ondan baskası düsmandır, yabancıdır,
    Degil mi ki zemânede benzeri yok; artık her asagılık kisinin etegine hırsa düsüp de sarılma,
    Sunu bil ki Allah'dan ona erisen lütuf, ihsan, baskalarına nasîb olmamıstır,
    Bilgide insanların en üstünü oldugundan, âlemde esi yoktur onun,
    Alem beden gibidir, oysa can, sanki; özün de özüdür o, gizli sırrın da sırrı,
    Hem de benlikten, senlikten dısarıdır: ona âsık olursan ikilikten kurtulursun,
    Allah velîleri, bir asıldandır; dünyâda günes gibi parlamaktadır onlar,
    Nur, nurdan ayrılır mı hiç? Gülün kokusu, gülle beraberdir,
    6130, Erenlerin herbiri, o denizin dalgasına benzer; cosup bas çekmistir; gögün yücesine
    agmıstır,
    Melek gibi yemeden - içmeden diridir onlar; günes gibi, Ay gibi göktedir onlar,
    Felek de kuldur onlara, melek de; gök onlann çevresinde döner - dururlar,
    Allah nuru sanki sudur da onların bedenleri ırmak: Hak, onlardan yüz gösterir hep,
    Onların dirilikleri candan degil, Hak'tandır; onların gönülleri,
    Allah'nın iki kudret parmagının arasında oynar - durur,
    CXXVIII
    Mü'minin gönlü, Allah'nın kudret parmaklarının arasındadır o gönül, ne yana dönerse onu Hak döndürür,
    «Mü'minin kalbi, Rahman'in parmaklarından iki parmak arasındadır, onu diledigi gibi çevirir» buyurulmustur, Allah
    âsıkları üç mertebededir; sevgilileri de üç mertebede: Birinci, orta ve son mertebe, Mansûr-ı Hallaç, Allah ona
    rahmet etsin, âsıklık mertebesinin ilkindeydi, Ortadaki mertebe, ondan büyük, son mertebeyse ondan da büyüktür,
    O üç mertebeye ait sözler ve haller, âlemdekilere apâsikârdır, kitaplara yazılmıstır, Fakat sevgililerin üç
    mertebesi gizlidir, Onların ilk mertebesinin adını, olgun ve ulasmıs âsıklar, ancak isitmislerdir; onları görmeyi dilerler,
    Ortadakilerin adını - sanını kimse isitmemistir; son mertebedekileriyse hiç duymamıslardır, Allah antlısını ululasın,
    Tebriz'li Mevlânâ Semseddîn, son mertebedeki sevgililerin bası ve padisahıydı; Allah aziz sırrıyla bizi kutlasın,
    Mevlânâ, bundan dolayı buyururlar:
    Kusluk çagının kusları bile onun parıltısına dayanamazlarken
    Gece kusları, onu görmeyi nasıl umabilirler?
    Mustafâ, Mü'minin kalbi buyurdu, Râhman'ın iki parmagı arasında döner durur,
    O, o gönlü, korku ve ümit arasında, nereye dilerse döndürür,
    Hareketi Hak'tan olan gönülden herkes, yüzlerce bet - bereket bulur,
    O, kalem gibi, yalnızca bir araçtır; resimler, rakamlar, yazılar kalemden degildir,
    Yazılan, yapılan sey, ne parmaktandır, ne kalemden; onu kâtip yazar, ressam yapar,
    6140, Her bedeni bir ev bil; kadın-erkek, çoluk-çocuk, genç-ihtiyar, herkesin bedeni, bir evdir,
    Bak da gör, her bedende ne biçim adam var? Birinde sahne oturuyor, öbüründe ases,
    Birinde hırsız var, öbüründe kapıcı; birinde bey oturuyor, öbüründe padisah,
    Birinde nur var, öbüründe ates; birinde küfür var, ötekinde îman,
    Çesit-çesit hepsi; melekten, seytandan tut da herseyden münezzeh Allah'ya dek sayısız
    varlıklar var onlarda,
    Evliyanın gönüllerinde Allah vardır; o yüzden de halkla es - dost olmuslardır onlar,
    Bütün isleri Allah buyruguyladır; onlar soluktan soluga Allah bilgisinden ders alırlar,
    Allah'yla düsüp kalkarlar; onun haslarıdır onlar; bütün sırları bilirler,
    Ne dilerlerse hemen oluverir; söz söylenmeden söylenecegi duyarlar,
    Elsiz - avuçsuz kılıç yürütürler; yazılmamıs kitabı okurlar,
    6150, Böylece de yüce Hakk'm, iki dünyâda da bu çesit velîleri oldugunu bilmeni saglar,
    Öylesine velîlerdir onlar ki seçilmis peygamberler bile canla - gönülle âsık olmuslardır, o hasları ararlar,
    Öyle gizli velîlerdir onlar ki, olgun kisiler bile canla - gönülle onlara kul - köle olmuslardır,
    Onlar, Semseddîn'e ulasmayı istemislerdi; onu dilemekte bir soluk bile dinlenmemislerdir,
    Bil ki âsıkların üç mertebesi vardır, Biri yüce, biri orta, öbürü de asagı,
    Böylece sevgililerin durakları da üç mertebedir ama, pek gizli,
    Yaratan; âsıkların mertebelerini bütün âleme açıkladı;
    Ama mertebeleri bilinmez; çünkü o hâl, pek gizlidir,
    Âsıkların hepsi de görünüste ünlüdür, tanınırlar ama iç yüzde ne adlar vardır, ne sanları, gizlidir onlar,
    6160, Allah gibi hem apasikârdır onlar, hem gizli; bu yüzden de halk onları bilmez,
    Ama sevilenleri Allah, ne gizli, ne açık, hiçbir suretle tanıtmadı,
    Masukun hâli, iki âlemde de, ileri kisilerden de gizlidir, geri kalanlardan da,
    Masuku ne veli görmüstür, ne düsman; Hak o yüzü, gayretinden gizlemistir,
    O masukun hâli böyledir iste; ileri gidenden de gizlidir o, geri kalandan da,
    Masukların ilk mertebesi, âsıkların haslarmca bellidir,
    kinci mertebe belirmemistir; hiç kimse o mertebinin adını bile isitmemistir,
    Tebriz'li Sems, Allah'nın gayretiyle gizledigi o padisahlardandı,
    Bu sebeple kendini Mevlânâ'ya gösterdi; çünkü o da onun cinsindendı,
    6170, Her ikisi de aynı sırra sahipti, ikisi de bir mayadandı; ikisi de erkeksiz,
    kadınsız, bir nurdan dogmustu,
    Mertebeler bakımından hepsini geçmislerdi; gece - gündüz birbirlerine es - dost olmuslardı,
    Erenlerden hiç kimse bu çesit velînin adını isitmemis, hiç kimse bunu
    Riyasında bile görmemisti,
    Hattâ birinin bu dereceye erisecegini, evliyadan birinin aklına, hayâline bile gelmemisti,
    lk gelen âsıkların en yüce ve haslarından kimisi, bâzı -- bâzı böyle bir derecenin adını duyardı,
    Ama sonradan gelenlerden bu derecenin adını bile duyan yoktu; bundan dolayı da o rütbenin
    çevresinde ne dönen olmustu, ne dolasan,
    Mevlânâ, bir gün mest bir hale demisti ki; Yarın, kıyamet gününde,
    Evliya, bölük - bölük hasredilir, neseli bir halde kalkarlar, birbirleriyle bulusurlar,
    Peygamberler de takım - takım, neseli, kedersiz bir hâlde hasredilirler,
    Mü'minler de her yandan, denizin dalgalanması gibi dalga - dalga bas gösterirler,
    6180, Onar - onar, yüzer - yüzer, biner - biner, cinsi cinsiyle kopusur o soru - hesap günü,
    Semseddîn'le ben, hepsinden ayrı olarak, essiz - örneksiz bir hâlde hasrediliriz,
    Gerçi oraya ikilik, yol bulamaz; onun saltanatında bey - kumandan da odur, asker - ordu da o,
    Günesin ordusu, ısıgıdır; o, kendiliginden aydındır, lâtiftir, diridir,
    Birligine kimsenin aklı - fikri ermez; buna dâir bir düsünce, vehme bile sıgmaz,
    Ben, o diyorum ya, bu âleme göre söz söyleyebilmek için diyorum,
    Yoksa iki âlemde de bir mayadanız; biziz biz; hiçbir suretle de ayrılmamısız,
    nsan, kendisinden nasıl ayrılır; ister yerde olsun, ister gögü dolansın,
    Bu ayrılık, söz bakımındandır; yoksa bire sayı sıgmaz da sıgmaz,
    Çünkü sayılar, ayrılık karıdır; temmuza benzeyen bire karsı erir - giderler,
    6190, Mutlak birlik meydana çıkınca ne sayı kalır, ne yer kalır, ne gök kalır,
    Önce o vardı, sonunda da varlıgı, varlıgı yok eder, gene o kalır,
    Birde mahvolmayan sayı mezarın topragı altında çürür - gider,
    Kim ölümden önce ölmediyse, odur ölen: ölümden önce ölen aparı olur, tortusu kalakalır,
    Kim Allah askıyle tümden ölmediyse, piskin erlere karsı çigdir, hamdır,
    Agızda acıdır, eksidir, dilden - damaktan, agızdan - bogazdan hos bir halde geçmez, yutulup sinmez,
    Ölüm, zâti diriliktir: bunu bilirsen ölümden yüz çevirmezsin,
    Tohum, yerde yok olunca varlıga erer, yasayısa yüz tutar,
    Diri bir hâlde yerden bas gösterir de, ölümdür bu hünerleri gösteren der,
    Varlıgım der, yok olsaydı, dünyâda adım mı duyulurdu?
    6200, Bir tohuma karsılık, sevgilinin cömertligiyle yüzlerce tane mi çıkardı?
    Yaratan, lûtfuyla bana dal - budak, yaprak, meyva verdi, yetistirdi beni,
    Tohumun varlıgı yok olmasaydı, topraktan bas gösterip yücelemezdi,
    Anbarda kurt yerdi onu: âlemde eseri mi kalırdı hiç?
    Su hâlde iyice bil ve anla ki ölüm, diriliktir: padisahlık kullukta gizlidir?
    Soluktan soluga su varlıktan yok ol da hoslugun da artsın, sarhoslugun da,
    Göge agmada melek bile kesilsen, orda kalma, gögü de as,
    Yoklukta varlıgı bulursan bir cana karsılık yüz can elde edersin,
    Ne korkuyorsun'? Her solukta oyna canınla: günes gibi nur saç
    Yürü, varlıgında kalma ki var olup kalasın: can ver, agır canlılık etme,
    6210, Ne mutlu varlıgından geçene: o bedenim yok etti ama canım arttırdı, güçlendirdi,
    O, kendim Hak için kurban etti de Kur'ân'ın vaadettıgı bayrama eristi,
    Sayılı ömrünü feda etti de Allah ona sayısız - hesapsız ömür verdi,
    Allah senin iyiligini diledi de o huyu lütfetti, bagısladı sana,
    Boyuna nefsini alçaltmada, onu arıklastırmada, illetli bir hâle getirmedesin:
    Ona toprak olmayı ögretmedesin: asagılık hırkasını dikmedesin ona;
    Dünyâda yoksullugu seçmedesin: öylesine ki su adamlar, asagılık kisilerden sayarlar seni,
    Ama ad - san, yola perdedir; ikisini de bırak, onlar, Ay'ın yüzünü örten buluttur,
    Tanınmak isteyen kisi, bil ki iki dünyâda da haktan yüz çevirmistir,
    Adı - sanı yok olan kazanır: su benlik - bızlık perdesini asandır ad- san sahibi,
    6220, Onda insanlık sıfatı yok olmustur; bir kıl kadar bile eseri kalmamıstır,
    Bakır iksirle nasıl degisir, altın olursa, yahut da kan nasıl süte dönerse,
    Yahut da hayvan, hayvanken nasıl tuzlaya düsüp tümden tuz olursa o da varlıgından böyle
    geçmistir,
    Nefsin atesli olusu nura dönünce de insanın nefsi Zebur gibi vahiy kesilir,
    Onda Hak'tan baska birsey kalmayınca, ondan ne zuhur ederse, o daimî diri'den zuhur eder,
    Bundan sonra ad - san dilerse, Allah'dan yardım erdi ya, ada - sana da nail olur,
    Ona, ad - san dilemek caizdir; çünkü ona ne gelirse Allah'dan gelir,
    CXXIX
    Allah azız sırnyla bizi kutlasın, Mevlânâ, gayb âleminde bir kutbu gördü; dörtbin mürîd vardı; hepsi de velî olmus,
    Hakk'a ermisti, Çilede yüce Hak'tan henüz elde edemedigi bir hâli, bir duragı dilemekte, yârabbi, yârabbi
    demekteydi, Öylesine yârabbi diyordu ki bütün yerin, gögün zerreleri, yüce ve asagılık ruhlar da onunla beraber,
    ona uyup yârabbi demedeydi, Yüce Allah'nın nûruysa, Allah antlısını ululasın, Tebriz'li Mevlânâ Semseddîn'in
    kulagına Lebbeyk-Lebbeyk sesini ulastırıyordu, Semseddîn, nâz yüzünden, yârabbi dedi; o seyh yârabbi
    diyor, ona Lebbeyk de, Bu sözü söyler söylemez, birbiri ardınca Tebrîz'li Mevlânâ Semseddîn'in kulagına eristi:
    Lebbeyk, Lebbeyk, Lebbeyk,
    Semseddîn'den bahsediyorduk: onun sır incilerini deliyorduk,
    Perde ardında kalmıs toplulugun anlamaması için o sevgiliyi anmayı bıraktık,
    Gene yoldan, konaktan kaldık; gene ipin ucunu elden bıraktık,
    6230, Ne yapılabilir ki? Asagılık topluluk gümüsün pesine düser de inciyi bırakır -gider,
    Bırgün Mevlânâ, gayb âleminde, apaçık olarak yüce bir padisah gördü,
    Dörtbin müridi vardı: hepsi de bilgindi, ermisti, seçilmisti,
    Binlerce yal varısla, özlemle, edeple dilegini istiyor, yârabbî diye sesleniyordu,
    Gizli, asikâr, bütün varlık da bu sözde ona es olmustu,
    Böyle bir mertebeye sahipken Allah, istigna göstermekte, bir tek cevap bile vermemekteydi,
    Hakk'ın nuru, insan duygusunun ötesinde, günes ve Ay degirmisi gibi, parlamakta;
    O nur, Semseddîn'ın basına, yüzüne, kulagına, sagdan - soldan olmamak üzere cihetsız vurmakta:
    O solukta, o tertemiz, lâtîf nur, agızsız - dudaksız, sayısız Lebbeyk demekteydi,
    Semseddîn, o, yârabbi demekte, nur ne diye bana vurup duruyor dedi,
    6240, Bu sözü söyler - söylemez nur, hemencecik yüzlerce kez ona da vurmaya basladı,
    O Allah çavusu da binlerce gönül alçaklıgıyla, binlerce Lebbeyk sözüyle Semseddîn'i agırladı,
    Sende herseyi ayırd edecek nur ve sır varsa onun nasıl ki masuk oldugunu bundan anla,
    Gene Mevlânâ, gayb âleminde görmüstü: Bagdad'da bir Allah velîsi vardı,
    Sayısız - hesapsız müridi vardı bu zâtın, can âleminde yüzlerce cihan gizliydi,
    Kutuptu, iki dünyâda da tekti; zamanındaki velîlerin basıydı, ona uymuslardı,
    Bir hâle, bir mertebeye ulasabilmek için titreyip duruyordu; çesit - çesit çabalara dalıyordu,
    Mevlânâ ona, kereminden dedi ki: Bunu çalısmakla elde edemezsin,
    O, peki dedi, ne yapayım? Çârem nedir, ne is edeyim?
    Mevlânâ, Tebriz'li Sems'e git; onunla bulusunca diledigini bulursun dedi,
    6250, O, acaba nerde bulumm onu dedi; belirtisini söyle de bulundugu yere kosup gideyim,
    Mevlânâ, onu nerden görebileceksin dedi; böyle bir devlete kimse erismedi ki,
    Ama kalk, meydana dogru yürü; o seni görür, sana can bagıslar,
    Çünkü çok defa o meydanda gizlice halkı gözler,
    Kimsenin, kokusunu bile almadıgı astan doyasıya yedi; hiçbir zahmet de görmedi,
    Sen ona, padisahlar padisahı dersen, yahut onu bundan da ileri, canın da canı bilirsen, daha da üstün tutarsan,
    Yahut Ars'tan da üstün oldugunu söylersen, yahut da onu Allah birliginin nurunda ararsan,
    Gerçekten de öyledir, belki yüzlerce derece daha da üstündür, çünkü onun hiçbir esi yoktur,
    Yaratılısı da kimseye benzemez, huyu da: bilgismiyse Allah'dan baska bilen yoktur,
    La'l dudakları inciler yagdırırdı onun; ölüye yeniden can bagıslardı o,
    6260, O da aradıgına kolayca kavusunca bir nâra attı da elbisesini paraladı,
    Selâm vermeden, selâm almadan, hizmet etmeden bagısı gör, iltifatı seyret de derecesini anla,
    Böyle seyhe sen, seyh deme; çünkü o, sebepsiz bagıslarda bulunmakta,
    Kimse onu görmez; oysa her solukta yaralara melhem koymakta,
    Ayaklardan bukagıları çözmekte; gözleri görür bir hâle getirmekte,
    Herkesin ihtiyâcı, onun yüzünden giderilmekte; herkesin derdine o deva bulmakta,
    Sohbetsiz bu çesit ihsanda bulunan, asagılık kisilere de, yücelere de böyle bagıslar veren,
    Kendisini bulana, görene, canla - gönülle onu seçene,
    Yıllarca sohbetine ulasana, onun izine düsüp canla - basla kosana neler yapmaz'?
    Sözle bunu anlatmaya, ona Ledün bilgisinden neler verildigini söylemeye imkân mı var'?
    6270, Bunu ancak ve ancak Allah bilir; baska kimsecikler anlamaz bunu,
    Ey akıllı, bilgili er, böyle bir bahta Mevlânâ'dan baska kimse ulasmadı,
    Bütün seçilmis has evliyanın arasında, yalnız o, bu bagısa nail oldu,
    O sebeple de yasadıgı yüzyılın tek kisisi oldu da bunca fetihler elde etti; bunca yardıma erdi;
    bunca orduya sahip oldu,
    O tertemiz beden topraga girince göklerde hiçbir nur kalmadı,
    Alemin kalıbı, o Adem soyunun özünün - özetinin geçmesiyle dertle doldu,
    Bu kadar bir diriligi varsa o da, gene onun yüzünden; yukarda, asagıda ne varsa, ne duruyorsa,
    hep onun kereminden;
    6280, Sözü bala, sekere benzerdi; diri de yasayısa ondan ererdi, ölü de,
    Ölülerin tümü de o soluktan dirilirdi; dirilerse daha da diri bir hâle gelirlerdi,
    Boyu - posu, yanagı - yüzü, iki gözü, kasları, huyu gibi güzeldi,
    Yûsuf, onun güzelligini, alımını görseydi sabır perdesini yırtardı,
    Elini turunç gibi dogrardı; can kusu bedeninden uçar - giderdi,
    Alımlılıgını, seçilmis Muhammed, kereminden bagıslamıstı ona
    Sıfatları anlatısa sıgmaz; meger ki onu Allah açıklasın, bildirsin
    CXXX
    Allah aziz sırrıyla bizi kutlasın, Mevlânâ, bu suret âlemindeyken nuru, da gökte de parlardı, yerde de, Dünyâdan
    göçünce, günese benzeyen cemâli, dünyâdan gizlenince o nuru kendisiyle götürmek istedi; gök de mahrum
    kalacaktı, yer de, Bu yüzdendir ki «Onlara gök de aglamadı, yer de» buyurulmustur, Gökle yerin kalmayacagından,
    kıyametin kopacagından korkutabilirdi: ancak ogulları ve onun ardında kalanlar için bu âlem, oldugu gibi kaldı, Simdi
    âlem ve âlemdekiler bilseler de bilmeseler de, onun evlâdının, yakınlarının ve mürîdlernin yüzü suyu hürmetine
    durmaktadır, onlara kuldur - köledir, «Ümmetimin Abdal'ı kırk kisidir; yirmi ikisi Sam'da, onsekizi Irak'tadır, Onların
    biri öldü mü, Allah halktan birini onun yerine kor; kıyamet kopacagı zaman hepsi vefat eder» hadîsi, Seytan,
    pek büyük hilebaz ve gaddardır; Allah'tan baska kimse onun üstesinden gelemez, «Evirip çeviren ancak
    Allah'tır» sözünün anlamı sudur: Benim ona üst olacak gücüm -kuvvetim yok; ancak yüce Hakk'ın gücüyle üst
    olurum ona, Selâm ona, Adem, Hakk'ın halîfesiyken, «Adem'e bütün adları bellettik» hükmünce bilginken onu
    bile aldattı, yolunu kesti; nice yıl onu cennetten dısarda, bası dönmüs bir halde bıraktı, Böyle bir düsmandan nasıl
    gaflet edilir? Su hâlde aklı olan herkesin, Seytan'm düzeninden esen kalabilmesi için Allah'ya kaçıp sıgınması
    gerektir,
    Seyh, hemen meydana kostu; askla Semseddîn'i arastırmaya basladı, Semseddîn, onu uzaktan gördü, kendisine yüz
    tuttugunu anladı, Çileden boynu incelmisti; bedeni zayıflamıs, yüzü sapsan kesilmisti, O hâle gülesi geldi; onun perisan
    hâline acıdı,
    Kereminden ona bir hosça baktı; bir bakısla da onun hâlini düzene soktu, Onu meramına eristirdi; o Allah arayanın gönlünü
    sad etti,
    6290, Din yolunda ona mürîd olan su birkaç yoksul âsıkın yüzü suyu hürmetine durmada,
    Evlâdı dincelsin, rahat etsin, gidip geldikleri yere rahatça gidip gelsinler diye,
    Yoksa bu da yok olup giderdi; hatta bu yapıyı yapan, yapıdan bir eser bile bırakmazdı,
    Hele daha çevik çalısın, tez olun da su hapis âleminden, su körlük dünyâsından kurtulun,
    Ey ogullar, onun izinden bir - birer sıçrayın; çıkın su olus - bozulus dünyâsından,
    Mürîdseniz seyhin yolunda yürüyün; masuka dogru âsıkçasına kosun,
    Yolunuzu kesenler sayısız; hepsi de canınızın kanına susamıs,
    «Evirip çeviren odur ancak» kılıcını, genç - ihtiyar, hepiniz alın elinize,
    Yol keseniniz nefistir; vurun boynunu da cennetlere dogru yürüyün,
    6300, O köpek huylu, diri kaldıkça Hak'tan bir koku almanıza meydan vermez,
    Sonunda herkesi asagılıga çeker de ondan sonra helak eder - gider,
    O düzenci çok güçlü bir yol kesendir: can gözünü aç da akıllıca otur,
    Adem'e, o meyvayı bir solukta yedirdi ve cennetten çıkarttı onu,
    Adem, bir kus gibi onun tuzagında kaldı; gözlerinden ırmak gibi yaslar aktı,
    Virdi, «Rabbimiz, nefislerimize zulmettik biz» sözüydü; bir zaman hep böylece dilekte bulundu,
    Elbisesi, tacı gitti, çırçıplak kaldı; ayrılık atesinde yanıp kavruldu,
    Hak'tan elde ettikleri kalmadı: testideki su bitti de testi kaldı,
    Testiye benzeyen bedeni aglayıp inlemeye kaldı: askla suyunu aramaya koyuldu,
    Allah, sızlayısını kabul etti: testisine denizleri bosalttı,
    6310, Ayrılıga düsmüs canı, bulusma devletine erdi: gene o hos parça-buçuk, asla kavustu,
    Yakıp yandıran zahmet, ebedî bir define oldu: tekrar makbul olup sürülmekten kurtuldu,
    Ask iksîriyle canı altın oldu; o denizde katresi inci kesildi,
    Parça - buçugu tüm oldu da gamdan kurtuldu; o yas, tekrar dügün - dernek oldu - gitti,
    Seytandı, tekrar melek oldu; kuzgundu, Allah, onu alıcı dogan yaptı,
    Yerdeydi: Zühre'den de degersizdi: göge agdı; gene günes oldu,
    Günes sözü, anlatabilmek için: yoksa bu söz, onu ululamamaktır,
    CXXXI
    Anlamlar, oldukları gibi söze sıgmaz; birseye benzemez; çünkü onun ne zıddı vardır, ne esi - örnegi, Ama
    insanların akılları mikdarınca da bir söz söylemek gerek ki onu istesinler, Hani ergenlik çagına gelmemis çocuga,
    güzelin dudagını sekere benzeterek söz söylerler; çocugun, sekerin tatlılıgıyla onun kıyaslamasını, o
    dudagın da seker gibi tatlı oldugunu söylemesini saglarlar, Yoksa sekerle güzelin dudagının ne ilgisi var; hiçbir
    suretle birbirilerine benzemezler, ste yüce Hak da cenneti, bu suretle anlasınlar diye hurilerle, kösklerle, agaçlarla,
    ırmaklarla beyân eder; yoksa cennet nerdenbunlara benzeyecek? Bunların hepsi de geçicidir, oysa ebedi,
    Geçici birseyin ebedî olanla ne münâsebeti var?
    Deniz katreyle nasıl kıyaslanabilir? Ayarı tam altın nerde, yalancı altın nerde?
    Ama o yana gönlün aksın diye bu kıyaslama, zarurî bir sey
    Sence güzel olan; istenen, can gibi sana sevimli olan
    6320, Seyin cinsinden bulunanı sana gösterirler ki o yana gönlün aksın,
    Güzel yüzlü dilberin dudaklarını sekere benzetmezler mi hani?
    Ay gibi güzelin lâtîf dudaklarını anlasın diye çocuga böyle söylerler,
    Çocukların, sekerin tatlılıgıyla güzelin dudaklarını kıyaslamalarını, böylece de o tadı anlamalarını saglarlar,
    Yoksa dudak ne diye sekere benzesin; dudagın tadını kim alır sekerden?
    Dudakların zevkini sekerde arayan, çocuklar gibi oyuna kosar,
    Bu iki zevk arasında pek büyük bir fark var; boncuk, esi bulunmaz incinin yanında nedir ki
    ste Allah da Küf ân'da cennet bahçelerini halka böyle anlatır,
    Uzun boylu agaçları, yaprakları, meyvaları var, nimetlerine ne had var, ne hesap;
    Orda dört ırmak akar: Su, sarap, bal, süt,
    6330, Her yanda çesit - çesit güzelini köskler var; her yanda göze binlerce huri görünmede,
    pek elbise giyinmisler onlar; ordaki baharın letafetinde hiç de kıs yok,
    Böylesine nimetler, orda ebedî, orda hiç kimse zahmet, mesakkat görmez buyurmustur,
    Bu sözler, cenneti anlatmak degil, sizin anlayısınıza o mânevi zevki birazcık yaklastırmak içindir,
    Katreler denizdedir ama katrede gemi yüzmez, yürümez,
    Katreden dalgalar cosar mı hiç? Meger ki denize kavusmus olsun,
    Denize kavustu mu da ona deniz de artık; Allah huyuyla huylanmıs kisiye de Allah nuru de,
    Bunun açıklanmasını can kulagıyla dinle; eski sözden yenisine yönel,
    A bilgili er, böyle yap da sana açıklansın, anlayasın; bilgi elde ettikten sonra da Allah azîzi olursun,
    Varlıgından bosalır, Hak'la dolarsın; bizim gibi tatlılasırsın da acılıgın kalmaz,
    6340, nsan, ana rahminde erlik suyu degil midir? Ama o su, varlıgından yok olunca,
    Ay gibi güzel bir insan olur; la11 dudaklı, kara gözlü güzelim bir insan,
    Erlik suyu insana döndü; hani katrenin denizde inci olusu gibi,
    CXXXII
    lk hâlden, ilk huydan dönüp «Allah huyuyla huylanın» hükmünce Hak huyunu aldıkları için velîlere Abdal denir,
    Mansûr, askta ilk mertebedeydi; halksa onu anlayamadı,
    Baska âsıklarsa ondan daha yüce mertebededir; onları halk hiç anlayamaz;
    artık masukların mertebesine nerden erecekler,
    Evliyaya, hâlleri tebdîl edildiginden, o hâlleri kalmadıgından Abdal adı
    yoklukta bir baska surete
    verilmistir,
    Varlıklarından, benliklerinden geçmisler, bürünmüslerdir,
    Atesti onlar, nur oldular; seytandılar; hurinin bile gıpta ettigi bir hâle
    geldiler,
    Hepsinin de yüzü ölüme, yokluga dönmüstü; ölümsüz canı buldular da sırtları güçlendi,
    Konakları yeryüzü ama aman buldukları yer, Ars'ın yücesi,
    Allah var, onlar da var; sarapsız, kadehsiz dâima sarhoslar,
    Onlar, âlemde Hakk'ın naipleridir; Adem, onların topragıyla övünür,
    Gerçi Âdem, varlıgın aslıdır; evliya, ondan var olmus, onun soyundan gelmistir ama,
    6350, Onların sırları, Adem'den de gizlidir; çünkü, bu sır, yeniden, simdi cosup köpürmüs,
    meydana çıkmıstır,
    Soyundan son gelenlerin gönüllerine pek gizli sırlar vermistir
    Allah; öylesine gizlidir ki,
    Âdem'den belirmemistir bu sırlar; böylesine nurlardan haberi olmamıstır onun,
    Herkesin sekli, sureti birdir ama her bedende baska çesit bir can var,
    Birinin canı uçar, göge agar; birinin canıysa o perdenin ardında kalır,
    Biri, Ben Hakk'ım sözünü dünyâya yayar; öbürü bil ki der, ben Hakk'ın sırrıyım,
    Bir baskasıysa, ben der, sırrın da sırrıyım, o sırsa tenin içinde gizlenmis,
    Karanlık âlemi askla tümden nur kesilmisti de Mansûr, bu yüzden Ene'l-Hak demisti,
    Onda ne kadar karanlık varsa nur olmus, hattâ nuru, nurlardan üstün bir hâle dönmüstü,
    6360, Tikeninin kökü askla gül bahçesi kesilmisti; karanlık gecesi, sabah gibi aydınlanmıstı
    O, mekân âleminden, mekânsızlık âlemine gitmis, her adına karsılık yüz kanada nail olmustu,
    Öyle bir dünyâda yurd edinmisti ki oraya çabayla erisilemez,
    Sasılacak bir dalgadır, o dibi - kıyısı bulunmayan denizde, belirmeden yürür - gider,
    Mansûr, bu kadar yüce bir mertebeye eristigi halde olgun kisilerle bulusmak kutlulugundan ayrıydı,
    Çünkü ey bilgin, ask âleminde, daha ilk mertebedeydi o,
    Allah, orta mertebeye erismeye yol vermedi ona: son mertebedense haberi bile yoktu,
    Bu mertebeler, dolaylar, vasıflarıyla dolan âsıkların mertebeleri,
    Masukların mertebeleriyse, yaratılmısların gözlerinden gizli:
    O mertebelerin ilki, sonu, ortada olanı, Hak'tan gayrıya dâima gizlidir,
    6370, Mansûr'ıın hâlleri, mertebesi, halkın gözünden gizli olursa:
    Halk, bilgisizlikle onun hâlini bile inkâr eder, onu öldürmeyi kolay görür, önemsiz sayarsa:
    Karanlıktan nurun ayrılısı gibi mertebeleri, Mansûr'un mertebesinden çok yüce olan böyle bir toplumun hâlini,
    Halk nerden anlayacak? Sen söyle, Anlayısları, o hâli kavrayamaz ki,
    Bu anlamlar, açıklanamaz da: insandan, nerden öyle bir söz dogacak'?
    Sen de bu cinstensen gözünü aç da bak: seytan mısın, insan mı, kendini bir gör,
    Uçanlara karıstın, bedensiz olarak canın yüzünü apaçık görenlerden olduysan,
    O toplum, sana gizli kalamaz; çünkü cins, varır, cinsine gider,
    At, süphe yok ki atın yanına kosar; her cins, kendi cinsini kovalar,
    Cins, dâima cinsiyledir: çünkü bir cinsten olanlar, hos bir surette bagdasırlar,
    6380, Hak, milyonlarca suret düzdü: birini asagıya sürdü, öbürünü yüceye agdırdı,
    Birini yoksul, hor - hakıyr, tutsak etti: öbürünü zengin kıldı, bey yaptı, mala - mülke sâhib etti,
    Sasmıs - kalmısım: ne Allah'dır bu; ne asagıdadır, ne yukarda: mekânı yok,
    Asagı da onunla nûrlanmıs, yukarı da onunla: herkesle beraber, herkesten de gizli,
    Ondan özge ne suret var, ne anlam: iyice anla da davadan vazgeç,
    Herkesin aklı, bunun hükmüne eremez: bunu, yolu görüp bilen kisiden baskası anlayamaz,
    CXXXIII
    Olgun evliya ve ermis fukara ile sohbet, zahiri ibâdetten yegdir, daha faydalıdır, Onların sözlerini duymak,
    kitaplarda yazılı bilgileri bellemekten daha ziyâde, adamı Allah'ya Ulastırır, Her gönül akısı da, gönlün aktıgı seyin
    emsinden oldugunu göstermez; çünkü, kendiliginden gönül akısı oldugu gibi baska bir sebep yüzünden de
    gönül akısı olabilir, Hani insan, birisinden elbise parası elde eder, yahut ondan baska birsey umar da bu
    yüzden ona meyleder ya; bu, özden gelen bir meyil degildir; dıstan bir sebebe baglıdır, Ama bir de özden gelen
    meyil vardır; ondan, yalnız onu ister; onunla bulusmaktan, ona kavusmaktan baska birsey ummaz, istemez;
    iste özden gelen ve aynı cinsten olusa delîl olan meyil, bu çesit meyildir,
    Hâsılı sunu bil ki erlere, erenlere hizmet, Allah'ya (nafile) ibâdetten yegdir,
    Onların sözlerini isitmek, binlerce hitap okumaktan, bilgi ve hüner elde etmekten daha iyidir,
    Onların huzurlarında yok olmak, duyustur, anlayıstır: onlara kul - köle olmak gerçekten de padisahlar
    pâdisâhı olmaktır,
    Kim onlarca makbul olursa korkudan kurtulmus, âmâna ermistir,
    6390, Sonunda da, onların civarında bulunan kisi, onlardan sayılır - gider,
    Onların cinsinden olan arar onları; akrabayı yabancı arar mı hiç?
    Gönlün gönüle akması, birliktendir; birbirini arayıs, aynı damardan olustan kopar,
    Ama bu meylin garezsiz, maksatsız olması gerek; sebebe maksada baglı olan meyil degil,
    Halkın sahneye, padisaha meyli, mevki elde etmek, dünyâ malına - mülküne konmak içindir,
    Tebriye'nın ahî'ye meyli, lokma içindir; çünkü ahî cömerttir,
    Yahut da ona arka olacagını, düsmanın kılıçla, yumrukla öldürecegim umdugundandır,
    Onu, zâtına meylettiginden, degil, maksatlarına ermek, umdugunu bulmak için ister - durur,
    Umdugunu elde edemezse canı, ona meyletmez,
    Artık ona ne ahî der, ne baba; ne de ona sevgiyle bakar,
    6400, Hattâ kinle düsman bile olur ona: ölmesi için dua eder,
    Yüzlerce garezi, maksadı kesip atan meyil, ancak seyhle mürîd arasındadır,
    Çünkü candan mürîd olan, seyhin yoluna canını da oynar, cihanı da,
    Sevgiyle o yolda basını da terkeder - gider, sırrını da,
    Allah için garezsiz olarak herseyini harcar; çünkü seyhini Allah'dan ayrı görmez,
    Ona yüz tutmustur; onun askını seçmistir; çünkü kendisine ondan baskası lâyık degildir,
    Böyle bir meyil varsa bu, iyidir; çünkü bu çesit meyil, onun Allah'nın ısıgıdır,
    O tertemiz mürîd, seyhin cinsindendir; ama onun cinsinden olusu da halktan
    gizlidir,
    CXXXIV
    Cins olus, görünüste benzerlik dolayısıyle olmayabilir, görünüste iki sey birbirine aykırı, fakat anlam bakımından
    bir olabilir; ekmek, su, öbür yiyecekler, görünüste senin degildir hani; sen hareket edersin, onlar edemez ler ;
    sen konusursun, onlar konusamazlar; sen dirisin, onlar ölü; ama anlam bakımından aranızda birlik ve aynı
    cinsten olus var;
    çünkü ekmek yemekle gücün artar; açlık elemi giderilir; beden rahatlasır, semirir,
    Su hâlde bedeni gelistiren hersey, bedenle aynı cinstendir; dîni, îmânı arttıran hersey de din ve îman
    cinsindendir, Yaratılmısın, yaratanla zât bakımından benzerligi gerekmez; o da bu söyledigimiz çesittir,«Akıllıya bir
    isaret yeter; müjde anlayısı olana,»
    Aklın varsa, sana hos gelen: seni gelistiren neyse onun çevresinde dön - dolas,
    Böyle degilse kaç ondan; iyi bil ki senin cinsinden degildir o,
    6410,Ekmek, insanların cinsinden degildir;görünüste böyledir ama cana onunla güç-kuvvet
    gelir,
    Bu yüzden de insan cinsindendir; yalnız bunu bilenler azdır,
    Cins, cinsiyle gelisir; bu sebepten de hersey, cinsinin yanma varır,
    Su suyla çogalır; akıl da akılla düzene girer,
    Cinsinden kaçan, güz mevsimi gibi kendi yapraklarını döker,
    Öz, yaratılıs bakımından cins olus gerekli degildir; bitki, suyla, toprakla aynı cinstendir,
    Gül olsun, tiken olsun, hepsi de suyla gelisir,
    Bil ki yel, atesle aynı cinstendir; çünkü yelle çogalır, alevlenir ates,
    Bedenle can birlesmemis mi, kaynasmamıs mı? Ama beden, ben dedigin seye
    hiç benzer mi? Söyle,
    Göz ısıgı yagla bagdasmıs; gönül nuru da bir katre kan içinde,
    6420, Nes'eye bak da gör, nasıl sırtta, böbrekte yer etmis,
    Onun nes'eyle bir benzerligi yok, yok ama dogru yolu gösteren Allah, nes'eyi onun cinsi olarak
    yaratmıs,
    Kederi de cigerin içine, aklı beyne koymus,
    Bunların, neliksiz - niteliksiz birbirleriyle ilgileri var; var ama bunu bilmek, akla düz gelmez,
    Bunun gibi can da canana dost olmus; bir katrede bir umman gizlenmis,
    Denizin sıgıstıgı o katreye karsı gökle yer, bir ırmaktan da degersiz,
    Ne mutlu kendi cinsini arayana: cinsinin ardına düsüp kosana,
    Kimde böyle bir hâl varsa, bütün hâlleri, gittikçe ilerler, gelisir,
    Bu yüzdendir ki dindarlar padisahı, agyardan uzak ol, dostlardan degil dedi,
    Kürkü kıs için yaparlar: bahar geldi mi sırttan atarlar,
    6430, Bunu, hemen onun «Mesnevi» sinde ara da ziyana düsmeksizin binlerce fayda elde et,
    Yalnızlıgı, cins olmayandan kaçmak için seçmek gerek: yoksa kendi cinsinden olanla cana can katılır,
    Akıl, akılla birlesti mi, yüce bilgiler meydana çıkar,
    Ama nefis, nefisle es - dost olunca da bunun aksine, düzenler düzülür de yerlere gömülür,
    Canla - basla bir akıllıyı ara; çünkü onun gölgesindedir emin olus, esenlige eris,
    CXXXV
    Evliya ile sohbet, itaatlerin, ibâdetlerin en ulusu, en faydalısıdır, Çünkü seyhle sohbetten elde edileni, bir - iki yıl
    çalısmakla da elde edemez insan, Bir kimse, yalnız kendi düsüncesiyle, kendi çalısmasıyla bir sanatı
    belleyemez; bir hayli gün geçtikten sonra bellese, ögrense bile bilgisi noksandır, Ama bir solukta ustadan
    ögrendigini, yıllarca kendi çalısmasıyla elde edemez, Ama yüce Hak, «Rahman, Kur'ân'ı ögretti» hükmünce nâdir
    olarak birisine, seyhsiz, ustasız birsey ögretirse de bu nâdirdir; nâdire dayanılıp hüküm verilemez; nâdir,
    piskin, olgun olan ve pirden yetisen kisilere karsı ham görünür, Bu yüzdendir ki selâm ona, Mustafâ, Allah
    yüzünü yüceltti, mü'minler Emiri Alî'ye ögüt vererek buyurdu ki: « nsanlar, yaratıcılarına çesitli hayırlarla yaklasırlar;
    sen Allah'a aklın çesitli yönleriyle yaklas da dünyâda insanları yüce mertebelerle, yakınlıklarla, âhirette de Allah
    katında geç,»
    Allah tarafından gönderilen Ahmed, Yâ Alî dedi, ey Allah arslanı, ey en ulu Emîr,
    Halk, hayırla, hasenatla Allah'ya yaklasmak yolunu arar: sen yürü, gizlice bir akıllıyı ara,
    Bulunca da tapısında otur, canla - gönülle sohbetini seç, kabullen,
    Böyle yap da herkesten daha ileri ol, bu yürüyüste herkesi geç,
    Hayrın karsılıgı rahmettir: gücün yettikçe yürü, aklını fazlalastır,
    6440, Çünkü hayırların, ibâdetlerin aslı akıldır: kimin aklı daha fazlaysa, daha öne geçer, daha ileri olur,
    Akıllı kimdir? Allah'nın has velîsi: Allah'dan baska herseyden, herkesten ayrılan kisi,
    Halkın aklı da akla benzer, benzer ama gerçek aklı, görüs sahibi anlar, bulur,
    Çünkü halk, gerçek akıldan uzaktır: çünkü karanlıktandır, ısıksızdır,
    Kalp akça da geçer akçaya benzer ama sarraf, mehenge vurunca kalpı anlar,
    Degeri ne kadardır, bilir de baskaları gibi onun üstüne titremez,
    Öyleyse dinarı sarrafa göster: dîni de evliyaya arzet,
    Çünkü o erlerin katında dinden baska ne varsa hepsi de toz gibi yele savrulmustur,
    Savasın sırrı, evliya ile sohbettir; kim o sohbeti seçerse bozgundan kurtulur,
    Ama bunu insan, yüz yıl kendiliginden kesfedemez de evliya sohbetiyle hemen elde eder,
    6450, Yürü, sanatı ustadan ögren de sanatın temelli olsun,
    Kendi kendine ögrendigin sanattan nerden rızık yiyebileceksin?
    Yaptıgın isi kimse begenmez: bütün âlem onu kınar,
    Kendini begenme, geç varlıgından: aklın çevresinde pehlivanca yürü,
    Amaakıl,oyol gösteren,kendisine uyulan kisidir:senin aklın degil;ona kul-köle kesil de seni senden satınalsın
    Seni satın aldı mı, aklı elde edersin: tez uyan, ne diye uykuya dalıyorsun?
    O, düzgün bir surette herkesi yetistirir; kendi kendini yetistirmeye çalısan ahmaktır, asagılıktır,
    insan da, agaç da, tarla da, bag - bahçe de terbiye edilirse seçkin bir hâle gelir,
    Ama bak da gör: terbiye edilmeyen hersey, pisçe kalır, hor hakıyr, önemsiz bir hâl alır,
    sim, Allah'nın düzüp kostugu kisi pek nâdirdir,
    6460, Nâdire dayanılarak hükmedilemez: Hakk'ın herseye gücü yeter ama bu da böyledir,
    Alemde hüküm, fazla olagelen seye göre verilir: Adem varlık âlemine geldi geleli hüküm budur,
    Sen hükümden, kuraldan dısarıya çıkma, Allah'nın hükmünden, buyrugundan bas çekme,
    Böylece kereminden sana, kendine bir yol versin, yıldız bile olsan seni Ay hâline getirsin,
    Nâdir olarak birisi, bir define bulabilir ama sen kazancı elden bırakma, zahmetten kaçınma,
    Sen çalıs, kazancından ye - iç de açlıga tutsak olma; zarara düsme, Allah sana define verse bile kazanç, buna engel olmaz
    ya, Hiçbir suretle çalısmaktan, kâr elde etmekten kalma; define de kısmetinse sanaerisir,
    Erismese bile hiç olmazsa sen, kazançtan kalmazsın; elinden geldikçe çalısmayı bırakma,
    taati, ibâdeti yerine getir; hiç bir buyrugu yarına bırakma,
    6470, Sonunda her ibâdetine karsılık sevaba nail olursun; derken Allah hitabına da kavusursun;
    Bana lâyık kulsun; ektigin biter, yitip gitmez der sana,
    Nihayet, sana mükâfatta bulunur; ektigini devsirir, yüzlerce anbar doldurursun,
    Ey mü'min, mahser, nedâme günü de herkes korkar, sense emîn olursun,
    CXXXVI
    bâdetler, tohumlara benzer; kıyamet günü her tohumdan öyle birsey biter ki ekilen tohuma benzemez,
    Netekim bu âlemde erlik suyu insan oluyor ki hiç de erlik suyuna benzemez, Sehvet yelinden yesillikte uç kus
    meydana gelir ki yele benzemez, Seftali çekirdeginden, hurma çekirdeginden agaç çıkar ki onlara benzemez,
    Böylece vefalı kisiye padisah mevki verir, elbise, mal -mülk bagıslar ki bunların hiçbiri de vefaya benzemez,
    Hırsızı damgacına asarlar; hırsızlık, daragacına benzemez, Bunlar gibi çok ve sayısız seyler var, Su hâlde
    görülüyor ki bu âlemde ekilen, yapılan seylerden öyle seyler meydana geliyor ki hiçbiri de yapılan seylere
    benzemiyor, Gayb âleminde de, burdaki isler, sözler, virtler, ibâdetler, o âleme ekilen tohumlardır: öyle seyler
    bitirir bunlar ki tohumlara benzemezler, Huriler, köskler, ırmaklar, agaçlar, çesit - çesit meyvalar ve çiçekler ki
    cennet anıldı mı, bunlar söylenir; hepsi de mü'minlerin yaptıkları seylerin, derecelerine göre tohumlarıdır; daha güzel
    tohum, nasıl daha güzel daha sevimli sey yetistirirse öyle iste, Cezaların, cehennem atesindeki azapların,
    cehennemin asagılık derecelerinin hepsi de, müsriklerin, mücrimlerin yaptıkları islerin tohumlarından biter,
    Demek ki islerin karsılıgının, o isin benzeri olması gerekmiyor,
    Yapılan islerin tohumlan, hısımın, akraban gibi canla - basla seni arar,
    Her is, a baba der sana, biz orda, hep senden dogduk,
    O solukta onları görür de sasar - kalırsın; sevinirsin, gamdan kurtulursun,
    Ey sevgi bagıslayan Allah dersin: bunların hepsi de nasıl benden varlık âlemine geldi,
    Sana cevap verilir de a bilgisiz denir; bu olmayacak sey degil, sasırma,
    Dünyâda senden çıkan erlik suyu, Ay gibi bir çocuk olup salma - salına yürümedi mi?
    6480, Kusların sehvet yelinden, yüzbinlerce uçan kus meydana gelmiyor mu?
    Bir tohum, yer altında yetisip meyva veren seçkin bir agaç olup boy atmıyor mu?
    Su hâlde o havaya kapılıp o hevesle iki gözünden akıttıgın gözyasından, alıp verdigin soluktan
    Binlerce huri, binlerce kösk meydana gelirse, olmadık sey degil bu; uzak görme bunu,
    A bilgin, burdaki iyi - kötü isin, sözün, tohuma benzer: erlik suyu gibidir,
    Herbırinden, o âlemde, senin için, her solukta sasılacak sekiller dogup durmadadır,
    Güzel islerinden Ay gibi huriler, kötü islerinden de kapkara seytanlar doguverir,
    Gayb âlemi, henüz belirmemis, bırak onu; bu âlemde bile iyi isten nes'elenmiyor,
    kötü isten gamlanmıyor musun?
    Padisaha vefakarlıkta bulunursan, karsılıgında sana yüzlerce bagısta bulunuyor,
    Sana at, elbise, rütbe ve mevki veriyor; gerçek bir gönülle seviyor seni,
    6490, O vefa, bunlara benzer mi hiç? A dostum, burda bir iyice düsün hele,
    Sözün, isin, padisah tarafından bilinince, onlar yüzünden mal - mülk, mevki geliyor sana,
    Yaptıgın is, söyledigin söz, onun katında mevki', mal - mülk, güzelim at oluyor ya;
    Bunun gibi iyi islerinin tertemiz tohumları da, ecelinden sonra huri ve cennet oluyor,
    Erlik suyu, ne diye insana benzesin? Bir çekirdek, ne münâsebetle agaca benzetilsin?
    Ama tohum yer altından bitiyor, yüzlerce dal - budak veren, meyvalar yetistiren bir agaç oluyor,
    Her erlik suyu, rahimde pek güzel, Ay gibi dilber bir insan sekline giriyor,
    Yelden bir zümrüdü ankaa meydana geliyor; nerde o göz ki seyrine dalsın?
    A gama dalmıs kisi, beden tanesi de topraga girince sanıyor musun ki
    Yitip gider de bitip yetismez? Mahser günü, onun yüzlerce misli karsılık verilir sana,
    6500, Böyle bir zanna düsme ki yanlıs bir zandır bu: bil ki Allah'nın isinde aczi düsünmek de lâyık degil,
    Tohum nasıl toprakta yok olmuyorsa, nasıl diriliyor, çeviklesip bitiyorsa,
    Ekilip görünüste yok olduktan sonra nasıl bitki olup bas veriyor, yüceliyorsa, bil ki
    Bedenin de yok olduktan sonra hasredilecek; sen de bunu bileceksin,
    Yokluktan nasıl varlık verdiyse, Hak, ondan daha fazlasını verecek, gönlünü neselendirecek,
    Bu yanda rükû1 eden, secdeye kapanan kisinin o rükû'undan, o secdesinden cennet var olur,
    Diliyle Allah'yi ananın o anısını Allah, cennet kusu hâline sokar,
    Kus, anısa benzer mi, sanat eseri, düsünceyi andırır mı hiç?
    Onların birbirleriyle münâsebetleri yoktur; gözü olana da bu, görünüp durur,
    Ama bilginler, bilirler ki hırsızın hırsızlıgına karsılık ona verilecek hüküm, onun takdiri,
    hapsedilmesidir, baglanmasıdır, asılmasıdır,
    6510, Bir mazlumu yaraladın mı, o yaptıgın is, bir agaç olur da o agaçtan zakkum biter,
    Kötülük ve zulüm tohumu cehennem olur; seni kus gibi faka bastırır,
    Bütün iyi ve kötü isleri böyle bil: kötülükten cehennem dogar, zâhıtlikten cennetler,
    Tiken ekersen, evine, tiken devsirirsin; gül ifdanı dik de gül devsir,
    yi is güldür, onu dik; kötü isse tikenden de beterdir,
    Tikeni dosta götüremezsin: iyi, arı - duru kisinin isine tortu yaramaz,
    Degil mi ki buradan oraya en iyi bir armagan götüreceksin;
    Canla - gönülle en güzel, en iyi birsey seç de sevgiliye onu götür,
    A alıs - veriste bulunan, garezlere pek az önem ver; ömrünü, karsılıgında
    birsey elde edemeyecegin seyler ugaına yitirme,
    iyi bil ki hiç kimse, dünyânın malını verse, ömrün bir solugunu bile satın alamaz,
    İLİM BİR NOKTA İDİ CAHİLLER ONU ÇOĞALTTI
    İNSANLAR VAV GİBİ DOĞAR BİRAZ DOĞRULDUKLARINDA KENDİLERİNİ ELİF ZANNEDER
    HER ŞEY ELİFLE DÖNÜYOR ELİFE DÖNÜYOR
    KORKAKLIKTA AR İLERLEMEKTE ŞEREF VE İTİBAR VAR
    İNSAN KORKMAKLA KADERDEN KURTULAMAZ


    Elif lâm mîm sâd. Bu, sana, kendisiyle (insanları) uyarman için ve mü’minlere öğüt olarak indirilmiş bir kitaptır. Artık ondan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın. (Araf, 1,2)

  4. #4
    haydarı kerrar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Durum
    Offline
    Üyelik tarihi
    Feb 2011
    Mesajlar
    630
    Teşekkür / Beğeni
    @

    Standart Cevap: Sultan Veled-İbtidaname

    6520, Ama ey aklı eren, ömür oldukça âlemin malı elde edilebilir,
    Degeri bulunamadıgına, paha bıçilemeyecegine göre ömrü elden çıkarma da balıklar gibi oltada kalma,
    Ömür tohumunu Allah için ek de o, bire karsı ikibin versin
    Hattâ binler de nedir Allah isi bu: sayısız da verir,
    Sayılı ömrün var ama o ömrü Allah yoluna harcarsan,
    Degil mi ki Allah yoluna dökülüp saçıldı; o ömrü sonsuz, sayısız bir hale de getirir o,
    Allah'ya harcanan ömür kalır; o kisiye Allah, tükenmez sarabını sunar,
    Bu asagılık âlemin çorak topragına ömür tohumunu eken, ziyan eder - gider,
    Bu dünyâya, âhirette meyvasını devsirecegimız tohumu ekmeye geldik,
    Allah'nın bizi getirmekten muradı buolduktan sonra maksadı elde edemezsek,bugelmemiz kaç para eder ki?
    CXXXVII
    Yüce Hak insanın, kendisini tanısın, ona kullukta bulunsun diye yarattı; «Cinleri, insanları, ancak bana kulluk etsinler
    diye yarattım» hükmünce insanın varlıgından maksat budur, nsan, kullukta bulunmazsa ömrü faydasız yere
    geçer - gider; baska islerde bulunur ama o islerin insana bir faydası yoktur, Sözgelisi degerli bir kılıcı, birisi, buna testi
    asarım diye mıh yerine duvara çaksa, bu is, faydasız bir istir; çünkü kılıcı, baska sey için yapmıslardır; mıhın isini
    görmez o, Simdi insanın varlıgından maksat da ibâdet olduguna göre burada ibâdet etmeyen kisiyi, cehennemde
    ibâdetle, tövbeyle ugrastırır,
    6530, Elimizden, ibâdetten baska, sanata, bilgiye, hünere dâir binlerce is gelir,
    Bu isler de faydasız degildir ama Hak bizi onlar için yaratmadı dostum,
    Mücevherle bezenmis, su verilmis kılıcı mıh gibi dıvara kakarsan,
    Buna bir testi asarım, böylece bundan faydalanırım dersen, bu, anlamsız bir istir,
    nsanın varlıgından maksat da sanat degil: insan, gerçeklik, yalvarıs ve ibâdetten baska birsey için
    yaratılmamıstır,
    Onun da faydası var ama kılıç onun için yapılmamıstır, savas için yapılmıstır,
    Kur'ân'da, biz insanları, cinleri bos yere yaratmadık buyurur;
    bâdette bulunsunlar, hizmet edin de karsılıgında yüzlerce rahmet elde edin diye yarattım,
    Burda ibâdette bulunmayanın kısmeti, ölümden sonra ibâde etmektir,
    Cehennem, ona ibâdet kesilir; orda tövbe eder, âh çeker,
    6540, Çünkü Hak, ibâdet etsinler, itaatte bulunsunlar, cömertlik etsinler diye yarattı
    insanları;
    Burda ibâdet etmezlerse orda, canla - gönülle ibâdet ederler,
    Cehennem, isyan edenlerin mescididir; orda hepsi de, faka tutulmus kusa döner
    Boyuna, gerçeklikle, Rabbimiz derler, kulaklarını boyuna Allah'ya verirler,
    Orda Hakk'a rızâsız kullukta bulunurlar; hepsi de namaza, duaya dalar - gider,
    Burda yapmadıkları kullugu o âlemde yerine getirirler,
    Böylece de herkes, ne için yaratıldıysa onu yapar; herkes, Allah'yı mâbûd edinir,
    Ama burda muratlarına daha tez erisirler; isleri, birkaç güncegizde olur - biter,
    Ordaysa yıllarca, yüzyıllarca çalısırlar, gene de kutsuz isleri kutluluga dönmez,
    Adamsan, bugünün isini yarına bırakma; yoksa yarın pisman olursun,
    6550, Kim hayıra sarılırsa akıllıdır; veresiyeye kapılanınsa isi basa çıkmaz,
    Âsık, boyuna hazıra sarılır; gerçek, veresiyelerden kaçar,
    Güzel vaatlerle verilecegi söylenen bagıslardansa hazır sille, sûfîye yegdir,
    Bu iste sûfınin huyuyla huylan; din isinde savsaklık etme,
    Veresiye arayanlar, bekler - dururlar; sarapsız, sarhos olmaksızın sersemlik çekerler,
    Gaflete kapılan, hazır saraptan olur da beyhude yere bas agrılarına tutulur,
    Veresiyeye dayanan, bil ki eline bir hiç almıstır da onu söküp dikmeye ugrasır,
    Âsıkların payları, içinde bulundukları vaktin hazır lûtfudur; onların canları, nerden veresiyeyle
    esenlesecek?
    Bu günkü tiken, gelecekteki gülden iyidir; gelecegi seçen utulur-gider,
    Elinde ümitten baska birsey olmayan kisi, ask yolunda kalp akçadan baska birsey degildir,
    6560, Kim ümitsiz bir hâle düstüyse onu ölü say; onun sölpümüs, çürümüs bedeninde
    can yoktur,
    Ama kim bugün bir hâl elde etmisse, sarapsız, kadehsiz sarhostur,
    Çünkü canı - gönlü, boyuna sevinç içindedir; âlemin kötüsünden de hürdür, iyisinden de,
    Kim bugün isini düzene sokmussa, nefsinin boynunu bıçaksız kesmistir,
    Kan içen düsmanın elinden kurtulmustur; ebedî olarak Allah'yladır,
    Ama burda gözü seçmeyen kisinin orda, iki gözü de dogan gibi kapalıdır,
    Burda kör olarak ölen, kabirde de kördür, kör olarak da hasre dilir,
    Kadından çocuk dogar gibi yerden de bugday, arpa bas gösterir, biter,
    Rahimde erkekse erkek dogar, dısiyse disi,
    Arpadan bugday çıkmaz; hiç kimse kuyruktan, basın isledigi isi istemez,
    6570, Nasıl yasarsan öyle ölürsün; ister yoksul ol, ister zengin; bunu böyle bil,
    Çigil güzeli cilveye basladı mı ögüdü bırak, bagı çöz,
    O dilberin güzelligine hayran ol; onun vasfından baska bir söz söyleme,
    Onda yok ol, kendinden geç de iyiden de kurtul, kötüden de
    Canın, onun güzelligiyle dopdolu olursa zahmetten de kurtulursun, usançtan da,
    Ondan sonra cennet, canla seni arar: huriler, seninle bezenirler
    Sen öz olursun, hersey deri kesilir; dostun huzûaından ayrılmazsın artık,
    Simdicek, arılıkla hepimiz de solukdas olduk diye çırp ellerini,
    Bu mecliste herkesin gönlü bir; herkes birbiriyle es - dost olmus,
    Aralarında münafıklık kalmamıs: dostluktan, birlikten baska birsey yok,
    6580, Ezelde hepimiz de birdik zâti; simdi de o yüzden bir hâle batıp gitmisiz,
    Süphe yok ki devletkusuyla devletkusu uçar; kuzgun, dudularla uçar mı hiç?
    Degil mi ki devletkusuyum ben, eslerim - dostlarım da elbette devlet kusları; hepsi de benim gibi orda dogmus,
    Asıl bakımından hepimiz de birdik ya, gene bulusalım da bu bulusma hâlinde gene bir olalım,
    Görünüste yeyip içmeye, yatıp uyumaya tutsagız ama hepimiz de tıpkı günesin ısıgıyız,
    Öz biziz, kalanların hepsi deri; hepsi de yabancı, bizse biriz, dostuz,
    Kim ne bilir ki ne kuslarız biz: hangi diyarda uçarız?
    Latîf canlara canız; ama kubbeler altında da gizliyiz biz,
    Zerreye benzeyen bedende günes gibiyiz; sögüt gibi zevkle bas sallamadayız,
    Dünyâdan baska yüzlerce dünyâmız var; hepimiz de mekânsızlık âleminde
    dünyalara sahibiz,
    6590, Melekler, canlar, ordumuz bizim; hepsi de çevremizde saf kurmus,
    Yer de ne demek? Hepimiz yersiziz; saman çöpüne benzeyen bedenimizin altında deniz gibiyiz,
    isa'nın solugu bile solugumuza karsı utanmıs; ask, denizimizden kabarıp cosan bir dalga sanki,
    Musa, Hızır'ımıza kavussaydı tavuskusu gibi kanatlarını yayardı,
    Hattâ Hızır'ımız görseydi Hızır'ın ardından kosar mıydı hiç?
    Hattâ hattâ Hızır'ımız, Hızır'a göriinseydı, o bile askla deli - dîvâne olurdu,
    Bizim Hızır'ımız kim? Himmetler gögünün Sems'i; önüne ön olmayan demden beri Allah'ya ulasmıs o
    seçilmis er,
    Hızır, perdesiz - örtüsüz onu görseydi, gölge gibi ardında yürür, dolanırdı,
    Askla onun sohbetini seçer, ondan baskasını, hiçbir seye karsılık olarak almazdı,
    Dostum, elin üstünde el var: bunu bil de yürü, bizi kimseye esit tutma,
    6600, Bizi hiç kimsenin yolundan - yordamından sayma, hiç kimseyle kıyaslama da bizden berhudar ol, meramına
    er,
    zimizin tozununçevresinde dön-dolas da herseyden haberdâr ol,uluların ulusuna bas kesil,bey ol,
    Arslanlardansan, arslanların sütünü iç: bahâdırlardansan, yanımıza gel,
    Bu tapıda kimsenin adını anma da rahmetten uzak düsme,
    Bizden olduysan, baskasından bahsetme; hiçbir suretle bizden baskasını arama
    Evliyanın kıskançlıgı sonsuzdur; sakınarak hareket et ki reddedilmeyesin,
    Tümden onlara ver, onlara ısmarla kendini: onların katında aklından vazgeç,
    O erlerin huzurunda sus da ayrılıkla basın dönmesin,
    Onların huzurunda bilgiden, hünerden bahsetme; öyle bir yerde yalvarıstan baska birseyle
    ugrasma,
    Yalvarırsan sırra sâhib olursun: soluktan soluga kadehsız sarap içersin,
    6610, Dostum, ögüdümü tutarsan, isin, sonunda onlar gibi olursun,
    Kendi renginden bir eser bile kalmasın; yavas - yavas onların rengine boyan,
    Ona sarıl, bunu atmaya bak; onunla dol, bunu bosalt - gitsin,
    Böyle yap da sedefteki katre gibi inci kesil; tümden onlarla dol,
    Bahçivan, zerdali dalına kaysı asılar hani;
    Zamanla o zerdali agacı, güzelim kaysılar vermeye baslar,
    Ondan sonra, ister bu agaçtan meyva devsir, ister o agaçtan aralarında fark yoktur,
    Deger bakımından bu onun, o da bunun aynıdır; çünkü güzellikte ikisi de bir olmustur,
    Bunun gibi seyh de, içi ne denli arınmıssa, o denli, senden ısık verir, parlar,
    Senin senligin, yok olur onun himmetiyle; seni Rabb'e mensup tertemiz bir can
    haline getirir o,
    6620, Sonunda da tıpkı o olursun: sana bu lûtufta, bu cömertlikte bulunur,
    Atesin, seyhin ısıgıyla nur olur; zahmetin, gamın yerini nes'e alır,
    Mesîh gibi seni, bastan basa can hâline getirir; gögün yücesinde dönmeye koyulursun,
    Allah'nın yardımıyla, iki elini duaya açtın mı, ne dilersen olur,
    ki dünyâyı da bir tomar gibi dürersın; hersey senden tâzelesir, dirilir,
    Canlara yeni bir can verirsin; ruhları gamdan kurtarırsın,
    Allah'nın gücü - kuvveti senden zuhur eder- kim seninle becellesirse kahrolur - gider,
    Böyle bir devlete erısemezsen, evliyadan böyle bir rahmete ulasamazsan,
    Halktan çekil, yalnızca ibâdete koyul; nefsinin dilegini, rahatı terket,
    Gündüzlerini oruçla, gecelerim namazla geçir; yeyip içmeye, uyuyup
    esenlesmeye az koyul,
    6630, Nefsin dilegini hiç verme: onu daha da arık bir hâle sokacak ne varsa, onu yaparsan
    daha yegdir bu,
    Ölmedikçe ondan el çekme: asagılansa bile emîn olma,
    O diri kaldıkça kork ondan: gizli - asikâr, düsmanındır o,
    Senden kurtulmak için, düzenle ölmüs gösterir kendini,
    nanma hiç: adam - akıllı sık - sıkıstır onu; boyuna iskence yap ona,
    Savas kılıcıyla basını kesmedikçe onun belâsından kurtulamazsın,
    Çünkü Hakk'ı arayan, isteyen nice kisileri yoldan saptırmıs, ırmakta bogmustur o,
    Atlayıp o tarafa geçen âsıklardan baska herkes, su cihan ırmagında kalmıstır,
    Onun eli herkese uzanır: herkesin nasibi, onun yüzünden yanar - erir,
    CXXXVIII
    Seytan, herkesin yolunu vurur, herkesi cehennem otu, odunu yapar, Ancak «Onların hepsini azdıracagım,
    içlerinde, ihlâs sahibi olan müstesna» hükmünce evliyaya birsey yapamaz, Hattâ, «Gerçekten de Seytan, Ömer'in
    gölgesinden kaçar» dendigi gibi onların gölgesinden bile kaçar - gider, Kim Allah velîsinin gölgesine sıgınırsa,
    onun çevresinde de dönüp dolasamaz, Buna delil de sudur: Birisi birgün îblîs'i gördü, bir mescidin kapısında
    duruyordu, Burda ne yapıyorsun diye sordu ona, Dedi ki: Mescitte bir zahit namaz kılıyor; onu yoldan çıkarmak
    istedim; ancak yanı basında bir arif uyumada; onun korkusundan mescide giremiyorum, O olmasaydı, zahidin isini göz
    yumup açıncaya dek bitirirdim, Bu yüzdendir ki, esenlik ona, Mustafâ, buyurur: «Bilgin kisinin uykusu, câhilin
    ibâdetinden yegdir,» Onların uykuları, baskalarının uyanıklıgından iyi olursa, hayır - ser, bütün hâllerini de
    böyle bilmek gerek, Yeyip içmeleri, baskalarının orucundan, gülmeleri, baskalarının aglayısından, alayları,
    baskalarının ciddî oluslarından yeg; sonuna dek böyledir bu,
    Ancak o, ezelden temiz - pak, iyi olan ihlâs sahibi kullara,
    6640, Hiçbir suretle el uzatamaz: çünkü onları koruyan Allah'dır, Bu Kur'ân'da anılmıstır: Hak,
    Seytan'a kahredince,
    Seytan, Adem'in yüzünden bu hâle düstüm, lanete ugradım, soyuna-sopuna kin güdecegim:
    Hepsinin yolunu kesecegim; isterse temiz, isterse aklı basında olsun, hepsini
    gaflete düsürecegim;
    Ancak, ezelden beri gerçeklikle dopdolu, ezelden beri tertemiz has kullarına gücüm yetmez;
    Hattâ zırhsız adamın oktan kaçısı gibi onların gölgesinden bile kaçarım dedi,
    Arslanlardan kaçan tilki gibi Ömer'in gölgesinden kaçmadı mı Seytan
    Bütün velîlerden kaçar; adlarını duydu mu, perperîsan olur,
    Çünkü bir nurdur, bir mayadandır onlar; hepsi de aslında, Allah tecellîsine dalıp gitmistir,
    Ogul, sunu bil: Bir ekmek ne yaparsa, bütün ekmekler de onu yapar,
    6650, Ceyhan'ın yaptıgını, yanlıssız, noksansız, Fırat da yapar,
    Birgün, adamın biri Seytan'ı gördü; zagar gibi bir mescidin kapısında duruyordu,
    Ona, bıırda ne yapıyorsun dedi; düzen kurmaya kalkısma, dogru söyle bana,
    Seytan dedi ki: Mescitte bir zahit var; kendini tam manasıyla kulluga vererek namaza durdu,
    Onu yoldan çıkarmak istiyorum ama yanı basında bir arif var,
    Yatıp uyumus, ondan korkuyorum: onun güzünden yanına gidemiyorum,
    Orda uyumasaydı, zahidin isi, düsmanın dilegine uyar - giderdi,
    Onun ibâdetini yele verirdim, savurur - giderdim: bu suretle kendimi de sevindirirdim
    Ama gel, gelelim, o uyuyan kisi bana engel oluyor: böyle bir is yaptırmıyor bana,
    Çünkü arif, uykuda bile hırsızın elini baglamıstır: simdi bu uyku, o namazdan yeg degil mi?
    6660, Demek ki Allah erinin bütün isleri, dogru olsun, yanlıs sayılsın, böyledir iste,
    Tok olusu, halkın orucundan, nekesligi, bütün dünyânın cömertliginden yegdir,
    Gülüsü, zahitlerin aglayıslarından, suçu, ibâdet edenlerin ibâdetinden iyidir,
    Bilen kisinin katında, Hızır'ın suçları, Kelîm'in hayırlarından iyi degil miydi?
    Yaptıgı is, seriattan dısarıydı görünüste: ama gerçekte seriat buyruklarını fazlasıyla yerine
    getirmedeydi,
    Su hâlde «Nice suç vardır ki kutludur» sözü,ıün- sırrı budur ey özü temiz kisi,
    Çocugu öldürmek, suçtu ama bunu yapmakla Allah, onun itaatini, ibâdetini daha da
    fazlalastırmadı mı?
    Görünüsü küfür, özüyse îman; sureti dert, anlamıysa derman,
    Allah, anlama yolunu vermedi de onun için Hızır'ın isi ona kötü, abes göründü,
    Ama o üç isin üçünün de hikmetini ayan - beyan duyup anlayınca canla - gönülle bas koydu,
    6670, Çünkü bunun zulmü, onun adaletinden de üstündü: onun kötü görünen her hareketi- öbürünün iyi
    isinden ileriydi, yerindeydi,
    Musa bile o ululukla, o hareketleri anlamakta acze düserse,
    Sen kim oluyorsun, senin hayrın, ibâdetin, gamın, sevincin, zahmetin, rahatın da ne?
    Kıyasla da bu hususta basını eg, secdeye kapan, böylece de bu çesit padisahlardan, sırlara eris,
    Bunun gibi onun sayısız kötülügünün herbiri, fayda bakımından, iyiden de üstündür,
    Çünkü onun zâtı, herkesten ileridir, ayrıdır; herkes kuzgundur adetâ, oysa alıcı dogan,
    Kuzgun, nasıl olur da doganla bir olur? Kükreyen arslana karsı kedi ne yapabilir ki?
    Onun sözünü de, isini de, öbür halktan ayırd et: herkesi bir sayma,
    Onun isini, kimsenin isiyle kıyaslama: sinek nerden ankaa gibi Kafdagı'na uçacak?
    Tas, onun elinde inci olur; halkın elindeyse altın toprak kesilir,
    6680, Onun yedigi lokma tümden nur olur; onların yedikleriyse tümden aldanıs olur, benlige
    döner,
    Zehir, onun damagında seker olur; onların agızlarındaysa seker, pislik olur - gider,
    Hani Mansûr, Ene'l-Hak dedi de halk arasında tanındı,
    Ama o andan bu âna kadar halk, ona rahmet olur - duaır,
    Aynı sözü Firavun da söyledi; ama Hak, ona, bu sözü söylemek hususunda yardım etmemisti,
    Bundan dolayı da halkın agzından ona gündüzleri de lanet okunmada, geceleri de,
    Çünkü Hallaç, o sözü söylemeye memurdu; Firavun'sa esekliginden aldanmıstı, benlige
    düsmüstü,
    Hâsılı buna rahmet okunmada, o tümden pis kisiyeyse yüzlerce lanet,
    Bu agızdan boyuna konusan Hak; o dildense nefsin düzenidir beliren,
    Bu diriltir, oysa öldürür; bu, arı - duru bir hâle getirir; oysa tortulastırır; kül - gübür eder,
    6690, Bu taht verir; o piliyi - pırtıyı götürür; bu kutluluk verir; oysa bahtını - talihini
    tersine döndürür,
    Bu mevki' verir, o kuyuya atar; o gaflet verir; buysa anlayıs,
    Bu melek gibi gögün yücesine çeker; öbürüyse Seytan gibi yerin dibine batırır,
    nsanların ruhları suya benzer; sular sana aynı görünür ama,
    Asıl bakımından ayrı - ayrıdır onlar; biri zehir gibidir, öbürü seker gibi,
    Birinden, arı - duru tertemiz su cosar; öbüründen toprakla karısmıs kapkara su,
    Birinden bilgilerin tatlı suyu kaynar; öbüründen zakkum gibi bilgisizlik suyu
    Birinden en iyi, en hos sey, öbüründen, en som neyse, o bas gösterir,
    Birinin sepeti çiçeklerle, meyvalarla doludur; öbürünün sepeti akreplerle, yılanlarla,
    Biri atestir, öbürüyse tümden nur; biri dilegini yanına getirir, öbürü uzaklastırır,
    6700, Biri tiken verir, öbürü tamâmiyle gül: biri sersemligi arttırır, öbürüyse tümden saraptır,
    VXXXIX
    Çokları, görünüste evliyanın yanına gelirler, sözlerini bellerler; gerçekten yol kesenlerdir onlar, Kim fark
    edebilirse onlara bas egmez; dostu düsmandan ayırır, tanır, Hani sarraf, ayarı tam altını kalptan ayırır ya,
    onun gibi, Görünüste birbirlerine benzerler ama «Mü'min anlayıslıdır, ayırd edendir,» Evliya, diledikleri surette
    görünebilirler,
    Sende ayırd edis varsa kurtulursun; gönlünü her asagılık kisiye vermezsin,
    Kalpları altından ayırd edersin; nasıl olur da boncugu inci narkından alırsın?
    Dogruyu egriden ayırd edebildin mi de her kötü isliden korkmazsın artık Korkun Hak'tan olur,
    Seylan'dan degil; çünkü gizli sır, apaçık görünür i ana,
    Bütün isleri görürsün; hem sıcaktan kurtulursun, hem soguktan,
    O yardım, sana dost olunca is yapanın, ancak Allah oldugunu görürsün,
    Bilirsin ki halk, onun aracıdır; onun buyruguyla yürür, is görür,
    Yazıyı düz okursan, ondan baska tasarruf sahibi olmadıgını bilir, anlarsın,
    A bilgili er, dostta, düsmanda, mü'minde, mecûsîde o tasarrufu görünce de,
    6710, Gözüme su, iyice görünür ki sebepleri yaratan, gerçekte ancak odur
    Allah, «Herseye bir sebep var» buyurdu: sebepleri meydana getiren de benden baskası degil,
    Herseye sebepler tâyîn etti de adam olmayan, sebepler yüzünden yitip gitti,
    Görüsü keskin olan, nasıl olur da sebeplere kapılır?
    O, boyuna sebebi yaratana bakar; nakıslar, suretler, onun yolunu kesemez,
    Bilir ki sebepler vasıtadır; kapı, kapıcı olmadıkça açılmaz,
    Kılıç, kol olmadıkça kimseyi kesmez; beden, cansız olarak ayakla bir yere gidemez hiç,
    Böyle olunca da o kisi, nerden araçtan korkacak9 Onun korkusu da
    Allah'dandır ancak, titreyisi de,
    Halîl, atesten korkmadıgından ates, ona gül bahçesi kesildi; yakmadı onu,
    Atesin içinde altın gibi gülüyordu; o cehennem ona cennet bahçeleri olmustu,
    6720, Gene böyle Kelîm, sopasını atınca yılan oldu o sopa; Kelîm korkmadı ondan,
    Ne mutlu ona ki ipin ucunu bulur da anbarları, ekilmemis tohumla dolar,
    Dissiz - agızsız, lokmalar yer; iki ayagına muhtaç olmadan ask damına çıkar,
    Sarapsız, kadehsiz sarhos olur; yukarılık, asagılık nedir, bilmez de bir hosça yürür de yürür,
    Agızsız, gül gibi güler; kahkahalar atar; Ay gibi, ama göksüz nurlar saçar,
    Her solukta yeniden bir sekle bürünür; sen de ona ulastın mı, seni de nûrlandırır,
    Kimi gök olur, kimi yer kesilir; kimi yüce ok]r, kimi asagılanır,
    Gözünün önünde, ne dilerse o sekle bürünür: kimi melek olur, kimi de insan,
    Aynı zamanda bütün suretlerden de çıkar; sen de nakıstan, suretten geç de ulasmaya bak,
    6730, Çünkü nakıslar, suretler, perdedir; suretler, ruh sarayına nerden girecek?
    Kelîm, Allah'yla bulusmayı dileyince, tek ve herseyi bilen Allah, ona dedi ki:
    Nefsini dısarda bırak da varlıksız olarak vuslat sarayına gir,
    Senliginden, varlıgından geç, yoksa buraya giremezsin; birlik yöresine ikilik suretiyle gelme,
    Birlik âleminde sen, ben yoktur; sen yok ol da sayı aybından kurtul,
    Hem de, iki ayagını, iki âleme bastın mı dedi, ayakkaplarını çıkar ayagından,
    Kutluluk vadisi temizlikten ibarettir; oraya bu çesit gelis, korkusuzluktan ileri gelir,
    Ayaklarından çıkar ayakkaplarını; böylesine alana yalın ayak gel,
    Ayakkapları, Musa'nın varlıgıydı; Musa'nın perdeleri, engelleriydi, sarhosluguydu,
    Allah'yı arıyorsan varlıgından geç; varlıgınla o yana nerden gidebileceksin?
    6740, Dikkat edersen görürsün ki yokluk, varlıktır: varlıktan faydalanmayı istiyorsan yok ol,
    Varlıgın perdedir; sen, bilgisizliginden, körlügünden, kendine kendini perde yapmaktasın,
    Eseklikle bu zanna kapılma; kendine gel de bir iyice bak, ayakmısın, bas mı?
    Beden misin, yoksa bedendeki can mı; yoksa canda, gizli olan canan mı?
    Senin varlıgında bu da vardır, o da: hangisi daha iyiyse onu seç,
    O daha iyi olanı kendine es - dost et: ne diye en asagılıga kapılıyorsun?
    Yüzlerce çesit agacın var; her agaç baska meyva vermede,
    Biri eksi meyva veriyor, öbürü tatlı: biri turunç, öbürüyse tümden incir,
    Biri Ebûcehilkarpuzu vermede, öbürü hurma, Biri çirkin meyva verir, öbürü güzel,
    Sen ne diye iyi meyva yetistirmeye gayret etmez, ne diye her solukta güzel meyva yemezsin? 6750, Neden
    asagılık agacın çevresinde dönersin? Adamsan en iyisini seç,
    Sen gerçekten de neye çalısıyorsan osun; neye gayret ediyorsan onun degerincesin,
    Su hâlde en iyiyi seç de iyi ol; Ay'ın yanı basında otur da Ay kesil,
    Denizde bir gemi batmaya baslasa, akıllı tacir,
    Degerce asagı olan kuması fırlatır, denize atar; gizlenecek degerli inciyi de koltugunda saklar,
    Senin bedenin de denizde bir gemidir, bunu böyle bil; o gemide çesitli kumaslar, degerli
    inciler var,
    Gemi batacagı zaman, tersine davranıp degersizleri alarak inciyi denize atma,
    Sende hem Seytan var, hem Süleyman; yarım küfürdendir, yarım îmandan,
    Kur'ân'da, her ikisi de senin gönlünde dedi; küfür de, îman da senin balçıgında
    kisi de yag gibi, çörek gibi beraber; yag çörekte gizli,
    6760, manla yogrulmus küfrü gör; canın konakladıgı beden gibi hani,
    Yanm olan din, seni yücelige çeker; yarım olan küfürse kuyaya atar,
    Sen boyuna îmanı çogalt, Seytan'ın zıddına da küfrü azalt,
    Küfrün azalısını îmânın çogalısı bil; küfür yok oldu mu, yolu görür bir hâle gelirsin,
    Böyle yaparsan velî olursun; Allah bagıslarıyla dolarsın,
    Bu âlemin ömrü birkaç gündür; canlarsa bir soluga baglanmıstır,
    Bir yelden ibaret olan solukla dirisin; iyice bak da gör, o solugun temeli de pek çürüktür,
    Sen yele güvenme, sarapla diril; bu yapıya, bu kurulusa dayanma,
    Askla diril, bedenle, canla degil; böyle yap da ask gibi ebedî ol,
    Bedenin yapısı, bir engeldir; ruh atlısıysa kosar, ulasır
    6770, Bedeni terkeden, gerçek arayıcıdır; o, halk içinde bilgin, ergin kisidir,
    Beden bagını koparmak yegdir; ruh bülbülü onun yüzünden dertlere düsmüs,
    Ruh kusu ayrılıga düstükten sonra feryâd ediyor, onun havasında, onun askıyla uçuyor,
    Kimin ruhu, bulusma bahçelerinde uçarsa, bulusunca artık ayrılıga düsmesi imkânsız,
    Hakk'ı dileyen ölümden korkmaz; o, gerçek olarak ölümü diler,
    Ölümüyle bedeni de arınır; rûhuysa, yok olmasıyla ölümsüzlüge erer,
    CXL
    Asıklara ölüm, dügündür; tümden bulusmaktır, Çünkü ölüm, o âlemin belirmesi, bu âlemin yok olmasıdır;
    âsıklarsa gece - gündüz bu istedirler, isleri-güçleri, bunun olmasını saglamaya çalısmaktır, Ölüm, bunu tam kâmil
    bir hâle getirir, saglar da o yüzden onlar, canla - gönülle ölümü isterler, Allah onlardan razı olsun, sahabe, zırhsız
    olarak kılıca, oka karsı dururlardı, Bu yüzden yüce Hak, «Dogrucuysanız ölümü isteyin» buyurmustur, O bâkıy ve
    zevalsiz âlem, evliyanın mülkü oldugundan gerçek padisah onlardır; bu âlemin padisahlıgı, o âlemin
    padisahlıgına nispetle oyundur, hayâldir, Hani çocuklar mahallede oyun oynarlar; biri padisah olur, öbürü
    perdeci; nihayet çocuklar, bu oyunu gerçek âlemden çalmıslardır, Böylece bu dünyanın bezentileri de, törenleri
    de tümden, o âlemden çalınmıstır, Netekim, «Söz budur ancak, dünyâ oyundur, oyalanıstır, bezentidir» buyururlar, Bu
    padisahların halleri de o padisahlara nispetle oyundur, oyuncaktır,
    Âsıklar eceli düsünmezler bile: çünkü ölümle ezelden bilistir onlar,
    Çünkü ölüm, Tanr'ıya gidistir; yogun suretten ayrılıstır,
    Gökten, yerden dısarıya çıkıstır; nelik - nitelik sehrinden nelikten - nitelikten münezzeh olan âleme gidistir,
    Esasen ânkların isleri de hep budur; hepsine yol - yordam da budur, töre de bu
    6780, Çünkü sevgilinin âlemi, can âlemidir; oraya gitmekse onların yoludur,
    Balık havuzdan kurtulur da denize giderse sevinir, askla gider,
    Çünkü deniz, balıkların sevgilisidir; hepsinin canı da denizdir, malı - mülkü de
    Ölüm denize benzer, âsıklarsa balıga: balıkların padisahlıgı denizdedir,
    Deniz onların mülkü oldu mu, kuskusuz padisahlık ederler artık,
    Bu dünya padisahlarının padisahlıkları geçicidir: o gerçege karsı bu, oyundu: oyuncaktır,
    Hani çocuklar mahallede beraberce oyuna dalarlarda biri kendini bey yapar öbürü padisah olur,
    öbürü de hâkim,
    Biri vezîr olur, öbürü nâib: biri terceman olur, öbürü perdeci,
    Geri kalan çocuklar da asker olurlar; herbiri, ululukla külahını yana eger,
    Biz padisahız, beyleriz; hem de öylesine ki düsmanı savasta bozguna ugratır kaçırırız derler,
    6790, Dünyâya hüküm yürütüyoruz, padisahlar gibi tacımız - tahtımız var, âlemde buyrugumuz yürüyor diye
    sevinç içindir hepsi,
    Ama hepsi de bir hiçe dayanıp çarpınmaktadır; hepsi de çorak yere tohum ekmektedir,
    Hepsi de tulum gibi bombostur, ama yelle dolu; o küçüklügünde aslı - faslı yoktur, büyüklügün de,
    Ne vezir bir is görür, ne padisah, ne bey bir is becerebilir, ne asker, ne kumandan,
    Gerçi bu oyundan ibarettir, tamamiyle geçicidir, asılsızdır; ama bir gerçegi anlatır hani,
    O da sudur: Dünyâda bir padisah vardır, ordusu vardır; bu oyunu onlardan almıslardır bu çocuklar,
    ste dünyâda, simdicek muratlarına ermis olan bu padisahlar, bu beyler de,
    Hani herbiri bir mevki'e sâhib olmus, kimi Ay gibi dolmakta, kimi dolunmaktalar;
    Amca, bunların padisahlıkları, beylikleri de evliyanın padisahlıklarına karsı oyundur, oyuncaktır, geçicidir,
    stersen su geçici dünyâda yücelikle, nâz-ü niyazla padisah ol; eline birsey geçmez,
    6800, stersen dünyâda padisah ol, istersen bey; sonunda ölmeyecekmisin?
    Egreti mevki' ne ise yarar? Degil mi ki kalmıyor, sevinme ona,
    Akıllı kisi nerden dayanacak ona? Meger ki Hak'tan gaafıl olsun,
    CXLI
    Bu âlemin rütbeleri, padisahlık, vezirlik, baska mevki'ler,yüce daglara benzer; bu mevki'lere sâhib olanlarsa
    o yüce daglara tırmanan keçilerdir sanki, Daglar hep yerindedir; onlarsa yok olup giderler, Bu yüce daglar, onların
    bâzısını yüceltir, bâzısını rezil - rüsvây eder, Bâzı kimselerin iyiligi, mevkie rütbe sahibi olmayıslarında gizlidir;
    bâzılarının kö tulugu de gene böyle, Yüce mevkie, öyle birseydir ki oraya çıkanların iyi veya kötü olusları, bütün
    halka görünür, Ne mutlu huyları iyi kisiye ki bu yücelikte güzel görünür, adı bu âlemde iyilikle kalır; vay onun
    tersi olana,
    Mevki ve rütbe, âlemde daga benzer; Âdemogulları o daglara tırmanırlar
    Kimi bir bilgili çıkar oraya; kimi bir bilgisiz yücelir,
    Adalet sahibi, orda Ay gibi belirir; zâliminse yüzü kararır, rezil - rüsvây olur,
    Mevki, rütbe, gerçekten de mehenk tasına benzer, iyiyi seçkin bir hâle getirir,
    Çirkin suratlı, kötü isli olanıysa mevki, bu bir ardır, bir yüzkarasıdır diye herkese yayar,
    Dünyâda onu rüsvây eder, gizlenenleri açıga vurur - gider,
    Önce halktan gizliydi o; kötülerin içinde bulunup da bilinmeyen iyiler gibi,
    6810, Kimse, onun sırrını bilmezdi; simdiyse zâlim oldugu, bos birseyden ibaret bulundugu
    meydana çıktı,
    Allah'nın, dünyâda pisten, güzelden çesit - çesit sayısız halkı var,
    Bir bölügünün yüzü Ay gibi bembeyaz, bir bölügününse Seytan gibi yüzü kapkara,
    Hak, güzeli yücelere agdırır; onu apaçık göstermeyi diler,
    Yeryüzünde halktan bu çesit pek çok kisilerin bulundugunun bilinmesini diler,
    Bir tek Allah'nın hikmetinden, iyi - kötü, sayısız - sınırsız kisiler belirmistir,
    Kimi bunu, kimi de onu göstererek halkın, Hakk'ın kudretini, hikmetini görmesini diler,
    Herbirini özü meydana çıksın diye her iki bölügü de yüceltir,
    Degil mi ki rütbe, mevki, kimseye kalmayacak, ne mutlu o kisiye ki iyilige kosar;
    Adaleti yayar, iyiligi arttırır, hayırlar kapısını dünyâya açar,
    6820, Onun adı - sanı anılır - durur; dünyâda ünü, ebedî olur,
    Halk, onu anarak rahatlasın onun iyilik sekerini agızsız çigner,
    yiler, dünyadan gitmislerdir, hepsi topragın altında uyumus - kalmıstır ama
    yi huyları diridir; Ay gibi boyuna parlar - durur,
    Dünyâda Musa ile Firavun'un adı - sanı kaldı ama nasıl kaldı; ikisi nasıl anılmakta' Sen ayrıd et,
    Bu ikisinden hangisi makbul, hangisi istenmekte? Ne mutlu iyi olana, begenilene,
    Bu dünyânın rütbesi, mevki'i, nice kisiyi isten - güçten etti; ama dünyâ, dag gibi yerinde,
    Beyler - pasalar, keçi gibi ona tırmanırlar da o yüzden dünyâyı daga benzetiyorum,
    Dag yerinde durur; keçilerse geçip giderler, ölüp yiterler; halkın, çocuklar gibi bundan haberi bile yoktur,
    Keçi, daga tırmanınca yücelir ama sonunda öldü mü, alçalır - gider,
    6830, Padisahlık, vezirlik, bir mertebedir ama bu mertebelerin sahipleri, birer - birer elden çıkarlar,
    Bey - pasa da, vezir de, birbiri ardınca, birkaç gün yüce sayılır, büyük tanınır,
    Sonra biri gider, baskası gelir; o büyük tanınanın gitmesiyle o mevki ne degisir, ne sahipsiz kalır,
    O mevki dag gibi yerinde durur; mevki sahibiyse saman çöpüdür sanki; vazgeç ondan,
    Ölüm yeli, o saman çöpünü savurur - gider; kulu da, padisahı da yok eder,
    Hepsi de ol buyruguyla herseyi var eden padisahın emriyle bir - bir, dagın basından, tepesi üstü yıkılır asagıya,
    Mevki, mertebe, yerli yerinde durur; hepsi geçer - gider, o kalır,
    Dag hep yerindedir; dag gibi olmak gerek ki yerinde ayak diresin,
    Sen dag olamazsan, bir saman çöpü olursun; bil ki padisah bile olsan, bir samancagız içindir bu padisahlık; sonra
    geçer - gider,
    Birkaç güncegiz o dagda uçar - savrulursun; ama nerden dag gibi durup kalacaksın?
    6840, Keçi ölür, re'yi - kararı da yok olur; dagsa yerinde kalır,
    Bu fanı dünyâda ebedîlik yoktur: yürü a bilgin, ölümsüzlügü seç,
    Orda ne yalnız kalmak var, ne ölüm; bagı - bahçesi, boyuna dallı - yapraklıdır, boyuna meyva verir,
    Böylesine ebedî bir mülke, böylesine bir saltanata karsı bil ki su alan, hiçin de hiçidir,
    Hak erenler karsısında dünya padisahlıgı, çocukların oyununa benzer,
    Onun için sevgi ihsan eden, noksanlardan münezzeh olan Tann, Kur'ân1 da bu dünyâya oyun dedi,
    Çünkü bu dünyâ, o denizden bir katredir; bu örnekten onu anlarsan,
    Konaga dogru yol alırsın; Allah sırrından da haberin olur,
    Ama bu katrede bogulup gidersen, gerçekte kadınsın, er degilsin sen,
    Er olan, erlerin isini görür; felegi bir top gibi yuvarlar - durur
    6850, Nurdan bir elle kader savlicamm sallar, topu, kimi asagıya yuvarlar, kimi yukarıya,
    Birini malla - mülkle yüceltir; birini yokluk - yoksullukla alçaltır,
    Birini su dünyâda sultân eder; birini yoksullastırır, bir dilim ekmek için öldürür,
    Birini su dünyâya tutsak eder; birini âhirette emîr kılar,
    Yerde, gökte Hakk'ın naibi olmustur; Allah, onu ganî kılmıstır; herkesse yoksuldur,
    Bu rütbeye erisene ne mutlu; o tertemiz kisinin töresi, Allah töresi olmustur,
    Onun tahtının önünde melek yere kapanır; hepimiz sana hizmet etmedeyiz, efendimiz sensin der,
    O ogul, Âdem'in vârisidir; böylesine yüce mertebe, onundur,
    O, babasının saltanatına, tahtına sâhib olur; bilgide, görüste de babasına benzer,
    Böyle olmayansa geriler; o mazhariyetten hiçbir sey elde edemez,
    6860, Sehzadedir ama yoksul düsmüs, malsız - mülksüz kalmıs, ululuktan mahrum olmustur,
    Gerçekten de herkesin atası Âdem'dir; kötünün de - iyinin de, yücenin de, asagılık kisinin de atası odur,
    Kimde sır bakımından o yücelik varsa canla - gönülle boyuna atasının saltanatını arar,
    Ama kimde o himmet yoksa yok - yoksul kalır, mihnetlere ugrar,
    Asagılık kisiler gibi ekmek pesinde kosar, iki parça ekmek elde etmek hırsına düsüp yorulur,
    Bedeni, o mayadan yogrulmustur ama canı o mertebeye ermemistir,
    Ondan dolayı da Hakk'a varmaya gayret etmez; çünkü Âdem'den o himmeti bulamamıstır,
    CXLII
    Kus kanatla, insan himmetle uçar, Kimin himmeti yüce degilse, kolsuz - kanatsız kus gibidir, Kimin himmeti
    yüceyse bu, kolunun - kanadının güçlü olduguna delildir; çünkü «Kus, iki kanadıyla uçar, çevreleri dolasır; insansa
    çevrelerde himmetinin kanadıyla uçar, zât ve sıfatlar alanında dolasır, Dinleyenler, onları arasınlar diye
    velîlerin sıfatları söylenmektedir; çünkü Tann'ya en yakın yol, velîlerle sohbet etmektir, Onların sohbetiyle,
    bir günde elde edileni, kendi çalısmasıyla yıllar boyunca elde edemez insan, Gökle yer durdukça onların
    olmalarına imkân yoktur, Zâti âlem, onların varlıkları için yaratılmıstır, Netekim, «Sen olmasaydın gökleri
    yaratmazdım» buyurmaktadır,
    Himmet, insanın kolu - kanadıdır; himmetsiz adam, hayvan gibidir,
    Kus havada kanadıyla uçar; insan da yerin - gögün ötesinde uçar,
    Kus, boyuna yörelerde uçup - duaır; insansa zâta, sıfatlara dogru uçup gider,
    6870, O uçus, ölüme dogrudur; bu uçııssa abıhayata dogru,
    Ne mutlu himmeti olana; gönlünü - canını Allah yolunda saçıp dökene,
    O kisi, Allah askından baska birsey satın almaz; perde olan, engel kesilen herseyi yırtar, yıkar,
    Hos bir surette fersten de, Ars'tan da, bosluktan da geçer; La-dan lâ'ya dogru yürür - gider,
    Lâ'dan kurtulup llâ'ya varan, o mekânsızlık âleminde, yerin, gögün ötesinde Hakk'ı bulur,
    Önüne ön olmayanın esiginde ölümsüzlüge erer; ebedi olarak vuslat cennetinde kalır,
    O, belirtisiz olmus, belirtiden kurtulmustur: suretlerden sıyrılmıs, anlamlara varmıstır,
    Himmet kanadı, erlerin bagısıdır: o kanat, Allah nurundan bitmistir,
    Allah, kimi kutlu olarak yarattıksa o, Allah'dan baska hiçbir seyi seçmez,
    ki dünyâda da Allah'dan baska birsey istemez; sevgilinin yoluna canını feda eder,
    6880, Çabası ask yönünden oldugu için duragı da «Gerçeklik makaamı» olur,
    Bektemür oglu Kerimeddîn, zamanede seçilmis velîdir,
    Bu zamanda gönül sahibi odur; Hak için nefsini kurban eden odur,
    O sultan, vuslat bayramı için nefis öküzünü kurban etmistir,
    Mustafa'dan, «Ölmeden önce ölün» remzini duyar duymaz bedeninin bogazını ask kılıcıyla
    kesmistir,
    Varlıgından öldü de Allah'yla dirildi; iki âlemde de diri ölü odur,
    Halkın elini tutan ancak odur; bu asırda ondan baska emîr yoktur,
    Kim onu sever, ona dost olursa onun isi, sonunda tamamlanır,
    Kime himmet ederse o, Cüneyd'e döner, Ma'rûf a benzer,
    Kim onun sır sözlerini duyarsa, anlar ki o, hürlerdendir,
    6890, Dostum, bugün dünyâda Hüsâmeddîn'den bize yadigâr, odur,
    Kim, Hüsameddîn'i yitirdiginden dolayı dertlere düsmüsse, ona yüz tuttu mu, dermanını bulur,
    Hele gayret edin de bu da yitmeden kendinizi ölümden kurtarın,
    Gece - gündüz, onun rızâsını elde etmeye çalısın: can sarabını onun kadehinden için,
    Böylece de ecel kılıcından azad olun da su olup bozulus âleminden kurtulun,
    Ömrünüz, hadde - hesaba sıgmayan âlemde sayısız bir hâle gelsin,
    Ölümsüzlügün nimetler yurdunda konaklayın; Allah'yla dost olun, onunla
    oturup kalkın, ona nedîm olun,
    O, bugün dünyâda essizdir, benzeri yoktur: bugün, zamanede misli bulunmaz onun,
    Ben, geçmisten bahsedersem, bugünü söyler, anlatırsam, bu sözlerden, bu övgülerden
    maksadım odur,
    isa'yı, Musa'yı, mrân'ı anısımı hepsi de bil ki onun hâlini anlatmak içindir,
    6900, Mansûr'u Edhem'i, Kerhı'yi anısını, Zü'n-Nün'u, Ahmed-i Belhî'yi zikredısim,
    Her yol erinden bahsedisim, seçilmis kisilere dâir benden duydugun bütün sözler,
    Bütün bu bahisler, o isi - gücü iyi olan erin vasıflarım anlatmak içindir; baska bir maksadım yoktur,
    Âsıkların geçmis zamandan bahsetmeleri yerinde bir is degildir; geçmis, gelecek, su yok olan dünyâya aittir,
    Âsıkm sözü, hep içinde bulundugu zamana aittir; elde olandan baskası, yoktur onun için,
    Sözünde sayı olsa bile onun maksadı, ancak birdir, Hak, Kur'ân'da, seçilmis peygamberleri ayan - beyan anlattı; Herbirini
    ayrıca övdü, gizli sırrı açıkladı; Herbiriniıı yaratılısını, huyunu açıkladı; herbirini övdü ama, Hakk'ın bütün bunlardan
    muradı, Muhammed'di; yoksa ne diye «Sen olmasaydın» buyurdu?
    6910, Ferilerin de aslı oydu, asılların da aslı o; çünkü hem ulasmak ondan dogdu, hem
    ayrılıslar,
    Peygamberleri överken, gönderilenlerin kutbu, onların uydukları sensin diye onu medhetti,
    CXLIII
    Bir velî, öbür velînin vilâyetine tanıklıkta bulunur; ama sende o görüs olmadıgından o vilâyeti göremezsin; ancak bahtın
    kutluysa bunun gerçek oldugunu sen de bilirsin; çünkü bir velînin tanıklıgı, halktan yüzbin kisinin tanıklıgına bedeldir;
    netekim sarrafın altın hakkındaki tanıklıgı, ,sarraf olmayan yüzbinlerce tanıgın tanıklıgı demektir,Bâkıy âlem, anlatmakla
    anlasılacak bir âlem degildir, Anlatısın faydası, ancak o âlemi dilemeye vesîle olusu kadardır, Anlatısta kalan, bu anlatısı
    sanat edinen kisi, asla o âlemi anlayamaz, Çünkü o âlemi anlayıs, ask atesiyle kararsız bir hâle gelmek, o atesle yanıp
    erimektir, Yoklugu elde etmek, sohbetle olur; o yitti, gerçek seyh de ele geçmedi mi, artık ibâdete düsmek gerek;
    çünkü teyemmüm, su yerine geçer; günes olmayınca da kandil günes yerini tutar,
    Padisah Hüsameddîn, yalnızken de, halk içinde de dâima onu överdi,
    Hallerini, mertebesini açıklar, Hak katındaki yakınlıgını vasfederdi,
    Öylesine bir gerçek, o yaratılısı yüce, kerem sahibi zât hakkında tanıklık ederse,
    Acaba bir kiside süphe kalır mı? Çünkü hâlis altını meheng gösterir,
    Dostum, mehengin bir tanıklıgı, baska adamlardan bin kisinin tanıklıgından üstündür,
    Altın için sarrafın bir tanıklıgı, lâftan ibaret yüzlerce tanıklıktan yegdir; bunu böyle bil,
    Sarraftan baska yüz kisi, bin kisi olsa, onların laflarını bir arpaca sayma,
    Yeni Ay'ı gözü görenden sor; körün tanıklıgını hiç dinleme,
    6920, Körler, sayıca çok bile olsalar deger bakımından bir bile degildirler,
    Bunun örnekleri çoktur; sen özü al da deriyi bırak,
    Onun tanıklıgı olmasaydı da, onun aziz bir kisi oldugu meydanda,
    O belirtiler, yüzünde görünmekte; belli ki onda hürlerin yaratılısı var,
    Görünüsü de, huyu da, gönlünün, dâimi diri Allah'nın visaliyle diri olduguna tanık,
    Kimde diri bir gönül varsa onun yol gösterici oldugunu, Hakk'ı gördügünü bilir;
    Tuzaga benzeyen su varlıktan kurtulmak için tam bir gerçeklikle onun izini izler,
    Canla - gönülle ona yüz tutan, dâima ask sarabiyle sarhos olur;
    Ceyhun gibi gönülden akıp kosar; can denizine karısır, yok olup gider,
    Degil mi ki sel gibi cosup aktı; o arayan, sonunda deniz kesilir;
    6930, Ama anlasılan, yahut da sözle birisince bilinebilen deniz degil;
    Bilgin de o denize perdedir, anlayısın da; onu bilmek, yok olma yoluyla olur ancak,
    Yok olmadıkça ona erisemezsin; bedende oldukça cana kavusamazsın,
    Beden, yola perdedir, kaldır onu; o perdeyi gider aradan da,
    Tertemiz can canana kavussun; dertlere derman erissin,
    Bunu elde etmek için de asıl olan sohbettir; özet yoluyla da anlatıldı, açıklandı bu, etraflıca da,
    Ama bilgi, tekrar edilmekle kolaylasır; zâhitlik, çok zikretmekle, çok ibâdetle elde edilir,
    Yokluga ermek için en büyük vesile sohbettir; seyhin bakısı da, sana dosta kavusmayı bagıslar,
    Çalısır, çabalarsan, bu da iyidir; ama sohbet denizdir, çalısıp çabalamaksa ırmak,
    A bilgili er, kulagını aç da dinle: Çalısıp çabalamakla elde edecegin seyin,
    6940, kiyüz mislini sohbetle elde edersin; canla - gönülle pîrin etegini tut,
    Seyhin bakısı, çalısıp çabalamakla yüz yılda elde edecegin seyi hemencecik verir sana,
    Seyh, görür, onun izini izlersen hos bir halde, onun ısıgıyla kuyudan, ırmaktan kurtulursun,
    Çalısıp çabalamak, körün elindeki sopaya benzer; onu düsmekten, kötülüge, tehlikeye düsmekten
    korur onu,
    Uydugun kisi, gözü gören kisiyse sen de onun gibi, ovada-yazıda hos bir surette yürür-gidersin,
    Ama sopaya uyarsan nerden o çesit gidip yol alacaksın?
    Seyhin sohbeti, çalısıp çabalamaların canıdır; onu bulan kisi, Allah lıaslarındandır,
    A bilgin, sanatı ustadan ögrenmeye çalıs: kalfalık et de usta ol Sanatı kendi kendine elde edersen,
    nerden, nasıl usta gibi olgun bir hâle geleceksin?
    Peygamberleri göndermenin sırrı budur; herkesin tezce maksada ulasmasını saglamaktır,
    6950, Yoksa herkes, kendi çabasıyla isini tamâma erdirirdi, Ama bunu elde edemezsen, çalısmayı bırakma da eris,
    Yol gösteren dosttan pek bü>ük lûtuflar, feyizler elde edilir; onun sohbeti, seni korkudan kurtarır,
    Bu kolaylastı mı, canını feda et: bil ki bundan öte birsey olamaz,
    Erlerin huzurlarına eristin mı, isinin pek iyi bir hâle geldigini bil,
    Yol gösterenin göçünce de yoldas ara: Hak yolunda, yoldaslarla yol al,
    Bu ikisi de olmazsa, çalısıp çabalamak yerindedir; çünkü bu ikisi olmadıkça çalısmayı bırakmak hatâdır,
    CXLIV
    Çalısmayı da peygamberlerle velilerden ögrenmek gerek;
    onlar ögretmeselerdi, çalısmak nedir, kimse bilmezdi,
    Çalısmayı da onlardan bil, onlardan ögren: çünkü onların sözlerinden belirdi, anlasıldı,
    Ahmed, dileyenlere, bir olan Allah için ibâdet edin demeseydi,
    Oruç tutun, namaz kılın, yalvarıp yakararak boyuna Allah'yı anın,
    6960, Dünyâda iyilik tohumunu ekin de mahser günü mahsûlünü devsirin demeseydi;
    Onun gibi, gören - bilen seyhler, çalısma yolunu bize bildirmeselerdi;
    Bu yolda basla oynamak, bassız - ayaksız olarak o yana kosmak gerek;
    Dilekten, istekten geçmek, nefsin fazla isteklerini azaltmak,
    Her solukta nefsi tepeleyip öldürmek îcâb eder: çünkü o, pek çirkin, pek katı bir düsmandır
    demeselerdi, bunları bilemezdik
    Peygamber, «Düsmanının en güçlüsü» buyurdu; nefsi böyle anlattı; çünkü o, gulyabani gibi yol
    kesendir,
    Bütün düsmanlarından beterdir o; çünkü hepsi de ayaga benzer, oysa bas gibidir,
    Hattâ o kaynaktır, onlarsa su: o, büyük bir sehre benzer, onlarsa sehrin kapıları,
    Azabın, cehennemin temelinin de temelidir o; hatla o denizdir, cehennemse ondan ayrılıp akan bir dere,
    Nefsi öldürmeyi kolay birsey sanma: hiç kimse igneyle Kafdagı'nı delemedi,
    6970, Sen bir koyuna benzersin, oysa yırtıcı kurt; iyice bil ki ona üst olamazsın sen,
    Ancak Allah yardım ederse onu ortadan kaldırabilirsin,
    Boynunu büker de basını kesersen, melek gibi göge kanatsız uçabilirsin,
    Bütün bu ögütler, onlardan bize, adlı - sanlı, etraflıca gelip erismeseydi,
    Halkın, çalısmaktan haberi mı olurdu? Hiç kimse hayrı serden ayırıp tanıyamazdı,
    Su hâlde gerçek olarak bil ki düsmanın da elini tutan onlardır, yakınların da,
    Onların ırsâdıyla herkesi süphesiz olarak bil, tanı da dervislere ulasınca, onlara kul - köle ol,
    Böylece de bu kulluktan padisahlıga ulas; yıldızın kötü bile olsa, böylece bir Ay'a ulasırsın,
    Yoksul, o padisahlardan mal - mülk elde eder: kapkaranlık gönlü anlıga erer,
    Akıllılıgı sarhosluk kesilir; su asagılıktan yücelige erisir,
    6980, Ebedî saltanata nail olur; dîni de, dünyâsı da mâmur olur,
    Ölü, onların cömertligıyle dirilir; aglayıs, lûtuflarıyla gülüs kesilir,
    Bakısları hangi köre ilisse onun bedeni, bastan ayaga dek yüz olur,
    Öylesine seyhi, bu sıfatlara sâhib olan kılavuzu surda - burda arama,
    Yanda - yörede göz gösterir ama sen onu yansız - yöresiz âlemde aramaya bak,
    Çünkü o, bedende tümden candır; gönlü de cananın taht kurdugu yerdir
    Toplumun yol göstereni, iste böyle bir kisiydi; halkın gerçekligi, onun yüzünden, artıp dururdu,
    O gölgeden herkese yardım gelmedeydi: çoluk - çocuk da onun yüzünden diriydi, konu-komsu da,
    Bir müddet bu topluma yol göstericiydi; karanlık gecede yüzü mum gibi, toplumu aydınlatırdı,
    sin sonunda, varlıgı yapıp düzen, bizden böyle bir inciyi kaptı - gitti,
    CXLV
    Allah rahmet etsin, Bektemür oglu Kerîmeddîn'in göçmesi, Bir velî bu dünyâdan göçünce ümit kesmemek
    gerek; çünkü dünyâ durdukça Hakk'ın velîleri de durur; zîrâ yüce Hakk'ın bu âlemden, bu âlemi, bu halkı
    yaratıstan muradı, âlemin ve âlemdekilerin, Su hâli, görünüsü degil, onların mübarek varlıklarıdır,
    6990, Kerîmeddîn, o huyları güzel, o seçilmis velî, beden âleminden göçtü,
    Öyle bir erdi ki onun gibi kerem sahibi bir padisah yoktu; dünyâda esi bulunmaz, paha biçilmez bir inciydi adetâ,
    Hüsâmeddîn'den sonra o server, yedi yıl müddet, yol göstericilikte bulundu,
    Kime diledıyse saltanat verdi, bagısta bulundu; onu, kendi gibi gözü görür bir hâle getirdi,
    Kendi gördügünü ona da gösterdi; Hak'tan isittigini ona da söyledi,
    Bunun anlatılısını söz yolundan arama; Ledün bilgisini duymak için can kulagım aç,
    Hâsılı sözün özeti su: O, toprak âlemden gitti, keder tozundan arındı,
    Onun yolu, gerçeklik maksadına dayanmadaydı; sonunda konagı, «Gerçeklik konagı» oldu,
    Göçüsünden dolayı feryâd ettik, gözlerimizden yaslar akıttık,
    Gamdan ellerimizi baslarımıza vurduk, gögüslerimizi dövdük;
    O yasla hepimiz de perperisan olduk;
    7000, Ama neyliyelim? Bahtımız buymus; Allah'nın kaza ve kaderi ansızın geldi, bahtımız
    döndü,
    Derdin, bastan basa derman olması için herkese tövbe etmek gerek,
    Fakat Hak'tan da ümit kesmeyelim; onsuz, kanadı baglı kusuz ama,
    Lûtfuyla kanatlarımızı çözecek biri de vardır elbet dostum,
    Erler dünyâdan gittiler ama meydan da onlardan bos degil,
    Günes, gökkubbe durdukça Hakk'm bir halîfesi vardır,
    Çünkü yaratanın, dünyâdaki halkı yaratmaktan muradı, onların varlıgıdır,
    Günes de onlar için yaratılmıstır, gök de; yeryüzü de onlar içindir, seytan da, melek de,
    Hakk'm muradı, onların varlıgı olmasaydı, ne dünyâ olurdu, ne can,
    Mustafa'ya, gökyüzünden, yerden, bütün varlıktan maksat sensin buyurdu,
    7010, Ey canın özeti dedi, sen olmasaydın ne gögü yaratırdım, ne mîzânı,
    Hiçbir gögü yaratmazdım; gökte bir tek melek bile bulunmazdı,
    ki dünyâdaki iyi - kötü herseyi, gerçek olarak bil ki senin için yarattım,
    Yoksa günes, Ay, güzelim gökyüzü, su böcege benzeyen, onun kadar degersiz olan yeryüzü için nerden var olacaktı?
    Kimin gönlünde îman yoksa sen onu böcek, yılan, akrep bil, Topraktan doganların hepsi de böcege benzer; gene de su
    toprakta helak olur - giderler,
    Hepsi de yeyip içmekle, yatıp kakmakla yasar; hepsi de nefse dosttur, nefse kul - köledir,
    Esek gibi dört unsurla dururlar; ruh âleminden haberleri bile yoktur,
    Hayatları, hayvanı ruhladır; vahye, ilhama mazhar olan ruh, insana nasîb olmustur,
    Bu çesit dirilik, geçicidir; Tann'yla dıriysen ölmezsin, kalırsın,
    7020, Sense, su âlemde ekmekle dirisin: hâsılı hayvan gibi hiçbir seyden haberin yok,
    Senin canın, bu bedene girmeden, yatıp uyumaktan, yeyip içmekten önce,
    Elest âleminde sarhostu,
    Gene o âlemi, o sarhoslugu ara da bundan geç; geç de zahmetten, tehlikeden kurtul,
    A bilen kisi, degil mi ki canın vatanı, o denizdir, gene onu ara,
    Bu altıyı, besi, dördü bırak: canla - gönülle yönsüzlük - yöresizlik yönüne yüz çevir,
    Cansan, beden yönüne gitme; bedene tapan, mücrimdir, canidir,
    Tez canı, bedenden sevgilinin yanına çek de can bahçen binlerce meyva versin,
    Ten, tuzaga benzer; bâkıysin ama, onda kalırsan fâni olursun,
    Topraktaki katre de denizdendir ama günesin harareti ve hava, düsmanıdır onun,
    Katre, denize gitmezse tezce yelden, topraktan yok olur - gider,
    7030, Hele a katre, sen bilgisizlikle bu düsmana neden dost dersin?
    Sana zehir olan, düsman olan, boyuna canına kasdeden bedenin
    Üstüne, askla, sevkle titriyorsun; düsmanın odur da bilmiyorsun,
    O, bütün ömrünü yele verdi; sonunda da seni yok eder - gider,
    Simdi seni otla, yemle semirtir ama bu, sonunda seni bıçakla kesmek içindir,
    O seni kesmeden kaç ondan; kendini kurtar düsmanın kılıcından,
    Artık bedene yaglı - ballı seyler verme; ne zamana dek yol kesene itaat edeceksin'7
    Bedeni besleme ki o, kurbanlıktır: gönlü besle ki Rabb'e mensûb olan odur,
    Gönlün yaglı - ballı gıdası nurdandır: o yüzden de nes'e kaynagıdır,
    Allah sarabı nurdur, sagragıysa hikmet, Kime hikmet nasîb olursa,
    7040, Onda dâima o nur bulunur; o, Musa gibi dâima Tur'dadır
    Sözün özü - özeti su: O padisahları ara; onları aramak için canla - gönülle kos, ugras,
    Velîlerin etegini tutarsan bil ki mekânsızlık âleminde padisahsın
    Dünyâ, degil mi ki onlar için var oldu, soyları gizlendi deme,
    Farenin, vahsi hayvanların soyları - sop l arı üreyip dururken, meydandayken
    onların soylarının bulunmadıgını söylemek yanlıstır,
    Balçık bedenden türeyen soy - sop varken, olacakken, gönül soy - sopu ne yüzden kesilir?
    Bu zan, egridir, bozuktur, kötüdür; böyle düsünceyi uzaklastır kendinden,
    Parça - buçuk var olur da asıl olan bu soy, nasıl yok olur?
    Gökler döndükçe, dünyâ durdukça bil ki Hakk'ın seçilmis erleri de vardır,
    Boyuna onları ara; dervisler için canını feda et,
    7050, Kim arıyorsa bulur; o, kul bile olsa, gerçekte padisahtır,
    Görünüs kuldur, anlam bakımından padisah; beden bakımından buluttur, can bakımından Ay gibi her yanı
    aydınlatır,
    Ay, günes nedir ki ona benzesin; bir su katresi, nasıl olur da ırmaga benzer?
    Su bedenimızdeki ruh katresi, yogurttaki yaga benzer,
    Yagı yogurttan ayırmadıkça yogurttaki yagın tadı belirmez,
    Derken o katre, suyla ıslanan kerpiç gibi topraga karısır, tortulasır,
    Öylesi katreye su deme; çünkü serap bile bu çesit sudan daha hostur,
    Gümüs de mâdende, topragın gönlünde gizlenmistir,
    Ates küresinin içinde kaynayıp cosmadıkça saf, ayarı tam gümüs olur mu hiç1'
    Mâdende kalan cevher, ates görmedikçe toprakla birdir,
    7060, Sen de gelip burda sulanmadıkça korkuyla ümit arasında kalakalırsın,
    Yigidim, nasılsın, ne hâldesin, kör müsün, gözün görüyor mu? Hüküm verilemez,
    Ak mısın, yoksa zift gibi kapkara mı; buluta mı benziyorsun, yoksa Ay gibi aydın mısın, aydınlatıcı mı? Anlasılmaz,
    Dünya halkına vaaz etmekten,ögüt vermekten geç de «Sen olmasaydın» hadîsinin sırrını
    açıklayıp anlat,
    Gene o anlatısa dön, «Sen olmasaydın» sözünün yorumu nedir, onu anlat,
    «Sen olmasaydın» sözünün sırrı sudur; anla da tez uyan, sıçrayıp kalk uykudan,
    Âlemin varlıgı, Peygamber içindir, Peygamberin yerine geçen kisi içindir,
    «Sen olmasaydın» sözünün sırrı sudur: iki âlemde de halka feyiz, ondan gelmektedir,
    Kim elini onun etegine attıysa, Seylan'ın düzeninden, kötülüklerden, fitnelerden kurtulur,
    Gayb âlemini gözleriyle görür; dostun cemâli, ona görünür,
    7070, Batısı da bir baska sekle döner, dogusu da; artık neliksiz-niteliksiz âlemde yürür -gider,
    Önüne ön olmayan âlemde, ayaksız yol alır; adım atmadan âsıkların safında kosar - durur,
    Allah sarabını agızsız içer; iki ten gözüne muhtaç olmaksızın bakar, seyreder,
    ki ele hacet kalmadan hurileri kucaklar; uzakları, iyice yaklastırır,
    Cennet ehlinin hepsi de, bu ne padisah, bu ne biçim seyran diye ona havran olur - kalır,
    Cennet gibi yüce bir durak yoktur ama yücelerin duragı, ondan da yücedir,
    Mü'minler cennete giderler; her köske neseli bir hâlde kosarlar ama,
    Velîlerin bir baska makaamı vardır: pek nâdir mezeleri, bambaska bir sarapları vardır onların.
    CXLVI
    «Gerçekten de içerler iyi kisiler,,,» âyetinin tefsiri, Evliyanın, «Gerçeklik makaamında, herseye gücü yeten ulu
    pâdisâhın katında,» cennetten üstün bir nıakaamı, onlardan baska hiç kimseye nasîb olmayan apayrı yiyecekleri,
    apayrı içecekleri vardır; netekim selâm ona, Mustafâ buyurur: «Gerçekten de yüce Allah'ın, velîlerine hazırladıgı öyle bir
    içilecek seyi vardır ki onlar, onu içtiler mi, kendilerinden geçerler; kendilerinden geçince de tertemiz olurlar,»
    Çünkü, el, elin üstündedir; asagı mertebeden, orta mertebeye, ortadan yüceye, yüceden de
    Hakk'a dek bu, böyledir,
    Allah onlara, izi - eseri görünmeyen ask küpünde öyle bir içki hazırlamıstır ki,
    7080, O, ancak onlara mahsustur: haslardan da gizlidir o, bayagı kisilerden de,
    Tertemiz içimli cennet ırmagını Allah, cennete dogru akıtmıstır,
    Cennet ehli bu ırmaktan içerler: velîlerse bilhassa o esikten, öbüründen içerler
    Onlar, ne yerlerse, Allah'nın kudret elinden yerler, ne elde ederlerse de, Allah'dan elde ederler,
    Cennete aldırıs etmezler, huriye de, kösklere de; Hakk'ın yakınlıgında nurlara garkolmuslardır,
    O sarabı içtiler mi sarhos olurlar, hepsi de kendinden geçip elden çıkar,
    O solukta zevke dalarlar: onların katında ne az kalır, ne çok,
    Nakıs, suret, sayı sıfatları yok olur - gider: bir olan ululugu yüz gösterir,
    Hepsi de Hak'ta mahvolur, o yoklukta ne benim için sözü kalır, ne senin için sözü
    Öylesine hâl ebedî padisahlıktır; çünkü o hâlde ne iyilik vardır, ne kötülük,
    7090, Zıtlar oraya yol bulamaz; o yanda kimsenin kendisinden haberi olamaz,
    Ordaki erin meclisi, Ars'taıı da ötedir, yokluktan da: orda ne asagı vardır, ne yukarı,
    O feraha benzer bir ferah yoktur; onların sarabını hiç bir kadeh görmemistir,
    O feraha nispetle gam da hiçtir, nes'e de; ebedî makbul olan kisiler bile oraya gıpta ederler,
    Bu dünyânın nes'esi çiy tanesidir; askın nes'esiyse deniz gibi dalgalanır - durur,
    Dünyânın gecesi, gündüzü, bir alacalıktır ancak; o güzellige karsı halk da alacaya bürünmüs
    birseydir,
    Gam, nes'e, gündüz, gece burdadır; o yansa seher yeli gibi sâdedir,
    Hattâ seher yeli, nerden askın lûtfuna, letafetine benzeyecek?
    Orda seher yeli, sam yelidir adetâ,
    Allah askı, ölüyü diriltir; hem de o dirilene artık yokluk ermez; ebedî olarak kalır,
    Kör, Allah askıyla görür; yıpranmıs, sölpümüs ihtiyar, gençlesir,
    7100, Ask, dilsizi söyletir; belâya ugramısı saglıga - esenlige kavusturur; kötürümü yürütür,
    Asktan bir kıvılcım düsse, demirle tas bile kar gibi erir,
    Ask günesi Turdagı'na vurdu mu, o nurla zerre - zerre olur da uçar - gider o dag,
    Tasa vursa tastan Hak nuru parlar; zerre gibi onun ardına düser tas;
    O vuslatın askıyla paramparça olur da o görüse her zerresiyle kavusur,
    A tümden ayıp olan, ar kesilen, sen katı tastan da asagı mısın ki o tas kadar tecellîye
    kaabiliyetin yok,
    Allah, Kur ân'da tas dedi sana; hattâ daha da asagı, hayvandan da beter buyurdu,
    Kendi varlıgında mahpus kaldın; hayvan gibi ona ait bir duygun bile yok,
    Can âleminden haberin yok; yasayısın, hayvan gibi yalnız bedenden,
    Bunu anlatmanın sonu yoktur ama bu anlatıstan bir söz bile sagırların kulaklarına degmez,
    7110, Hiç sagırın gizli bir söz duydugunu, yahut körün, güzellerin yüzlerini gördügünü duydun mu'?
    Bu ne olmustur, ne de olur; ögüt bunların ikisine de fayda etmez,
    CXLVII
    Âleme gelen ve gelecek olan her peygamber, her velî, yüce Hak'tan bir neftindir, Birisi, bir nefhadan maksadına
    ermez de o nefha, yitip giderse, ümidini kesmemesi, baska bir nefhayı araması gerektir; çünkü âlem durdukça
    onların mübarek vücutları da vardır, Netekim Peygamber, «Gerçekten de zamanınızın günlerinde,
    Rabbinizin nefhaları vardır; onları kollayın» buyurmustur, Yüce Hak, bâzı velîleri gizler; bütün âlem, gerçekligi,
    askı, dîni tam inancı 'onun yüzünden arttırır, hepsi de onunla durur, halleri, onun hürmetine artar ama onu görüp
    bilemezler ki tesekkür etsinler, evlerini -barklarını, varlarını - yoklarını ona feda etsinler, Ama o, onların, kendi
    yüzünden diri olduklarını, iste - güçte bulunduklarını bilir ve görür, Hani agaçların, bitkilerin, bahar yüzünden
    büyüyüp boy attıgı hâlde baharı bilmemesi gibi, Alem halkı da ondan faydalanır, ama bilmez; fakat o bilir, Üç
    yasında, iki yasında, bir yasında oglancıkların, kendilerini yetistireni bilmedikleri gibi, ama o,
    onların, kendi oglancıkları olduklarını bilir,
    Peygamber'ın, din padisahlarının ulusunun ne dedigini duymadın mı?
    Hakk'ın buyurdugu, her zaman nefhaları vardır, soluktan soluga halka esip gelir,
    Hepiniz de Allah'nın nemalarını candan - gönülden, temiz gönülle kabul edin,
    Böylece karanlık, tümden aydınlansın; tikenliginiz güllük - gülüstanlık olsun,
    Bir nefha geldi, geçti ama siz gaflettesiniz; o, kimi dilediyse olgunlastırdı,
    O nefha geçip gitti, gizlendi; hepiniz de cansız, gönülsüz kaldınız,
    Arılık, bilgi, görüs bagıslamak için tekrar yeni bir nefha geldi,
    Çalıs da bundan mahrum kalma: yoksa bu kârı yitirir, ziyana girersin,
    7120, Çünkü bu nefha da gelip geçti mi, bil ki muradına eremezsin artık,
    Nefhayı bir ganimet bilmeye, ondan faydalanmaya iyice çalıs da sevgiliden dilegini elde et,
    Allah'ın lûtfüyla bizim, bu nemadan armaganımız var; inkâr edenlere de feryâd etmek düstü,
    krar ettik de armagana kavustuk; inkâr tozundan - pasından arındık,
    Nefha üstüne nefha gelmede, bize can bagıslanmada; cihansız, yüzlerce cihan ihsan edilmede,
    Degil mi ki toprak dünyâsından sıçrayıp kurtulduk; dünyâda artık isimiz is,
    Kendimize de, dünyâya da sırtımızı döndük; yüzümüzü can âlemine çevirdik,
    Perdesiz olarak gönül yüzünü gördük, dositan sırlar isittik,
    Hakk'ın elinden bâkıy sarabı içtik; kendimizden, varlıgımızdan öldük; onunla diriyiz,
    O sâkıy'nin lûtfüyla dâima bâkıyyiz: Hak sarâbı, ruhu bakıy kılar,
    7130, Ebedîlik sarayında sarap, meze, mum, güzel ve can, önümüzde bizim,
    Bundan böyle yolumuz - yordamımız zevk ve safa, ask keskin, binegimiz çevik,
    Degil mi ki iki âlemde de sâkıy o; âsıklardansan gözünü aç da,
    Sarhosları gör; defle, neyle bagın - bahçenin her yanına nasıl dagılmıslar,
    Hepsine de can sarabı sunulmakta; asagılık kisiye de, yüceye de, gence de,ihtiyara da verilmede,
    Hepsi de o sarapla hos, kendinden habersiz; hepsinin de o bakısla gönlü nes'elı, diri,
    Terü taze dallar, baharın, meyvalardan çok gonceler verir ya; tıpkı onun gibi,
    Bil ki o tomurcuklar, o gonceler, agacın meyva vermesi içindir; meyva verdi mi hepsi de dökülür,
    Yel estikçe her yana, gümüsler, altınlar gibi dökülüp saçılır, savrulur - durur,
    Dal, meyvalarla yüklüdür ama haberi yoktur; lâyık oldugu bagıslardan bihaberdir,
    7140, Gül, tikenin arkasından çıkar, tek binici gibi dalların üstünde kendini gösterir,
    Ama güzelligi kimdendir; o kadar güzel kokusu niçindir, haberi bile yoktur,
    Bunun gibi bitkilerin de, hayvanların da kendilerinden haberleri yoktur hani,
    Artık zamanımızda da halka bagıs bir velîden verilirse,
    Ama halkın, onun bagısından haberi olmazsa, gizli - açık, ondan ihsana nail oldukları halde onu
    bilmezlerse, buna sasılır mı?
    O velî, her selâma karsı kadeh sunmakta, hor sözün sonunda dilek vermede,
    Artık yagmur yerine altın yagmakta; mâden geldi, artık dükkâna bosverm,
    Hepiniz de zenginlesin onun definesinden; hepiniz de büyüyün, yücelin onun mevkiiyle, yüceligiyle,
    Hepiniz de onun yüzünden seker oldunuz, sükredin; onunı sarabıyla boyuna sarhos olun,
    Size karsılıksız altın vermede, taslan inci hâline getirip durmada,
    7150, Sizden yükü, mihneti - zahmeti kaldırdı; lütfedip cömertlik bayragını yüceltti,
    Dert, keder, size ask afsununu okudu da tümden yok oldu; kalmadı,
    Herkesin bedeninde can gibi gizlidir o; damarlarınızda, iliklerinizde kan gibi akıp duruyor,
    Görünüste onu bilmesen de bunu bil ki boyuna onun yüzünden tertemizsin sen,
    Çocuk köle, sahibini tanımaz ama a bilen kisi,
    Sahibi bilir ki o, kendi kölesidir; balık gibi oltasında o,
    Çocuklar da her solukta babalarının yüzlerine, hayran - hayran bakarlar ama,
    Hepsine de esenlik, yasayıs ondan gelmekle beraber onun kim oldugunu bilecek kadar bilgileri yoktur,
    ste gerçek seyh de zamanında böyledir; herkese ihsan da ondan ,erisir, yardım da ondan,
    Herkese güç - kuvvet de ondan gelir; rızık da; herkes, balıgın denizde yasadıgı gibi onun sayesinde yasar,
    onunla diridir,
    7160, Onun Allah gölgesi oldugunu bilmeseler de iki âlem, ondan feyzalır,
    Gök de onun hükmündedir; yer de; küfür ordusu da onun buyruguna tâbi'dir, din ordusu da,
    Ne dilerse hemencecik olur; hâli kötü olan, onun yüzünden iyi hâl elde eder,
    Bu esekler onu bilmeseler ne gam; zâti onı ne esit vardır, ne benzer,
    ki âlemde ne varsa, ona yakındır; varlık da ondan bindir, mekân da,
    Hükmiyle cehennem cennet olur; mihnet, tümden rahat kesilir,
    Yokluga o varlık bagıslar; yücelik de ondan belirir, asagılık da,
    CXLVIII
    Bu âlem, o âlemden bir zerredir; çünkü bunun sınırı vardır, onunsa sınırı yok, O âlemlerin hepsi de Hakk'ın
    nurları ve eserleridir ve Hak'la durur; onun nurlarıyla diridir, Bu sınırlı âlemden geçtin mi, Allah katında olan o sınırsız
    âleme ulasırsın ve Allah daha iyi bilir,
    O yücelikler günesine karsı gökle yeryüzü, bir zerre bile degildir,
    Degil mi ki canla - gönülle bize dostsun; gözün varsa aç gözünü de,
    Önü, sonu olmayan yüzbinlerce âlem görür,
    7170, O günesin çevresinde hepsi de dönmede; hepsi de boyuna onun yüzüne hayran,
    Bu dünyâ, o tûbânm bir gölgesi; yahut âhvret gül bahçesinin bir yapragı,
    Bu dünyâ, onun parıltısından bir parıltı; hattâ bu dünyânın bütün sebepleri oradan,
    Bu dünyâ, hâlden hâle dönmek için kurulmustur; burda hos olan kisi hayvandır,
    nsan olan beden âleminden can âlemine geçen kisidir,
    Geçici cam Allah'ya verir de birine karsılık binlerce can alır,
    Bir cana karsılık Hak'tan canlar alır; bir tek altın kesintisine karsılık mâdenler elde eder,
    Bir eve karsılık bir sehre, bir katreye karsılık bir ırmaga sâhib olur,
    Böyle bir kâr, esnafa nasîb olsaydı, süphe yok ki sultan olurdu,
    Böylesine bir kârdan mı kaçıyorsun? Yoksa bu kân, bu faydayı bilmiyor musun?
    7180, Canımın bundan haberi varsa Türk'ü bu çadırda gördün demektir,
    Bedenin bir çadırdır; ondaki canınsa, orda gizli olan Ay gibi bir Türk'tür,
    Onu bu çadırda görürsen, Hak sırlarından haberin vardır,
    Define sendedir, onu kendinde ara; çünkü gizli - açık, hersey sensin,
    Bil ki senden dısarda hiçbir sey yok; erler, sırrı açıga vurmuslardır,
    Aklı terket, deli - dîvâne ol; çünkü akıl perdedir, neliksiz - niteliksiz yörene onsuz yürü,
    Söz de yoluna perdedir; Ay'a benzeyen yüzü sana örten bir perdedir,
    Bu varlıktan yok olmak gerek ki o sarhoslugu sarapsız elde edesin,
    Bedenden, candan mahvolmak gerek ki es olasın sevgiliye,
    Yoluna perde olan, sendeki senliktir; bire yapıs da iki olan herseyi bırak,
    7190, Bütün zahmetler, ikilikten, üçlüktendir; ikilik gitti mi, ask yolu düzlesir,
    Suret gidince anlam gelir; senin oldun mu anlam, boyuna seninledir,
    Ey can, artık kabıma sıgamıyorum; çünkü gizli kalmıs yüzlerce defineyim ben,
    Definemin haddi - hesabı, önü - sonu yok; bedenimse onun üstündeki toprak yıgını,
    Sen, benliginden geçerek yüzümü görürsen beni kıble edinirsin, beni seçersin,
    Baska seyhlere bakmazsın artık; benden baska bir bas, basbug tanımazsın,
    Ama ne fayda ki senden gizliyim; sen bastan basa tensin, bense canım,
    Canımın nuru bütün âlemi tuttu; insanın canını aydınlattı,
    Bundan böyle ne kaldıysa agyardır; sen onu kâfir bil, mü'min sayma,
    O hayvan, insan cinsinden degildir; insan libâsında köpektir o,
    7200, Onun canı dumandandır, kandandır; o lanetlenmis, dört unsurla durmaktadır,
    O, topraktan hâsıl olan kurta benzer; nerden göklere meyledecek?
    Onun canı, bedensiz olarak Elest sarabını içmistir, onunla sarhostur,
    Onun canı bizimle bilistir; onun için de dervislige meyleder,
    Canların bilisligi - tanıslıgı ordandır; yalnız bu bilislik, beden bilisligi gibi geçici degildir,
    Bedenlerin bilisligi birkaç gündür; canların bilisligiyse ebedîdir,
    Parça - buçuk akıl nerden anlayacak bizi; tüm akıl bile burda hayran,
    A bilgili er; Allah'mn kimseye vermedigi, bize nasîb olmustur,
    Çünkü padisahımız, cilveyle kendini gösterince, tecellî edince söyle buyurmustur,
    7210, Âdem'in ruhu, özü - özeti benim: o solugu, o çagı evliya gibi sen de âdemde ara,
    Velîler nurdur, bense nurun nuruyum; nazarlardan gizliyim, uzagım ben,
    Benim duraklarıma kimse erisemez; sultanın sırrını her bayagı kisi bilmez,
    sa bizim yüzümüze hayran olmustur; Musa, Tur'da bizimle bulusmayı dilemistir,
    Peygamberdi, Allah hasıydı ama Musa, Hızır'ı anlayabildi mi?
    O seçilmis peygamber, Hızır'ın bütün islerini inkâr etti,
    Çünkü onun sırrını bilmiyordu; o padisahın hâli ona gizliydi,
    ste onun gibi Hızır da bizim yüzümüze âsıktır; bizim kutlu nurumuza hayran olmustur
    Ama Allah, bir sır belirtti de o, bizden bunun gibi yüzbinlercesini gördü,
    Kerem sahibi Kelîm, Hızır'dan bu sırrı görmüstü de ikrar etmis, askla ona es - dost olmustu,
    7220, Egriligimiz, dogruluk gibi onu Me'vâ cennetinin ta bas kösesine çekip götürmüstür,
    Güç - kuvvet olarak onu bil ki ne gösterirsen, seni dileyeni onunla ilerletir, feyzim arttırdıkça
    arttırırsın,
    Senin verdigin dertleri derman sayar; küfürleri îmân olarak kabul eder,
    Arslanın gücü, herseye yeter ama Rüstem'e karsı nasıl serkeslik edebilir?
    Arslan, vahsî hayvanlara padisahtır ama b:ze karsı tilkiden de zebundur,
    Bütün padisahlar, kapımızın yoksuludur; herbiri de bizden binlerce bagısa nail olmustur,
    Bu dâva degil, erler gibi gözünü aç da gögün, yerin ötesini seyret,
    Yüce canların, birbirleriyle es - dost oldukları âleme bak,
    Orda bizim canımızı günes degirmisi gibi apaçık nur saçarken gör,
    Netekim günesin nuruyla da âlem aydınlanır da padisah, kuldan seçilir,
    7230, Onunla karayla ak belirir, o nurla çınar sögütten ayırd edilir,
    Can âleminin günesi de bil ki devranda biziz,
    Dost düsmandan, inci boncuktan, iyi kötüden bizimle ayrılır,
    O ruhlar nûrânîdir ama bu incinin karsısında, bedenlerden de asagıdır;
    Bu lâtiflige karsı beden gibi yogundur onlar; yüce kisinin karsısında asagılık kisi gibi hani,
    Meleklerin bile gıpta ettikleri akıllar, bu tertemiz denize karsı toz - toprak mesabesindedir,
    Gerçeklik padisahları bile bize ulasamamıslar, ayrı kalmıslardır; artık,
    Körler toplulugu bizim güzelligimizi göremezlerse bil ki, yerindedir bu,
    Hak bize ulasanlara bile göstermedi; bu hasetçi topluma nasıl gösterir?
    Körler toplulugunun ham tamahına bak ki gerçekligin, tam inancın kokusunu
    bile alamamıslar;
    7240, Hepsi de kendi varlıklarının kuyusunda mahpus; suçlarla hepsinin de isleri tersine
    dönmüs,
    Bu asagılık kisiler bizi nerden görecekler? O güzeller bile bizi göremediler,
    Kim bizi gördüyse bizdendir; iyice bil ki gerçekten de denizin dalgası denizdendir,
    Böyle bir resim de bil ki bir isarettir; bir isaret ki onda yüzbinlerce mustuluk var,
    Diyor ki: Benim mürîdim, denizimden bir dalgadır; ister asagıda olsun, ister yukarda,
    Demek ki biz gece - gündüz beraberdik; o ne dediyse gerçeklikle duyuyorduk,
    Onun sözleriyle bir hosça yol aldık; onun nurlarla dolu konagına yürüdük,
    Beden tortusu, onun yüzünden aparı oldu; çünkü boyuna sarapsız sarhosuz biz,
    Peki, niçin ondan bahsetmeyelim; neden her ne dilersek yapmayalım?
    Asagıda - yukarıda, Ay'dan balıga dek herseye padisahlık edersek deger,
    7250, Çünkü gerçekte kul, padisahtır; ayrılıktan kurtuldu mu, padisahın ta kendisi kesilir,
    nsan, elden ayaktan, bastan ibarettir ama iki, üç sayma onu, bir insandır o,
    Böylece denizin dalgaları da sayıda çoktur;
    Sagda, solda, her yandan bas gösterir, denizden cosup köpürür ama hepsini bir gör,
    Dalgalar da denizin elleri mesabesindedir; ne fazladır onlar, ne eksik, denizin ta kendisidir,
    Bilgisizlikle onların sayılarına bakma; biri gör, sayıdan geç,
    Sureti terket, anlama yürü; ne diye cansız suretlere yamanıp kalakalmıssın?
    Yüz kisi yol arkadası olsa, hak yolunda askla yola düsse,
    Candan - gönülden birbirlerine yardım ederler; geceleri de, gündüzleri de gerçeklikle, askla
    yardımlasırlar,
    Dikkat edersen, onların hepsi de bir olmustur; bu yöndensen anlama yönel,
    7260, Âlemin naksını bırakan, o solukta insan bedeninden kurtuldu demektir,
    Dâvaya kapılmadan suretlere sırtını çevirmis, anlam tarafına yüz tutmustur,
    Fersi Ars için bırakıp geçmistir; önündeki perdeleri kaldırmıstır,
    Dogan kusu gibi, gözlerini padisahın yüzüne açmak için baskalarına kapamıstır,
    Canını - gönlünü balçıktan kurtarmıs, kendini can âlemine atmıstır,
    Ruhunu, ruhlara yoldas etmis, aksamın - sabahın zahmetinden kurtulmustur,
    Ölümün yol bulamayacagı yere ulasmıs, günesi, Ay'ı olmayan göge agmıstır,
    Hattâ o, artık hem göktür, hem günes, hem Ay; hem padisahtır o, hem bey, hem ordu,
    CXLIX
    Yüce Hak' vezire, perdeciye, naibe, kapı kullarına muhtaç olmayan bir padisahtır; bunların hepsi de yardım
    etmek hizmette bulunmak, onu ululamak için padisahlara gereklidir; yüce Hak'sa bunların hepsinden de
    münezzehtir; O, hem bir zât hem padisahtır, hem vezirdir, hem asker, Onun ordusu, gökte, yerde parlayan,
    her yanı aydınlatan, bitkileri, tohumları, agaçları, meyvaları, gümüs, altın madenlerini yetistirip gelistiren, tası
    lâ'l hâline getiren, daha da anlatılamayacak yüzbinlerce seyler yapan kendi nurlarıdır, Elbette günesi yaratanın bu
    çesit yüzbinlerce günesi vardır; hattâ günesin sıfatları da onun ihsanıdır; bunun anlatılması uzundur; «Akıllı kisiye bir
    isaret yeter,»
    Günesin ordusu, onun ısıgı degil midir; hançere benzeyen parıltısı, gölgeyi öldürmez mi?
    Bir kandilde bu anlam olursa, o ısık, hem böyle bir dâva konusu olur, hem dâva kesilirse,
    7270, Önde de o vardır artık, ardda da, yukarda da o vardır, asagıda da: agaç da odur, dal da, yaprak da, hurma da
    o,
    Gökler de onunla doludur, yeryüzü de; sag da onun nûrlarıyla aydındır, sol da,
    En asagılık kul olan günesin lûtfiıyla asagı da aydınlanır, yukarı da aydınlanırsa;
    Bitkileri, cansızları parlatır, nekesi de, cömerdi de ısıtırsa;
    Hem tohumlar, hem mâdenler onun yüzünden hayat bulur, bedenler de, canlar da ondan aydınlanırsa;
    Kendi kendine; bir dostu; bir yoldası, bir yardımcısı olmaksızın yüzbinlerce is görürse,
    Onu yaratan padisahtan düsmana - dosta bagıslar gelirse sasılır mı ki?
    O pahisah, vezirsiz, perdesiz, ordusuz, kendi kendine isler görür - durur,
    Sen de, bir soluk olsun, huzurda oturursan bütün bunları, kendi gönlünde görürsün,
    Böyle olan kisi, gerçek olarak Ars'ı da, kürsîyi de, onun gibi yüzbinlercesini
    kendi vücûdunda görür,
    7280, steyen kisinin gönlü, bil ki, gerçekten de aynaya benzer; gönlü
    arındı mı, hersey orda görünür,
    Dünyâdaki suretler de, o suretleri düzen de, cennetlerin yerleri de, yerlerini döseyen de oraya vurur,
    Ne mutlu o cana ki kendini tanımıstır, derleyip toplamıstır, düzüp kosmustur,
    Güzelligini perdesiz görmüstür; sarap gibi saf bir hâle gelmistir, tortudan arınmıstır,
    Karanlık perdesi olmaksızın agyarı sohbetinden uzaklastırmıstır,
    Kulluk bagından kurtulmus, padisah olmustur; konakta oturmus, yoldan halâs olmustur,
    Zahmeti terketmistir, defineyi seçmistir; tatlılasmıs, askla kaynayıp pismistir,
    Hak yolunu tamâmiyle aldıktan sonra o essiz mürîd, konagın seyhi olmustur,
    Artık görmüstür ki var da odur, yok da; hersey fânidir, askla diri olan, ancak odur,
    Ölümden önce isini bitirmistir; can filini kurttan halâs etmistir,
    7290, Ecelin nefse yapmak istedigini o ulular ulusu emîr, ecelden önce yaptı,
    Nefsiyle yaman savaslara giristi; öldürünceye dek ondan elini çekmedi,
    Sevgi ve ihlâs silâhiyle onu helak edip kurtuldu,
    Nefsini önceden öldürdü ya; artık söyle; bundan sonra ölüm, onu nasıl öldürebilir
    O tehlikeden kurtuldu da emin oldu; o yüce sarayda konakladı,
    Bundan böyle diriligi ölümsüzdür; can bagı - bahçesi dallarla budaklarla, meyvalarla dopdoludur,
    Bu bahardan sonra gayrı kıs olmaz; bundan böyle kadehten, saraptan baska birsey yok,
    Mahmurlugu olmayan bu çesit tertemiz, hâlis sarap, ancak o diyarda bulunur,
    Sen arı - duru oldun mu, arı - duruya kavusursun; yoksa savasta tortu gibi dibe çöker - gidersin,
    Mahremlerin nasîbi çengdir; mücrimlerinse azar ve azap,
    7300, Herkes, lâyıgını bulur; hiç kimse devenin esek dogurdugunu görmüs müdür?
    Bunun gibi her isin de, hayırdan, serden karsılıgı, soluktan soluga gelir - durur,
    Süphe yok ki gazepten gazep dogar; nes'eden - zevkten de nese ve zevk,
    taat, ibâdet yönüne Hak'tan rahmet gider; isyana da yüzlerce zahmet ulasır,
    Gülün yeri, boyuna gül bahçesidir; tikenin yeriyse süphe yok ki külhandır,
    bâdeti, ilmi gül gibi say; suçu - isyanı da çirkin, kötü tiken,
    Su hâlde akıllıysan iyilik et; zulmün, kötülügü kökünden sök,
    Kötü huydan arındın mı; melek gibi göge agarsın,
    Kötülügü kendinden söküp attın mı, iyiligin boy atar, yücelir
    Bahçıvan, agaçtaki kötü dalı, iyi dal boy atsın, meyva versin diye agaçtan keser - atar,
    7310, Sen de kötüyü iyiden ayırırsan, ondan sonra iyiligin, seni Tann'ya götürür,
    Rab, iyilikten baska birsey kabul etmez; iyilik et gücün yettikçe, en fazla buna çalıs,
    Adalete yapıs, çünkü o, Allah sıfatıdır; zulmü bırak, çünkü o, Seylan'dan türer,
    Allah sıfatlarıyla dopdolu olan, kulluktan kurtulur, hür olur,
    Allah, Peygamber'e, Kur'ân'da kendisini bu vasıflarla övdü, bildirdi de bilen kisinin,
    O vasıfları çabalayıp edinmesini, bu suretle de tortudan arınıp tertemiz olmasını diledi;
    Böylece bilen, Hakk'ın huyuyla huylanır, benliginden geçer; ömrünü bu yolda harcar;
    Öyle kisilerle oturup kalkar ki onların yardımıyla
    Alçak nefsi, kökünden söküp atar; sonra da ondan Ledün bilgileri bas gösterir,
    nsan kendini Allah'ya feda etti mı, can kuzgunu, Allah yardımıyla ankaa kesilir,
    7320, Hattâ a bilgin, Kafdagı nedir, ankaa da ne ki o yüce padisah onlarla övülsün':
    Yaratılmıs, nerden onu vasfedecek? Çünkü onun canı, gögün yücesini de asmıstır,
    Âsıkın hâli, âlem halkından gizlidir; onu Allah'dan baskası tanıyamaz,
    Her göz, onun yüzünü görmesin diye Allah, gayretinden onu gizler,
    Herkesin onu görmesi, yahut her asagılık kisinin onun yanı basma oturması lâyık degildir,
    Hırsız, nerden melek vasfinı elde edecek; her asagılık kisi, neliksiz - niteliksiz mekâna nasıl girecek?
    Padisahı padisah anlatabilir, her kul degil; mirahur, padisahın sırrını nerden bilecek?
    Bu sözü bırak da gene o cana can katan padisahı anlatmaya koyul,
    Devranda o, nasıl bir kılavuzdur, onu söyle; o Hakk'ı bilen, Peygamber'in sırrıdır,
    Kim ona candan hizmet ederse hapisten de kurtulur, küfürden de, bilgisizlikten de, körlükten de,
    7330, Onun ögüdünü canla - gönülle duyanın balçıga batmıs canı, o balçıktan halâs olur,
    Onun bagısıyla dirilerin bası yücelir; o kisi, ebedîlige kavusur,
    Daralmıs gönlü bir sahraya döner; katre olan canı deniz kesilir,
    Hakk'ın ilim, nur mâdeni olur; dokuzuncu kat gögün de yücesine agar,
    Agızsız, damaksız lokmalar yer; teslisiz, kadehsiz saraplar içer,
    Huriyi, cenneti, gönlünde görür; taze hurmaları kendi fidanından devsirir,
    Velînin sureti; günes gibi meydandadır; gökteki Ay gibi herkese görünür,
    Kimde akıl ve ayırd edis nuru varsa onu görür; kalayı altın sanır mı hiç?
    Pislik böcegini misk yerine alır mı? Yas agacı kurusundan ayırd etmez mi?
    Onca hayır, nasıl olur da serre benzer? Zehir onca nerden sekeri oksar?
    7340, Arı - duruyu nasıl kirli, paslı seyden ayırd etmez; rahvan katırı nasıl topal,esekten
    ayırmaz?
    Nuru atesten fark etmez mi; tikeni gülden ayırd etmez mi?
    Gögü yerden nasıl ayırd etmez; pis yeryüzünü tertemiz Ars'tan nasıl farketmez?
    Bütün bunları bilir, bilir ama gizler; mahsustan kendini kör gösterir,
    Ama o cansıza gelince: Hasedinden, kininden apaçık bilgisini gizler;
    Padisahları hor göstermek, kendini buyruk sahibi tanıtmak ister,
    Som garez, kendini kör, sagır eder; arı - duru tatlı suyu acıtır,
    Böylece padisaha köle nazariyle bakıp ona gururla, kibirle selâm vermeyi; Halkın onu ileri bilmemesini, onun geri
    oldugunu, kendisinin daha ileri bulundugunu;
    Olaylarda kendisinin benzeri bulunmadıgını, zamanede âsıkların bası oldugunu;
    7350, Halkın yıldızlara, kendininse Ay'a benzedigini, herkesin askere, onunsa padisaha
    benzedigini sanmalarını saglamak ister,
    Halkın da kendi gibi asagılık, bayagı olmasını, herkesin zayıf, illetli bir hâle gelmesini;
    Baskasının adının isitilmemesini diler; kimsenin, ona inanmamasını, yanma varmamasını diler,
    Kendinin, ondan üstün olmasını, Hak erinin de kendisi gibi zebun bir hâle gelmesini ister,
    Gece - gündüz, aylar - yıllar geçer de o, hep Allah günesini örtmeye çalısır, Ama bu dilegi olmaz; olmaz ama Allah eri,
    onun dilegine ragmen sonunda Ay gibi ayan - beyan meydana çıkar,
    Sonunda sana da malûm olur ki övülen odur, mümkiriyse yerilendir,
    O Ay gibidir, baskalarıysa sanki Ülker yıldızı; herkes katreye benzer, oysa denize,
    Allah definesi odur, halksa zahmetten ibaret; çogu da bu geçici sarayda kalakalmıstır,
    CL
    Allah velîsi, zamanında, vaktin Nuh'udur; yardımıysa, gemiye benzer; belâ tufanında, sıgınanları korur, Su tufanı da
    belâdır ama ondan kurtulmak kolaydır; çünkü o bela bedenlere gelir; bilgisizlik tûfânıysa ondan güçtür; çünkü ona dalıp
    bogulan, ebedî olarak kurtulamaz,
    Allah eri, âleme rahmettir; iki dünyâda da düskünün elini tutandır, ona sıgınılır,
    7360, Elinizi ona atın, ona sarılın da kurtulun; askla, gerçeklikle ona yüz tutun, O, bu âlemde vaktin Nuh'udur; onun
    gemisi insanı tufandan kurtarır,
    Su tufanının derdinden kurtulmak kolaydır; bilgisizlik tufanı, ondan da güçlüdür,
    Gerçekte tufan, bu âlemdir; bey de o tufanda bogulup gitmistir, padisah da, adamları da,
    Nuh'un gemisine dogru kaçın da can, ondan halâs olsun,
    Dünyânın sehvetleri, tufana benzer; kim bundan kurtulursa, odur Müslüman,
    Bilgisizlikle sehvetlerde kalansa, salavat getirse bile kâfirdir,
    Sizin için eminlik gemisi, aranızda bulunan Allah velîsidir,
    Sizi tufandan kurtarmak için aranızdadır; çünkü o derdin dermanı, odur,
    Allah için olsun, Allah için, hepiniz, ona bakın, onu gözetin de ondan, can defineleri elde edin,
    7370, Allah için olsun, Allah için, canlarınızı ona feda edin de onun gibi dokuzuncu gögün yücesine agın,
    Allah için olsun, Allah için, ona kul - köle olun; o ne yana giderse, siz de o yana gidin,
    Allah için olsun, Allah için, hepiniz ona sarılın; Allah için olsun, Allah için, ondan ayrılmayın,
    Ayrılmayın da böyle bir devleti yitirmeyim ölümden önce ona yüz tutun,
    Ganimet olarak ele böylesi bir devlet gelmis, kimin gönlü varsa onunla esenlesır;
    Kimin gönlü yoksa o, o kisiye gönül bagıslar, o da günes gibi, Ay gibi parlar, nûrlandırır,
    Onu inkâr eden, kendi canına düsmandır; kim ona kul olmadıysa, akılsızdır,
    Hiç aklı olan, kendi ziyanını ister mi; zarar edecegi birseye kosar, gider mi?
    Dipsiz kuyuya ayak atar mı; bir mevki'e erismek için elindekinden olur mu?
    Ebedî ömrü, daimî zevki, nes'eyi terkeder mi?
    7380, Yahut can âlemine, ölümsüz ömür sürülecek âleme karsılık,
    Pis, geçici toprak yurdunu, mihnetlerle, dertlerle, sıkıntılarla dopdolu dünyâyı seçer mi?
    Bu âlemde hiç kimse rahata kavusmamıstır; tümden ziyandır bu âlem, burda kâr, fayda yoktur,
    Bunda gece - gündüz, ele geçen, perisanlıktır; her rahatın ardında bir pismanlık vardır burda,
    Elde edilenin sonu, yitip gitmektir; onun yasayısında bile ölüm uyumaktadır,
    Dünyâ köprüsü, pek büyük tehlikelerle dopdoludur; dünya köprüsü, ancak geçip gitmek için
    kurulmustur,
    Köprü üstüne ev kurmaya kalkısma; dünya köprüsü, aklı - fikri olanın yeri degildir çünkü,
    Senin canın, bu köprüden geçip gitmek üzere mekânsızlık âleminden gelmistir,
    Bu köprünün altında derin mi, derin bir su var; kim bos yere bu köprünün üstünde yurd edinmeye
    kalkısırsa,
    Sonunda o suda garkolup gider; çünkü Allah, sonunda o köprüyü yakacaktır,
    7390, Kim köprü üstünde oturursa bil ki o tufana bas asagı düser - gider,
    Köprüden geçen, tehlikeden kurtuldu; hos bir surette sag - esen, eminlik yerine eristi,
    Dünyâ istekleri, adamı aldatıcıdır; beyin de yolunu keser onlar, efendinin de, kulun da,
    Hepsi de kus gibi onun agına tutulup kalmıstır; hepsi de onun izine düsmüs,muradına ermemistir,
    Büyücü dünyâ, bir kocakarıya benzer; âhiret huzuruna engel olup durur,
    Kendini büyüyle çocuga, gence, ihtiyara genç gösterir,
    Büyük, küçük, iyi, kötü, herkesi kendisini meftun etmistir,
    Kendisini gül bahçesi gibi gösterir ama gerçekte, tikenden de beterdir o,
    Bir ,cehennemdir ki herkesi yok etmedikçe rahat etmez, kendini cennet gösterir,
    Ondan, binlerce kisiden biri kurtulmustur; 'geri kalanları, onun atesinde yok olup gitmislerdir,
    7400, Güçlü, tesirli bir büyüsü vardır ki ona kapılıp tutulmayan hani?
    Güzelligi, yaldızlı bakıra benzer; güzel görünür ama onu çirkin bil,
    Tatlılıgının altında ne acılıklar vardır; onun dogru gösterdigi hersey egridir,
    Düzenine ne had vardır, ne son; hilelerinin bitimi yoktur,
    Kimse düzenle üst olamaz ona; alıcı doganın pençesine karsı sinek ne yapabilir ki?
    Sen tilkiden de zebunsun, oysa arslan gibi; aptallık edip de yigitcesine ona dogru kosma,
    Bir Rüstemin etegini tut da seni arslanın pençesinden kurtarsın,
    Atesin, seyhin nuruyla söner; isin, seyhin yardımıyla basa çıkar,
    Onun gücüyle isler görürsen, ne dilersen kolaylasır sana,
    Dünyânın düzenini, kendi gücünle defedemezsin; o, senin gibi yüzbinlercesinin yolunu
    vurmustur,
    7410, «La havle» nin serhini bilirsen, gücünün yetmedigi sey, aydınlanır sana,
    Daimî diri olan Allah'nın yardımıyla, onunla savasabilirsin
    Bu söz, sana aydınlanırsa, onun eteginden baska birseye sarılmazsın, ondan baskasına
    güvenmezsin,
    Gücü - kuvveti bırakır, aglar - sızlarsın; gururdan, cebbarlıktan vazgeçersin,
    Gece - gündüz, Allâhla kulluk edersin; boyuna yalvarıp yakarmaktan, gerçeklikten, yanıp
    yakılmaktan,
    Baska bir çâre aramazsın; kulluktan baska birseyin ardından kosmazsın,
    Varlıgı, benligi ancak kulluk defeder; varlıgın, benligin kafasına yüzlerce musta vurur da senden
    uzaklastırır,
    Onu çarpınıp çırpınmak degil, kulluk defeder; sakınıp çekinme yayını ger de okla onu,
    Nefsin diledigini yapma; ibâdeti çogalt, benlik, onunla eksilir,
    Çünkü zıt, zıddıyla yok olur; güzün âfeti, temmuz degil midir?
    7420, Soguk, sıcaklıkla mahvolmaz mı? Barıs yüz gösterdi mi savas gider,
    Kulluk, bil ki Seytan'ın zıddıdır; böylesine derdin ilâcı odur,
    isyanın zıddı, gerçekten de ibâdettir; her mihnetin, her belânın zıddı, esenliktir, huzurdur,
    Hadi, böyle bir kılıçla kes nefsin bogazını da o denizde sedefsiz inci ol,
    Senden bilgisizlik gitsin, bilgi gelsin yerine; öfkenin, kînin yerini ilim tutsun,
    Seytan gitti mi, Rahman tecellî eder; cennetlere karsılık dünyâyı terket,
    O, buyrugu terketti, tutmadı da onun için Seytan oldu; kim bu isi yaparsa, onu da Seytan say,
    CLI
    nsanda asi olan ahlâktır; surete itibâr edilmez; çünkü kıyamet gününde herkes, huyuna göre hasredilecektir;
    köpek sıfatına sahipse, köpek suretinde hasredilir; bu, surete îtibâr edilmedigine delildir, Yüce Hak,
    «Dördüncüleri köpekleri» buyurarak Ashâb-ı Kehfin köpegini velîlerden olarak andı; çünkü onda erlerin huyu vardı,
    bu bakımdan sekline îtibâr etmedi; çünkü «Gerçekten de Allah, sekillerinize, islerinize bakmaz; fakat
    gönüllerinize, niyetlerinize bakar,»
    Asıl olan huydur; yaratılıssa, o huyu meydana çıkarır; sen huya itibâr et, sekle aldanma,
    Suret kaptır, aıılamsa altın; altını ara, kaptan geç,
    Aklını basına devsir de surete itibâr etme; arı - duruyu al, tortuyu bırak,
    7430, Her bedene insan deme ;huyuna bak; nasıldır, nicedir?
    O magaranın köpeginin köpekligi, kendisine bir ziyan vermedi; köpek seklinde olusu, onu
    asagılatmadı,
    Çünkü onda iyi huy vardı; o yüzden de daimî diri olan bâkıy Allah'nın velîlerinden oldu,
    Hak onu Kur'ân'da andı; o erlerle zikretti,
    Kimi dördüncüleri buyurdu ona, kimi sekizincileri diye andı onu,
    Hiç sekline bakmadı onun; çünkü Hak naksa, surete bakmaz,
    Onun nazarı, dâima gönülledir, insanların gönüllerinde ne var; ona bakar,
    Onların, kendisiyle dostlukları ne kadardır; her gönülde ne derecede vefa vardır?
    A iyi yoldas, yüce Hakk'ın ona dostlugu da o kadardır,
    Hak, ne surete bakar, ne yapılan amele; ne hırsa bakar, ne nekeslige, ne umulan seye,
    7440, Bil ki Hak, gönüle bakar; gönülde açık, gizli ne var, ona nazar eder,
    Gönlünde onun sevgisi varsa, o, dâima sana nazar eder - durur,
    Sevgisiz ibâdet edersen, Allah tapısından huzur elde edemezsin
    Âdet edinilen ibâdet, asktan, gerçeklikten, kavusma özleminden degil, münafıklıktan meydana gelir,
    O kulluk, o tapman râzılıgı elde etmek için degil ad - san kazanmak, ayıptan kurtulmak içindir,
    Senin ibâdetinin seklinde can yoktur ki Hakk'a lâyık olsun,
    Canı olmayan sekil, mezara gömülmekten baska bir ise yaramaz,
    Degil mi ki Allah, gönüle nazar etmekte; su halde gönlünü gelistir; çünkü onun baktıgı yer, gönüldür,
    Artık sen de gönlünü dogrult; balçık içindedir ama asıl olan, gönüldür,
    Gönlünü Hakk'a ver de saf bir hâle gelsin, tertemiz olsun; topragın üstünden su gibi akıp gitsin,
    7450, Su da topragın üstünden akıp gitmez mi; suya topraktan bir ziyan gelir mi?
    Tertemiz su, toprakla bulanmaz; apaydın, tertemiz bir hâlde akar, gene denize kavusur,
    Süt de kanın, pıhtının arasından geçip süt emen çocuga temiz, saf olarak gelir, ulasır,
    Yolu o pisliklerden geçer ama bak da gör, hiç onlara bulanıyor mu?
    Ananın muhabbeti, onu tortudan arıtıyor da bize saf bir halde getiriyor,
    Böylece Allah'nın muhabbeti, rahmeti de costu mu, acıları tatlıdan, kötüleri iyiden ayırd eder,
    Tatlı, iyi olan da, o zehirlere, o kötülüklere bulanmaz; hos, bir hâlde Allah'ya ulasır,
    Gönül, balçıkta olsa da günes gibi nurlar saçar,
    Balçıktan ona bir zahmet gelmez; hattâ zahmet bile onun yüzünden rahmet olur,
    Gönlünü Allah'ya ver, balçıgı düsünme de bütün islerin ilerlesin,
    7460, Beden de, âlem de onun perdesi degildir; fakat bu ikisini düsünmek, sana perde olmustur,
    Bedeni, cihanı düsünmeyi bırak; fikrini de, hatırını da tümden Hakk'a ver,
    Perde olan dünyâ degildir, dünyâ düsüncesidir; din düsüncesi ne daldın mı, âhireti elde edersin
    Malın - mülkün vardır ama, degil mi ki gönlünü Hakk'a tapsırdın,
    Bunlar sana perde olmaz; çünkü gönlün, Allah askıyla dopdoludur,
    Ama dünya malını-mülkünü terketsendebunu candan-gönülden yapmadıysan, gönlünde o sevgi varsa,
    Hiçbir suretle bundan faydalanamazsın; hiç kimse böyle bir ziyandan fayda elde edememistir,
    Hâsılı dünyâyı, bir karsılık elde etmek için terkettiysen, boyuna buz gibi soguksun sen,
    Çünkü bu gitti - gider, o da ele geçmez; böylece olmayacak bir sey için ömrünü yele verdin - gitti,
    Dünyâyı candan - gönülden terketmek gerek ki can, ebedî olarak huzura kavussun,
    7470, Yoksa dünyâyı canla - gönülle terketmezsen, ebedîlik yurduna sefer edemezsin,
    Yolculuga içten çık, gönülden yola düs, dısardan degil; çünkü neliksiz niteliksiz âleme yol,
    gönüldendir,
    Onu, duygu yoluyla arama, sevgiliyi can yoluyla ara,
    Sende is gören bes duygu, nura mensup degil, atese mensuptur,
    Ates, süphe yok ki, onun nuruyla söner; bu altı (yön), bes (duygu), dört (unsur), onunla ölür -
    gider,
    Orda bütün sayılar yok olur; ask parıltılarında görünmez,
    Yok ol da bu sayıdan kurtul; böylesi tehlike dolu tuzaktan sıçra, halâs ol,
    Allah askını seç de emîn ol; asktan baska hiçbir seye, bir arpa denli deger verme,
    Ask binegine bindin mi, hos bir surette onu, can âleminin gögüne dogru sür,
    Çalısıp çabalamayı ayak bil, askıysa kanat say; kim kanatlanırsa, o kurtulur tehlikeden,
    7480, Yolu ayakla alırsın ama ey bilen kisi, nerde ayak, nerde kanat?
    Ayakla yüz yılda asılan yol, kanatla bir solukta alınır,
    Ama kanadın yoksa, ayakla yürü; yoldasların ardına düs de kos canla - basla,
    Böylece yoldan kalmazsın; sonunda da Allah'tan bir rahmettir, gelir, erisir sana,
    Hak seni padisahlar padisahı yapmadıysa, orduya katılacak dereceden de asagı degilsin ya,
    Boyuna, Allah yolunda çalıs, ona kavusmak istegiyle cos - köpür,
    Bu çalısmada iyi hareket eder, çaba gösterirsen, bu cosup köpürmede vefalı olursan,
    Bu çalısıp çabalaman, devlete erisecegine bir nisanedir; can kusunun kolu-kanadı, istektir,
    Çalısmayanı ölü bil; canı olsa bile ölüdür o, diri degildir,
    Öyle kisideki can, hayvanı candır; o asagılık kiside vahye, ilhama mazhar olacak can yoktur,
    7490, Hayvani can da sonunda, gerçekten de, yok olur - gider, izi eseri kalmaz,
    Ebedî olarak diri olan, vahye, ilhama mazhar olan candır; çünkü o can, cananla durur,
    Hakk'a ulasmayı böyle can ister, çünkü onda akıl ve îman nuru vardır,
    Kimin gönlünde istek yoksa, sonunda cehenneme yönelir - gider,
    Çünkü Hak, ona îman nurunu vermemistir; insandan dogmustur ama seytanın ta kendisidir,
    CLII
    Yüce Hak, ruhları, cesetlerden dokuzyüz bin yıl önce yarattı; hepsini de rahmetiyle besledi, gelistirdi,
    esenlestirdi, «Rabbiniz degil mi yim» buyurdu; evet dediler; «inin» diye hitâb etti; bu neliksiz - niteliksiz olan
    bu âlemden o âleme gidin, balçıktan yapılmıs kalıplarda esenlesin, yerlesin, ahdinizdeki vefanız belirsin dedi su
    hâlde kim, orda zevke, sefaya, huzura ermisse, burda da onu arar; çünkü «Vatan sevgisi îmandandır,» Ama kim
    buna ermemisse, ne arayacak? O, bir hayvandır ki burdan türemis; öküz gibi, esek insan seklinde anlam
    bakımından
    hayvan nerde, Hakk'ı tanımak nerde?
    Kimin canı, Elest ahdinden beri yabancıysa, bu yana yamanmıssa,
    Hak'la bildik olmayı nerden arayacak; yahut bu yolda nerden gerçeklikle kosacak?
    Orda Hak'tan bir bagısa nail olmamıstır ki; o, burda aramayı ne yapacak'' Söyle,
    Bir kuması yitirmeyen, bunda, onun pesine düsüp her yana kosmaz elbet,
    Ama iyi bir vakit geçiren, ömründe, o geçirdigi zamanla hosnûd olan kisi,
    7500, Mihnete düstügü zaman, o günlerini anar, bir soluk olsun, o anısla sevinmek ister,
    O zamanları hatırlayınca o demleri yitirdiginden dolayı feryâd eder,
    Yanıp yakılacak ne hos zamandı: ziyansız binlerce fayda elde ediyordum der,
    Her solukta canı, askla yanıp yakılır da öylesine hos bir günü anar - durur Allah'dan,
    O demler, asla hatırından çıkmaz, yazıklar olsun, nerde o demler?
    Acaba tekrar o günler yüz gösterir mi, öylesine solukdası der, nerden bulacagım?
    Ama ömründe bir hosluk görmeyen, eline acılıktan, eksilikten baska birsey geçmeyen kisi,
    Neyi hatırlayacak, neyi arayacak? iyi bir gün görmemistir ki o,
    Ezelde Elest sarâbını içmis olan, o ruh sarabıyla sarhos olan kisinin,
    O çakır mertligi geçer mi hiç? ki gözü de boyuna o yandadır onun,
    7510, O hayâl, bir soluk bile gözünün önünden gitmez; o bulusma tadını bir an bile unutmaz,
    Dünyâda ondan baska birsey aramaz; o arayısla kıvranır durur o,
    Ona kavusması müyesser olmadıkça costukça cosar, feryâd eder - durur,
    Bütün velîler bu hâldedir, böyle hareket etmislerdir; bulusmak, kavusmak için kendi kanlarını içmislerdir,
    Ayrılık derdiyle ne uykuları kalmıstır, ne yeyip içmeleri; hepsinin de varlıgı gamdan yıkılıp gitmistir,
    Varlıklarını özlem atesine yakmıslardır; iki dünyâ da hararetle, dumanla dolmustur,
    Bedenlerini de Hakk'a feda etmislerdir, canlarını da: iste ondan sonra kavusma zevkine ermislerdir,
    nsanın varlıgı, benligi engeldir, perdedir; o ortadan kalktı mı yüzlerce kapı açılır,
    Sende, senlikten bir kıl kadarı kalsa, Allah vuslatı yüz göstermez,
    Sen kalmazsan ebedî olursan; tümden aradan kalkarsan, ondan sonra, sensiz olarak diledigini bulursun,
    7520, Allah'ya kavusmak, yoklukla olur; kim yok olduysa Hakk'a o ulasır,
    Erlerin azıgı, azıksızlıktır; azıga dayanan erkegi kadın say,
    Ulular gibi açlıgı seç; boyuna, açlıgın ta kendisinden yiyecek düz kendine,
    Rahatını uyanıklıkta ara; yüceligini de horlukta, asaglıkta,
    Muradın ,muratsızlık oldu mu, ondan sonra Allah vuslatına erersin,
    Yokluga erersen var olursun; Allah, sarapsız olarak sâkıy olur sana,
    Mihnetle rahat, sence bir oldu mu, sonucu tamam olur - gidersin,
    Birlige eristin mi, ikilikten kurtulursun: bundan sonra var da sen olursun, yok da sen,
    Bu duraga vardın mı, dirilige ulasırsın; herseyden geçtin mi, hayat bulursun,
    Sevgilinin vuslatını konak edinirsin; onun dilegine düser, hastalıktan kurtulursun,
    7530, Ona ulastıktan sonra, ayrılık nedir, görmezsin; gönlündeki hüzünler durulur - gider,
    Irmakta katre olduktan sonra onun havasıyla deniz gibi cosar - dalgalanırsın,
    Direndin de Turdagı kesildin mi, onun baharından nur libasları giyinirsin,
    Gönüllerde binlerce baga - bahçeye kavusur, Rahmanla bulusma duragına erersin,
    Allah ululugu tecellî eder de ey yigit, o parlayınca sen yok olursun,
    O kalır ancak; sen ondan söylersin; ondan söylenen söz, yorumlanmaz artık,
    Boyuna onunla olursan; kötülük ordusundan, onunla kurtulursun,
    Bu dünyâdayken Hakk'a ulasırsın; âhiret, simdiden eline geçer,
    Katre olan canın derya kesilir; dilsiz - dudaksız, gönüllerden sözler söylersin,
    Melek gibi bedensız nur olursun; vuslat denizinde ayaksız yürürsün,
    7540, O vuslatta ayrılık görmezsin artık; boyuna bulusur, kosusursun,
    Velîler, sana es - dost olurlar; hepside canla - basla seni görür - gözetir,
    Hepsi seninle sarab içer, meze yer; hepsi sofrandan nevale alır, gıdâlanır,
    Hepsi halka kesilir, sen yüzük tası olursun; hepsi adetâ küçülür, sen ulu olursun,
    Böyle bir vuslata eristikten sonra da ne dilersen olur,
    Bu vuslattan sonra da baska bir yol var ki o, hayırdan da dısardadır, serden de,
    CLIII
    Hakk'a kavusmak, bir duraktır ve hasların son durakları budur; bundan sonra hasların haslarının, Hak'ta bir baska
    gidisleri vardır ki bu, durakta gidistir, Yolda gidisin sonu vardır; ama, durakta gidisin sonu yoktur; çünkü yolda
    gidis, kendinden, varlıgından, geçmektir; insan varlıgının sonu vardır, Ama durakta gidis, Allah1 da,
    gerçeklik ve vuslat âleminde gidistir ki bunun sonu yoktur, Beden ehli olanlar, gerçek velîlerden Hak sırlarını, vuslat
    ve ask sarhoslugunu, bunların serhini duyarlar; fakat o duraga erismediklerinden, esasen de gerçek perde olan
    sehvetlerin verdigi sarhoslugu Hakk'ın ve vuslatın sarhoslugu sanırlar; peygamberlik, velilik dâvasına kalkısırlar;
    onlar, halkın en kötüleridir iste, Hani bir sinek, denizi, gemiyi, kaptanı duymustu da ansızın bir esek sidigi
    birikintisi görmüstü; üstünde de bir saman çöpü vardı; o saman çöpünün üstüne kondu, o yana - bu yana
    gitmeye basladı; görüsünün kısalıgı, himmetinin noksanı yüzünden, iste buncagız deniz ve gemi, ben de
    kaptanım demeye baslamıstı; bu yol yitirmislerin halleri de bunun gibidir; kendilerilerini ulasmıs sanırlar,
    O yolda gidis, vuslatta gidistir: olgunluktan olgunluga dogru yol alıstır,
    Beden yolunun sonu vardır, kıyısı var; can yolunaysa ne had var, ne son,
    Boyuna durakta gitmektir o gidis; hâsılı o yolun hiç sonu yoktur,
    O yolda gidisin izi - tozu da belirmez; akıldan da üstündür, bedenden, candan da,
    7550, O yol, düsüncenin, anlatısın vehmine bile gelmez, ondan da uzaktır; çünkü nur
    içinde nurdur o yol,
    Yolda gidis, ölüm vaktine dek sürer: ölümden sonra giden, kalmaz artık,
    Durakta gidısse boyuna sürer - gider; o çesit gidis, hür kisilerin harcıdır,
    O yola, adım - adım gidilemez: varlık, yokluk yolunu nasıl ala bilir ki?
    Durakta gidis yolunun sonu yoktur: o yola gidis de bunun gibidir,
    O yolda durus - dinlenis hiç yoktur; neliksiz - niteliksiz âlemde boyuna gidilir,
    Allah'a, gidisin sonu vardır: Allah'ta gidisinse ne sonu vardır, ne sınırı,
    Allah'a gidis, varlıktan - benlikten geçistir: varlıgından - benliginden geçtin mi,artık gidis kalmaz,
    Allah'ta gidisse, O'nun sıfatlarında seyredistir ki Hakk'a nasıl zeval yoksa bu
    gidise de bir son, bir durak yoktur,
    O yola bir son arama; çünkü Allah'ın (sıfatlarının, eserlerinin zuhurunun) da sonu yoktur,
    7560, Öylesine gidiste ikilik olamaz; sen yok olmadıkça da ikilik yok olmaz,
    Senden senlik gitti mi, Hakk'a gidis baslar; «Hergün iste» sırrım anla,
    Herkesin gidisi, lâyıgıncadır; sürünün çobanı, suniye göre olur,
    Kendi gidisini, gerçek gidisle kıyaslama; erkek arslanın kazla ne ilgisi var?
    Zerre, aydınlatıcı günese karsı nedir ki: katre, gölün, denizin karsısında ne olabilir ki','
    Sen, her seytana zebûn oldukça, nerden ve nasıl meleklerle düsüp kalkabilirsin?
    Esekliginden her katreye deniz deme: zerreye de gökteki günesin adını takma,
    Hani bir sinek, ansızın esek sidigi birikintisinin üstündeki saman çöpüne konuverdi de,
    Sindigin üstünde o saman çöpü yüzüyor, sinek de onun üstünde söyle diyordu:
    ste su gemi, su da deniz, bense kaptanım; yeller esmeden gemiyi her yana yürütmedeyim,
    7570, Esek sidigi ona umman görünüyordu; saman çöpü gemiydi onca, kendisi de kaptan,
    Sidik birikintisi, onca denizdi sanki; ona o kadar büyük, engin görünmedeydi,
    Herkesin görüsü, layıgıncadır; bu yüzden de Tann'ya âsık olan, küçük, degersiz sayılmamalı,
    Hak, önce ona o liyâkati verir de sonra ask dersini okutur,
    Kendi nurunu onda gizler de onu, o nuru aramaya koyultur,
    Yoksa karanlık, nerden aydınlıgı arayacak; hattâ karanlık boyuna nurdan kaçınır,
    Hiçbir vakit zıt, zıddını aramaz; esit, canla - basla, boyuna esidini arar,
    Hiç deve, öküzü arar mı; yahut padisah, yahut hür kisi, kulun - kölenin esi - esidi olur mu?
    Allah'ya âsık olan da senin gibi insandır ama gözün, görüsün varsa ona bir iyice bak,
    Gözün ısıklıysa onda ne maya var, ne yaratılıs; onun can denizinde ne inciler var, onu gör,
    7580, Sen, onun toprak bedenine bakma; gözünü aç da temizligini gör onun,
    Temizligi, yerin de ötesinde, yedi kat gögün de; fersi de asıp geçmis, Ars'ı da, boslugu da,
    Peygamber gibi bilgisi Hak'tan, boyuna Hakk'a nazar etmekte,
    Onunla Allah'nın arasında hiç bir kimse vâsıta olamaz; bu sırrı anlayıver,
    Allah ne buyurursa onu yapar; o çevgenin önünde adetâ bir top,
    Kader, nereye yuvarlarsa oraya gider; top gibi basının yüzünün üstünde yuvarlanır,
    Onun isini, ondan degil, Hak'tan bil; Hak, sanki ırmak da o, dere gibi,
    Allah'nın önünde bir âlet gibi; ne isterse onu, ondan meydana getirmekte,
    Âlete itiraz etme; hiç kimse âletten birsey ummaz
    Safları yaran bir kahramanın elinde olmadıkça kılıç, kalkan ne yapabilir?
    7590, Nerde bir saf yaran, yigit ki kılıcı çeksin de arslan gibi ordunun kalblerıni yarsın,
    Rüstem olan, düsmanın kanını -içmedikçe dincelmez,
    Senin aklın Rüstem'dir, nefsinse düsman; onun korkusundan her yana kaçar - durur,
    Yürü, ele geçir, kes - öldür onu da dertten - mihnetten de kurtul, korkudan, belâdan da aman bul,
    Ehrimen'e benzeyen düsmanın basını kestin mi o zaman emîn olursun,
    Onun basını, bedeninden ayırdın mı, hosça oturursun; dörtten de ,kurtulursun, besten de, altıdan da,
    Altısız, bessiz, dörtsüz ruh olur,' Nuh gibi herkesin elini tutar, herkese yardım edersin,
    Canların gemisi, Nuh'un ögüdüdür; kim o ögüdü tutarsa zahmetten, belâdan kurtulur,
    Kim, zamanın Nuh'unun ögüdünü tutarsa onu, tufan, suda bogmaz,
    Ruhların tufanı sehvetlerdir; Nuh'un gemisiyse ibâdetler, namazlar,
    7600, Kim böyle bir gemiye bindiyse güzellesti, çirkinlikten kurtuldu,
    Nuh'un ögüdünü canla duymayansa, süphe yok, tufanda boguldu - gitti,
    Akıllıysan ögüt dinle de bizim gibi hos bir surette dosta kavus,
    Yoksa bu ögüdü tutmazsan, hapsedilmeye, baglanmaya, zincire vurulmaya lâyık olursun,
    A yoksul, kendinden pek gaafılsin de o yüzden gamlara batıp kalmıssın,
    Uyusan da, uyanık olsan da gamdan kurtulmaya bir imkân bulamıyorsun,
    Dünyâda ne malın var, ne mülkün; bası dönmüs bir hâlde her yana kosup duruyorsun,
    Buna sebep de Allah'ya itaat etmeyisin; bu yüzden Allah rızâsından uzak düsmüs, ayrılmıssın,
    Cefâlar içinde yuvarlanıyorsun; su körlükten nasıl kurtulacaksın? iki gözünü aç,
    Böyle bir yolda kalakalır, bir kâr elde etmeden tezce yüzbinlerce ziyana girersin,
    7610, Böyle gidersen eyvanlar olsun; bundan vazgeçemezsen gönül ehlinden olamazsın,
    Ömrün, kuskusuz yiter - gider; sonunda alçalır, yalvanr - yakarırsın ama ne fayda;
    O alçalıstan, yalvarıstan birsey elde edemezsin; degil mi ki kanadın yok, nasıl uçabilirsin?
    Yanımıza gel de sayemizde can sahibi ol; kuzgunsun ama dogan olur, devlet kusu kesilirsin,
    Biz hem devlet kusuyuz, hem devlet kusunu tutanlarız; kendimizden baskasını da kabul etmeyiz,
    Bizdensen, neden bizden uzaksın; nurdan niçin karanlıktasın?
    Sekerimiz neden sana zehir gelmede; lûtfumuz ne yüzden sana kahır görünmede?
    Gönül ehliyle alıs - verisin yok; boyuna dısa bakmadasın,
    Hayvan gibi yemekle - içmekle dirisin de o yüzden gönül ehlini bilmiyorsun,
    Gönül ehlini, gene gönül ehli bilir; ebcedi sökmeye ugrasan, çocuk, nerden kitap okuyacak?
    7620, Bir ihtiyar (Zâl), nerden Rüstem'in kılıcını çekecek; yıpranmıs sal, nasıl olur da atlasa benzer,
    Evde beslenen kus, nerden zümrüdü ankaa gibi uçacak; asagılardan olan nasıl yücelere agacak?
    Herkes ne yapabilirse onu yapar ancak; ars lanın köpek dogurdugunu gördün mü hiç;
    CLIV
    «Herkes, huylandıgı huya göre hareket eder» âyetinin tefsiri, Yüce Hak, kime kötülük kaabiliyeti verdiyse o,
    çaresiz kötülük eder; kime iyilik kaabiliyeti verdiyse o da iyililik eder; ancak yüce Hak, kötülüge razı degildir,
    Hayrı diler, serse çirkindir:
    Ama olmayacak seye razı olmaz,
    Bunun örnegi sudur: Bir efendinin iki kölesi olsa, biri emin, öbürü hâin bulunsa, dostlarına, bu emindir, öbürü
    ham diye ikisinin de hâlini haber verse, sözünün dogrulugu meydana çıksın diye onlardan o iki isin de
    meydana gelmesini istese, bu suretle hainlige razı olmus sayılmaz, Netekim yüce Hak, her insandan meydana
    gelecek isi Levh-i Mahfuz'a yazmıstır, melekler de o yazıyı okumuslardır da gerçeklemeleri artmıstır, tasdıyk
    edisleri ilerlemistir, Allah bunu böyle takdir etmistir; ama serre de asla razı degildir,
    Hak, Kur'ân'da buyurmustur ki: Küçük - büyük, genç - ihtiyar,
    Kimi nasıl yarattıysam ondan, vefaya, siteme ait o zuhur eder,
    Herkesten, onda ne varsa o zuhur eder; kötüye lâyık olan kötüdür, iyiye iyi,
    Kimin içinde kötü yaratılıs varsa o yaratılısa lâyık is yapar, hüner gösterir,
    Kiminde içinde kötü maya varsa islen tüm kötüdür, asagıdır,
    Ezelde nasıl yogrulmussa isleri yaratılısına lâyıktır,
    Allah hayrı da dilemistir, serri de; ancak serre razı degildir
    7630, Allah, serre razı olsaydı ser yapanları atesle, yalımla yakmazdı
    Ama, o bir olan Allah, sözünün aksi çıkmasın diye de kötüden kötü isin zuhurunu diler,
    Bu sözü duyup da olmayacak birse)' sanma; olur bil de dedikoduyu bırak,
    Bunun sırrını bir örnekle anla da o ahvâli ögren,
    Bir efendinin iki kölesi olsa, birisi alçaklardan, öbürü yüce kisilerden bulunsa,
    Biri hâin, ters, kötü huylu, öbürü enim, seçkin, iyi kisi olsa,
    Gizlice ikisinin de hâlini, adıyla - sanıyla dostlara söylese,
    Birinin hainliginin, öbür kölenin emîn olusunun meydana çıkmasını,
    Verdigi haberlerin dogrulugunun bilinmesini, sözlerinin, verdigi haberlerin dogru oldugunun bilinmesini diler;
    Fakat, aklın varsa sunu gerçek olarak bil ki kötülüge razı degildir o,
    7640, Allah da ezelde meleklere, sözsüz, harisiz bunları bildirmistir,
    Herkesten dünyâda, iyiden, kötüden, açık - gizli ne meydana gelecekse anlatmıstır,
    Biri egrilige yönelecek, biri dogrulukta bulunacak; birinin derecesi artacak, birinin eksilecek;
    bunları bildirmistir,
    Ama kötü ise razı degildir; dâima kötülükten arıdır,
    Levlıte gerçek olarak, iyiden - kötüden, küçükten - büyükten ne olacaksa hepsi yazılmıstır,
    Bütün bunları apaçık anlatmıstır; bu böyledir, öbürü söyle, buyurmustur,
    Demek ki bu yüzden Hak, melekler, iskilde kalmasınlar diye serri de takdir etmistir,
    Gögün yücesindeki Levh'te yazılmıs olan Allah emrinin dogru oldugunu bilmelerini;
    Hepsinin de inanıp îmanlarının artmasını, namazda, duada onu övmelerim;
    Her melegin, ey Allah, senin bilginden hiçbir sey gizli degildir;
    7650, Senden baska hiçbir kimse sırları bilmez; dünyâda senden baska is gören
    yoktur demesini murâd etmistir,
    yi - kötü, hepsi de takdîrin; ama sonunda herkes hasredilince,
    Nasıl olur da herkesin mertebesi bir olur? Biri cehenneme gider, öbürü cennetlere,
    Boncugun degeri nasıl olur da inciye uyar? Dünyâda seker zehire benzer mi hiç?
    Tilkilerden arslanlık arama hiç; yol yitirmislerden kılavuzluk isteme sakın,
    Nerde bir kaabıliyetli ki isin sırrından haberdar olsun da apaçık seyi süpheliden ayırıp bilsin;
    Böylece de o gözü gören kisi, gönül sırrını görsün de yer - yön âleminden yersizlik - yönlüzlük
    âlemine uçsun;
    Ask âlemine kadem bassın; her solukta bir baska hâle burunsun;
    Çesit - çesit öyle hükümlerde bulunsun ki onları, Eflâtun bile rüyasında görmemis olsun,
    Mekânsızlık âleminde taht sahibi olur da iki dünyâda da padisah kesilir,
    7660, Ölü, ondan ebedî hayat bulur; ölüme de aldırıs etmez artık, mezara da, lahde de,
    Bunlar, kıyısız, kenarsız anlamlardır ama halkın kulakları sagırdır, bunları duymaz,
    Böyle sırlara lâyık kulak nerde: bu nurları görecek göz hani?
    Nerde o kulak ki bu, budur diye oldugu gibi anlasın; bunları görsün de, bu dînin sırrıdır desin,
    A bilen kisi, bunları duyabilecek, bu anlamları anlayacak kulak olsaydı,
    Baska çesit remizler söylenir, essiz inciler delinirdi,
    Ondan daha üstün durak olmayan makamdan yüzbinlerce bahislerde bulunurdum;
    Kimsenin kulagının duymadıgı, hiçbir gözün görmedigi sözleri söylerdim de,
    Bütün sözler hasede düserdi; her hased eden, gussadan kör olur - giderdi,
    Sözlerimiz, günes gibi tanınırdı; yolumuzu inkâr eden, kahrolurdu,
    7670, Sözlerimiz bir baska sekle dönerdi; katre, isaretimizle deniz kesilirdi,
    Gayb âlemine ait seylerin hepsi yüz gösterirdi: halkın dügümleri de çözülürdü,
    Bu dünyâda perde ardında kimse kalmazdı; dilenip istenen de isteyenlere yüz gösterirdi,
    Can sarabı, can gibi ucuzlardı; hattâ yerdekilere bile dökülüp saçılırdı:
    Bütün bedenlere es - dost olur, can gibi boyuna bedenlerde yer tutardı,
    Besikteki çocuk, Mesih'e dönerdi; herseyi anlar, söyler fasîh bir hâle gelirdi,
    yi, kötü, görünürde bir olurdu; ikilik aradan kalkardı,
    Su fanı dünyânın bütün halleri, ihtiyara da, gence de ayan - beyan degil mi?
    Çocuk da yolu gören pîr kesildi mı, gayb âlemi de böyle olur iste,
    Ama Hak bunu istemez; sırrını, kimsenin anlamasını dilemez;
    7680, Onun için de herkesin hayrete düsmesini, tundan tuna gezmesini murâd eder,
    Hâsılı hayran olup kalmıs, onun günesinin karsısında zerre gibi bası dönmüs,
    Kendinden geçmis, onun isine sasırmıstır; herkes, hiç bir yardımcısı yok demekte,
    Herkes, gece - gündüz onu aramakta, yanıp yıkılacak onu anmaktadır,
    Herkes, canda-gönülden onu aramaya düsmüsbası dönmüs bir hâlde her yana kosup durmakta;
    Ondan bir belirti bulmayı umarak boyuna yanıp erimektedir,
    Oysa, sanki uzaktan bunları seyreder; herkesin saskınlıgından sevinir;
    Halkın gamından sad olur; onun katında feryattan daha aziz birsey yoktur,
    Sen de candan - gönülden feryâd et de canın balçıktan kurtulsun,
    Balçık, ruhun zindanıdır; ruh, bu yüzden, o zindanda perperisandır,
    7690, Can, bu bedende, boyuna zahmettedir: çünkü o defineye kavusmaktan uzaktır,
    Define dedim ama, Hak ondan uzak olunca, sevgilisi, gözünden gizli bulunursa, ne hâle gelir?
    Kim dosttan uzak kalırsa hali ne olur onun? Sen söyle bana,
    Onun hali nerden dile sıgacak; anlatıs kaplarına nerden girecek?
    Onun, derdine ne had vardır, ne son; onun ziyanına nerden son bulunacak?
    Kim askı bulduysa tamamlandı - gitti; artık sen, ona karsı ne padisahtan bahset, ne kuldan,
    Çünkü sayı bu yandadır; ask günesi can nurunu saçmaya basladı mı
    Ne sayı kalır, ne iyi, ne kötü; hepsi de bir olan Allah'ya yüz tutar.
    CLV
    Allah'nın has kulu, bütün yaratılmısları esirger, hepsinin de Allah'ya kavusmasını diler; ama gayret, buna engel
    olur, Birisi, itiraz eder de, bu kitapta andıgın her velî hakkında, esin benzerin yok, dünyâya senin gibisi gelmedi de,
    gelmez de demektesin; bu sözde tenakuz vardır derse cevap verir de deriz ki: Tenakuz, velîlerin, anlamda da sayılı
    olmalarına baglıdır; oysa onların sayılı olmaları, ad ve cisim bakımındandır, anlam bakımından degil, Sözgelisi
    padisah, katır, at, deve ve baska yüz çesit binege biner ama padisah, hep odur; binekler yüzünden sayılı olmaz; bu
    bakımdan da övgüler, hep o padisaha aittir, tenakuz yoktur, Bu hususta baska örnekler de vardır ki siirde
    söylenmektedir,
    Göstereyim, söyleyeyim, bagları, dügümleri tamâmiyle çözeyim diye gayretler ediyor,
    çabalıyorum ama,
    Ne yapayım? Onun gayreti engel olmada; kalkan, saldırılarımı önlüyor ,ben ne yapabilirim?
    7700, Bildigimi anlatsaydım bu âlem, o âlemin karsısında yok olur - giderdi,
    Aradan ikilik perdesi kalkardı; Hak, benlik, senlik olmaksızın meydana çıkardı,
    Ey benimle oturup kalkan, bil ki iki âlemde de benzerin yok,
    Ben padisahsam, sen de padisahlardansın; sen de benim gibi her gönlün, her canın nurusun,
    Hakk'a andolsun ki benden öte kimse yok; yanımdan ayrılma, buracıkta dur,
    Degil mi ki sarapçısın; elimden sarab iç, sarhos ol da ayıklıktan kurtul - gitsin,
    Bizden olan, sarab içer; günes gibi herkese nur saçar,
    Hem padisah olur, hem padisahlık bagıslar; yoksula geçer al altınlar ihsan eder,
    Kimde irfan nuru varsa, kim, gerçeklik ve îman gevherine sahipse,
    Yüzümüzü canla - basla kıble edinir, canla - gönülle dudagımızı öper,
    7710, Degil mi ki benim gibi azız oldun, seçkin bir hâle geldin; tez ask binegine vur egeri,
    Degil mi ki Allah bagısıyla kutlu oldun, var Rüstemlerin safını bugün,
    Zamanede kimse sana karsı duramaz; ruhtan baska hiç kims^, seni anlayamaz,
    Yeni hükümler yürüt devrânın padisahısın; yeni paralar bastır adına, sultansın çünkü,
    Alemde mutlak hüküm senindir; Adem gibi naipsin, halîfesin sen,
    Hükmedenler bedenlerdir sanki, sense cansın; padisahlar altın kesintileridir, sense mâdensin,
    Senin gibisi gelmemistir de, gelmez de; bugün âlemin özüsün sen, özetisin,
    Güzellikte, lûtufta benzerin yok; taç da senin gibisini görmedi, taht da,
    Zamane anası, senin benzerini dogurmadı; zaman bahçesi, senin gibi meyva vermedi,
    Âdem de benzerini rüyada bile ne gördü, ne de kimseden sıfatlarını duydu,
    7720, Hızır, seni görseydi hayran olurdu da Musa gibi pesine düser, kosardı,
    Mısır Yûsuf un, güzelligini anlasaydı, askla iki büklüm olurdu,
    Ve, uzaktan görseydi seni, kendi güzelligine magrur olmazdı,
    Sîrîn'in gözü o yüze - o yanaga düsseydi, kendi güzelliginden bezerdi,
    Senin esin - esidin yoktur; olmayacaktır; varlık yaratılah senin gibisi gelmemistir de,
    Büyükler için bundan önce bu çesit, hattâ bundan da üstün övgüler düzdüm,
    Bunlarda birbirine aykırı anlamlar bulan, bunları böyle anlayan kisinin, Ledün bilgisinden haberi yoktur,
    Çünkü tam olgun kisilerin hepsi de, dâima bir kadehten sarhosturlar,
    Sıfat bakımından birbirlerine uzak olsalar bile zât itibariyle hepsi bir nurdur,
    Bin bile olsalar birdir onlar; dervisler, sayıdan kurtulmuslardır,
    7730, Gerçekte birini övüs, hepsini övüstür; birini veris de, gerçekte hepsini yetistir,
    Su hâlde sen, onların biriysen, esin - benzerin yok;
    Âlemde kimse benzerini görmedi; Âdem soyundan senin gibisi de dogmadı desen;
    Ondan sonra, baska velîlere de bu sözleri söylesen, hattâ daha üstün sözlerle övgüler düzsen,
    Dogrudur bu, çünkü hepsi de birdir onların; tam gerçege ermislerdir, süpheden arınmıslardır onlar,
    Ama, bunun tersine, bu sözleri nefis ehline söyler, onları över, begenirsen,
    Sözlerin, birbirine uymaz, dogru olmaz; çünkü herbiri, ayrı bir asıldan kopusmustur onların,
    Herbirimn ayrı sıfatları vardır, ayrı zatları; herbirinin yasayısı da ayrıdır,
    Onların birini övmek, hepsini övmek olmayacagı gibi birini yermek de hepsini yermek olmaz,
    Her peygambere, herkes, bu çesit sözler söyledi, övüs incisini boyuna böyle deldi,
    7740, Senin gibi bir padisah dünyâya gelmedi, zamanın gözü, yüzün gibi bir yüz görmedi;
    Güzellikte, âlemde benzerin yok; insanların da, cinlerin de özüsün - özetisin dediler,
    yi bil ki hepsi de dogru söyledi; çünkü onlar, o ummandan bir tek inciydiler,
    Bedenlerinin sayısı çoktu ama canları, ne ikiydi, ne dört, birdi,
    Çünkü hepsi de gerçekte birdir; söyle bana: Kim onları birbirinden ayırabilir?
    Allah'nın tertemiz nüm, nasıl iki olabilir? Kim iki derse, asagılıktır,
    Dostum, yüzlerce kandilin, mumun üstüne bir tek ısık binmez mi?
    Isıga bak, mumları bırak da birlik bahçesinden meyva devsir,
    Birisi, her solukta renk - renk, çesit - çesit libaslar giyilise de dısarıya çıksa,
    Elbise yüzünden o adam degisir mi; akıllı kisi böyle bir söze inanır mı?
    7750, Çünkü hiç kimse, elbiseyle degismez; sirke, küpün degismesiyle bal olmaz,
    Altından testi, tas, çanak, küp, sürahi, kadeh yapsalar,
    Ad, sekil bakımından çesitlidir, birbirlerine uymazlar, dal'la elif gibidir bunlar;
    Ama hepsini de eritsen, sen de bilirsin ki hepsi, gene altın olur,
    Demek ki dostum, sana ayrı görünse de gerçekten de anlasıldı ki övgüler ayrı degildir,
    Ey arayan, bütün bu övüsler, Hakk'ı övüstür; çünkü âsık, Hak'tan söyler,
    Çünkü hepsinden maksat, birdir; iki anlayan kisi, duymamıstır, anlamamıstır,
    Ey âsık, bunun sonu yoktur ama gerçek olana bir isaret yeter,
    CLVI
    Akıllıya bir isaret yeter; çünkü o kiside bu arayıs vardır, söylenmeden anlar, Hani iki kisi, upuzun bir isi bilse, birisi,
    bir isarette o isi, bütün ayrıntılarıyla öbürüne anlatabilir; ama o isi hiç bilmeyene bir isaretle bütün o is nasıl
    anlatılabilir?
    Hattâ gizlesen bile, bir isaret verilmeden o isi anlar, Çünkü o anlayısı Allah, ezelde onun gönlüne koymustur,
    7760, Onun canı Elest âleminde o saraptan, o kadehten sarhos olmustur,
    O denizin içinde balık gibi, gecesiz - gündüzsüz vuslattaydı,
    Baskalarının yol bulamadıgı âlemde azizlerle her yanda gezer dururdu,
    Dilsiz, agızsız birbirleriyle konusuyorlar, bassız - ayaksız beraberce dolasıyorlardı,
    « nin» emriyle o can, gelip bu zindanda hapsedilince,
    Balçıktan yapılmıs bedende karar edince öyle bir devletten yoksun oldu,
    Bedenle sohbet yüzünden onu unutmus, malla, çoluk - çocukla, kadınla ugrasmaya basladı,
    Kendisine o âlemi hatırlatacak bir sözcegiz söylendi mi, iki âlem de feryâdiyle dolar,
    Çünkü evvelden de o âlemi biliyordu; fakat unutus, önüne perde çekmisti, Böyle bir derde basını vuruncaya dek öyle
    bir hatırlayıs, kendisine kapanmıstı,
    7770, Ama basını vurunca o eski âlem aklına gelir; o saf sarabı, o esi-dostu olan padisahları,
    O yurd edindigi yeri, o alıstıgı mahalli, o harf zarflarına sıgmayan sözleri hatırlar,
    Ama orayı görmeyen, o çesit gezip tozmayı, öylesi seyri - seyrânı görmemis olanın,
    Hayvan gibi bu dünyâdan türeyen, gelisen kisinin can âleminden ne haberi olur b?
    Ona karsı o zevalsiz yüce güzelligi yüz yıl anlatsan,
    Ona hiçbir suretle eser etmez; söylediklerinin bir sözü bile kulagına girmez,
    Böyle adama, istersen çok söyle; bu, dıvara söz söylemeye benzer,
    ster az söyle, ister çok; dıvar sözü anlar mı hiç? Ama sen gene herkese söyle, Ledün bilgisinden nurlar saç,
    CLVII
    En büyük mucize, velîlerin sözüdür; çünkü mucizelere, kerametlere büyü, düzen, simya sıgabilir; büyücüler de, olagan
    üstü seyler yapabilirler, Velîlerin kerametlerinden olan gönüllerden geçenleri bilisi, remilciler, kâhinler, düzenbazlar,
    cinlere karısanlar da gösterebilirler; onlar da, gönülden geçeni bilebilirler; ama velîlerin sözlerini, bunların hiçbiri
    söyleyemez,
    Hak yoluna gidenlerin kılavuzu sözdür; gökyüzüne Hak merdiveni sözdür,
    7780, Sözü gıda edinen kisi, denizin üstünde gemisiz yürür, îsâ gibi göge agar; bedensiz olarak can cihanına varır,
    Mutlak ruh kesilir de bedenden kurtulur; günes gibi iki cihanı da aydınlatır,
    Dünyâya Allah'dan gelen sey, sözdür; söz, Ledün bilgisinden gelmistir,
    Dünyâda söze benzer bir mucize yoktur; sözden baska birseye sıgınma sakın,
    Gerçek mucize degil mi Kur'ân; dertlerle dolu gönüle derman degil mi Kur'ân?
    Bütün, Kur'ân, bastan basa sözdür; onda kum - yas, ne varsa sözdür,
    Dikkat edersen, bütün varlık sözdür; iyice bakarsan görürsün ki yukarı - asagı, hepsi sözdür,
    Su yeryüzü, gök, günes, sözdür; dag, ova, deniz, kara, sözdür,
    Âlemde sözden baska birsey yoktur; anlayıs, ayırd edis varsa sende, anla ki hersey; sözdür,
    7790, Bag-bahçe, hayat-sayvan, ev-bark, bütün sekiller-suretler, düsünceden dogmuyor,
    düsünceyle anlasılmıyor mu?
    Ars'ta - ferste ne varsa hepsi; iç - dıs, özleri, hep sözdür,
    Hepsi de Allah bilgisinden dogmustur; gönül ehli, bütün bunları sözden ibaret bilir,
    Çünkü insan, cin, yeryüzü, gökkubbe, bütün varlık, hikmetsiz var olmamıstır,
    Allah, ben bir gizli defineydim, meydana çıkmayı, görünmeyi diledim;
    Bu sebeple âlemi yarattım; böylece sırrın belirmesini istedim;
    Bir padisahın varlıgını, yücelikle asagılıgın, kendiliginden meydana gelmedigini bilmesini murâd
    ettim,
    Hak, bu âlemi, insanlar, orda bası bos yasasınlar diye yaratmadı; abes yere halketmedi,
    Yüzlerce hikmeti var bu yaratısta; ne mutlu o kisiye ki bunu gördü, tanıdı,
    Alemde ondan baska bir Allah olmadıgını, kendi zâtından baska hiçbir seyin var olarak kalmayacagını bildirmis
    oldu,
    7800, Böylece gerçek olarak anlasıldı ki varlık âlemi ve bu âlem de ne varsa, onun
    bilgisinin, onun hikmetinin suretidir dostum,
    Bil ki bilgi de sözdür, hikmet de; görünüsü yerdir, zamandır ama gerçegi bu,
    Onun naksını, suretini benden ayrı sayma; ayrı görünmekte ama sır, öz, gene odur,
    Bu sekiller, gerçekte suya benzerdi, derken su yaratılısta buza döndü,
    Bilgiyi su bil, sözü de buz, Söz, o suya karsı köpük gibi hanı,
    Akıllı kisiye göre buz, sudur; ancak bilgisizligi yüzünden uyuya kalan, bunu bilmez de,
    Buzu, ayrı birsey sanır; yemle tuzagı zıt tanır,
    Ama günes dogdu da parladı mı, buz su olur, akar - gider,
    Böylece mahser günesi de göründü mü, gök ne hâle gelir, yer ne olur?
    Günes eritir onu, burda hiçbir sey kalmaz; onların haznesini yarım mangıra bile almazsın,
    7810, Gök de alt - üst olur, Zuhal yıldızı da; gökten Ay da yere dökülür, yıldızlar da,
    Daglar, saman çöpleri gibi uçusur: bütün varlık zerre - zerre olur,
    Suret mülkü tümden yıkılır; buzdan varlık su gibi akar - gider,
    Hersey helak olur, daimî diri olan kalır; sen o kalanı ara boyuna,
    Ara da sen de ebedî ol; gidene de aldırıs etmez bir hâle gel, gelene de,
    Allah'dan özge dayanılıp sıgınılacak yoktur; ona yönel de yolda ayak dire,
    Çünkü dogru yol, Allah'yı arayıs yoludur: saglık da Allah yönündedir, esenlik de,
    Kim Hakk'ı seçtiyse, odur bilgin; ne mutlu huyu hep bu olana,
    Eyvanlar olsun dilegi dünyâ olana; açık - gizli, Hak'tan baskasını dileyene,
    Cihan, onun gözüne perde kesilir; ayrılıkla solar - sörper,
    7820, Diriligi elden gider: bütün lütfü, kalırın ta kendisi olur,
    Nîmetler sarayına, cennete girebilecek olsa bile sonunda cehennem atesine lâyık bir hâle gelir,
    Yaratılıstan, buraya gelince, onda Allah vergisi, Allah bagısı vardır,
    Can bahçesinden gül gibi terli taze geldi; ama ölçülü adım atmadı:
    Aptallıgından, suyla ,toprakla oyalandı; duragını, o yolu unuttu:
    Toprak yurdunda mahpus kaldı; duyguyla anlasılan suret âlemi onu yoldan alıkoydu;
    O istîdat, ise yaramaz bir hâle geldi; yogun dünyâda bir set gibi kalakaldı,
    O istîdat gitti ondan, izi bile yok oldu; Allah, lûtfunu, gene yönsüzlük-yöresizlik âlemine çagırdı,
    Allah'mn lütfü, az da olsa, çok da olsa, aslına gitti,
    Artık sen de, namaz kılarak,Allah'yı anarak yardım et, sayısız çalısıp savasarak ugras da,
    7830, Su kötü sıfatları degistir, Allah'yı anısı, ona kullugu gıda edin,
    Namazı, orucu, yalvarıp yakarısı çogalt, kibirden, nazlanıstan vazgeç, toprak ol da,
    Can ısıgı, bu kullukla artsın; sen tembellik yüzünden bu darlıktasın, ölçüsüz bir hâle düsmüssün,
    Allah yolunda çalısmak, iyi birseydir: ne mutlu kuldur o can ki bu huya sahiptir,
    Allah buyruguna uyar da yasarsan, ölmezsin: sultanlıgı kullukta ara,
    yi dikkat et, kuldur, sultan olan: iyice gör, küfürdür îmân olan,
    Derman, dert için degil midir, derman, canla - basla, boyuna derdin bulundugu yöne gitmez mi?
    Derde derman eristi mi, iyice bil ki dert, derman olur,
    ste bunun gibi Allah da tecellî edince ne insan kalır, ne renk, ne koku,
    Hak'tan baska hersey yok olur; varlık karanlıgı ısıkla dolar,
    7840, Hak geldi mi, bâtıl gider; dileyenlerin varlıgı da batar, görünmez olur,
    Dag gibi güçlü olsa bile varlık, o sarhoslukla yün gibi yumusar - gider,
    Ask yeli, pamugu uçurur: ask eli, perdeyi yırtar,
    Ask gaza benzer, varlıklarsa kamısa: kamıslar, onun atesiyle tümden yok olur,
    Bütün varlık, hersey, o atesle yok olur ama bu, anlayıslı olmakla bilinemez,
    Anlayıstan geç de anla onu: yok ol da acıyısından nasîb al,
    Su yoktan var ediste Hakk'ın hikmetini gör: nasıl yokluktan yarattı bu âlemi,
    En yüce bir dereceye varması, yücelmesi için bilgiden bir suret meydana getirdi,
    Dört unsurun karılmasından bedeni yarattı: erkek - kadın, halkı yürüttü,
    Kandan, etten, damardan, sinirden, hayvanı bir can meydana geldi ama, fani bir can bu,
    7850, Sudan, topraktan, atesten, yelden yogrulmus bedende bütün bunlar toplanıp bir yere gelince,
    Beden, hayvanı canla dirildi: bu gizli degil apaçık meydanda,
    Akıl artınca da Hak rahmet kapısını gösterdi: lûtfüyla o kapıy ı açtı,
    RasûTün dilinden bize dedi ki: Vuslat âleminden ayrıldınız:
    limdiniz, salt suret kesildiniz: arı - duruydunuz,, tortu hâline geldiniz:
    Can ve beden sevgisini içinizden söküp atın: dünyâ sevgisini gönlünüzden çıkarın:
    Geceleri de, gündüzleri de bana hizmet edin de zindana benzeyen dünyâdan kurtulun,
    Beni anarak, namaz kılarak, oruç tutarak bana yalvarır - yakarırsanız,
    Bunlardan, ölümsüz bir can meydana getiririm de zevalsiz olarak diri kalırsınız,
    Böylesine ruh, ibâdetten belirir: arayan, vuslatı bulur,
    7860, Cam bugudan, kandan arama: îmânı, boyuna Allah'yı anısta ara,
    man nuru, Rahmân'ın vergisidır: kâfirlik karanlıgıysa Seytan'dandır,
    Nur, günesten ne vakit ayrılır ki? Mü'minleri Allah'dan ayrı bilme,
    Mü'min, Hak nuruyla görür - durur: nerde oturursa otursun, boyuna Allah nûruyladır,
    Her solukta konusup görüsmesi Allah'dandır: duyması da Allah'dan,
    Allah elinde âlete benzer: öfkesi de Hak'tandır, razılıgı da,
    O, kendi nefsinden hareket etmez: hareketleri, hep o tapıdandır,
    A arayan kisi, bu bahsin sonu yoktur: dön de gene sırdan söz söyle,
    Söylemekte oldugun bahsi açıkla: hani sözü övüyordum ya, o bahse dön,
    Kimin kaabiliyeti varsa bu sözü canla - gönülle kabul eder,
    7870, Kaabiliyetsiz kisiyi görüp de susma: bu sarabı, bu kadehi bırakma, bu içisi terketme,
    Günes gibi dünyayı parlat: yarasa için yüzünü halktan çevirme,
    Ayın ondördü gibi ısık saç; köpekler üredursun, aldırma onlara,
    Ayın isi odur, köpegin kârıysa bu; kâfir için dînini terkeder mi dindar?
    Ayın isi nedir? Nur salmak, aydınlatmak; köpegin isiyse havlayıp ürmek, can çekismek,
    Günes, yarasa ısıga bakamaz diye örtü altında kalır mı, görünmez olur mu?
    Görüsü - bilisi noksan, özü yerilmis yarasa için bir âlemi, kendisinden mahrum eder mi?
    Bir pire için yorgan yakılmaz; bir asagılık kisi için iki göz yumulmaz,
    Nuh, yıllarca davet etti de bir tek canın bile bu davetten kilidi açılmadı,
    Hem haliyle, hem sözüyle dokuzyüz yıl çalısıp çabaladı, halka ögüt verdi,
    7880,Ögüt dokumacıgını pek uzun dokudu,ördü ama o toplumdan kimsecik, ögüdünü isitmedi,
    Sen de isine bak, kimseyi düsünme; bir yabancı için isinden kalma,
    Yabancı kim1? Senin topraktan yogrulmus olan, bosuna seni helak etmeye ugrasan bedenin,
    O, kendi gibi senin de pis olmanı, çetin azap içinde bulunmanı ister,
    Senin düsmanındır o, dost sanma; övünüsünü bile ayıptan, ardan beter bil,
    Görünüste dosttur, iç yüzde yılan; her gülünün altında yüzlerce tiken vardır,
    Onun sevgisi, günes gibi kavurucudur; kahır atesini tutusturucudur,
    Timsaha benzeyen cehenneme gıda olasın diye gıdanı çogalttıkça çogaltır,
    Seni dünya bezentileriyle, kimi malla, kimi kadınların güzellikleriyle aldatmaya kalkısır,
    Kimi ekmekle ,kimi kebapla, kimi sarapla, kimi yesillikle, kimi su kıyısıyla aldatır,
    7890, O büyücü, seni çuvala sokmak için bu çesit sayısız seyler yapar,
    Sakın ondan gaafıl olma da yol yitirmisler gibi batıp gitme,
    Hakk'ın adını an da ona üfle; böylece onun azgınlıgını yatıstır;
    Allah'ın adım kal'a edin de canını onun düzeninden kurtar,
    O sebepten merhametli Allah, onu defetmek için Kur'ân'da bize buyurdu ki:
    Beni çok anın da o düzencinin cefâsından kurtulun,
    Beni anıs, onun elini, ayagını keser; saç gibi onu sırrını basından kazır, tıras eder,
    Beni anıs; ona karsı keskin bir kılıçtır; süphe yok ki onun damarını, iligini keser,
    Böyle yaparsan ondan kurtulursun; düsman, sana karsı kör olur, muratsız kalır,
    O lanetlenmis, küçük bir düsman degildir; halkın çogunu aldatmıstır o,
    7900, Bu ihtiyar, Rüstemleri tutsak etmistir; onun yüzünden herkesin hâli perisan olmustur,
    Sense Rüstem degilsin, yolun bir çocugusun; padisah degilsin sen, ordunun asagılık bir erisin,
    Bir düsün hele, onun yüzünden hâlin ne olur; ondan sana ne sitemler gelir?
    Kendine gel de Allah sıgınagına kaç; yalnızken de, halk içinde de Hakk'ı an,
    CLVIII
    Beden balıga benzer, âlemse denize; insanın özüyse Yunus gibidir, Yunus, balıgın karnında nasıl Allah'yı
    tesbîh ederek kurtulduysa sen de bu bedende tesbîh edersen, îman cevherin halâs olur; vaktini gafletle
    geçirirsen balıgın karnında sindirilir, yok olursun, Peygamberlerle velîler, meheng tasına benzerler; kalpla ayarı
    tam olan, onlarla belirir, Hani kalp blis* de Adem'in varlıgıyla ayarı tam meleklerden ayrıldı; her peygamberin
    zamanında da kâfir, mü'mînden böyle ayrılıp belirdi, Bu, esenlik ona, Mustafâ'nın zamanına dek böyle oldu da
    Ebû - Cehil ve Ebû Leheb, sahabeden ayrıldı, «Her dogan çocuk, slâm yaratılısıyla dogar; sonra anası, babası
    onu, Nasrânî, Yahûdî, Mecûsî yapar» hadisinin anlamı,
    Yunus gibi, balıgın karnında, gece - gündüz Allah'yı noksan sıfatlardan tenzih etmeye, anmaya dal,
    Çünkü o, balıgın karnından, o çesit sıkıntıdan, Allah'yı anısla kurtuldu,
    Senin de canın Yunus'tur, sense balıksın; yol yitirmemissen Hakk'ı an da,
    Yunus gibi beden balıgından kurtul, gögün yücesine ayak bas,
    Allah'yı anıs, sana gıda olmazsa Yunus'ıın, balıgın karnında hazmolur - gider,
    Aziz ömrü yele vermis olursun; mahser günü de gamdan feryâd eder-durursun;
    7910, Böylesine bir devlet elden gitti; ne yapayım ki ok, bir kere yaydan firladı dersin,
    Canla - gönülle, dâima gece - gündüz Hakk'ın emrine, nehyine uymaya çcais da,
    Makbul olanların arasına katıl; asagılanmıslar gibi cehenneme gitme,
    Allah'a itaati seçen, onun buyurduklarını riyasız yerine getiren kisiye
    Hak, sonsuz, tükenmez hazîne, ebedî padisahlık, güç - kuvvet vermistir,
    Sonunda onu kapısının haslarından, kendisine yakın olanlardan saymıs, ona bütün sırları
    duyurmustur,
    O kisi, Hak bilgilerinin tercemanı olmus, Allah ona, perdesiz olarak tecellî etmistir,
    O, artık dâima Tann'yladır; Allah onu, davulsuz, bayraksız padisah etmistir,
    Yerdekilere, göktekilere üstün etmis, onu seçmis, iki âleme de hükmetmesini takdîr eylemistir,
    Cömertliginden, onun yüzünden hakla bâtılın ayrılması için onu mutlak hâkim kılmıstır,
    7920, blîs, Âdem yaratılmadan önce boyuna meleklerle düser - kalkar, otururdu,
    Allah Adem'i yaratıp o solugu, canına yoldas edince,
    Onun tertemiz nuru, mekânsızlık âleminden parlayınca iblîs, meleklerden ayrıldı,
    Ondan sonra da baska peygamberler yüzünden, kötü iyiden, az çoktan ayırd edildi,
    Seçilmis Muhammed'in, peygamberler serverinin, hürler padisahının zamanına dek
    Ümmetten, olanların hepsi de birdi; bedenle can gibi herkes, birbirine katılmıstı,
    Ahmed'in nuru, onların baslarında parlayınca, bir bölügü küfür ehli oldu: bir bölügü îman ehli,
    Ebû - Zerr'in adı padisah oldu, gerçek diye anıldı; Ebû - Cehl'in adı kâfir oldu, zındıyk oldu,
    Allah peygamberleri, ısıklara benzerler: hersey, onların nûrlariyle ayrılır, belirir,
    Kâfir mü'minden, dost düsmandan, boncuk inciden, kötü iyiden, onlarla seçilir,
    7930, Böylece gerçekten de peygamberlerin, meheng oldukları, bu yüzden de
    hepsinin sıfatlar bakımından bir oldukları anlasıldı,
    Kalp altından onlarla ayrıldı; mehenksiz, kalp akçayla geçer akça birdi,
    Bu meheng, kıyamete dek durur; cihan durdukça bu da vardır,
    Peygamberler dünyâdan gitti, ebedîlik âlemine göçtü ama,
    Kendilerinden beliren, bunlardan belirsin diye yerlerine velîleri bıraktılar,
    Kim candan onlara mürîd olursa, geçer akçası bil ki mehenkte dogru çıkar,
    Onları inkâr edense, gerçekten de kalptır; insan degildir, köpek sıfatlıdır,
    Velîler belirmeselerdi, bize baska bir imtihan gelirdi,
    Bakalım, görelim, kim onların yolunu tutuyorsa, kim onların ögütlerini askla kabul ediyorsa;
    Onların yollarından baska bir yolda çalısmıyorsa, canla onların sözlerine uyup izlerinden
    gidiyorsa;
    7940, si - gücü çalısıp ibâdet etmekse, bundan baska birsey düsünmüyorsa;
    Dünya sevgisini aklından - fikrinden atmıssa; sehvetleri kökünden söküp çıkarmıssa;
    Her solukta uykusunu, yeyip içmesini azaltmıssa; düzene girme çabasını günden güne
    arttırmıssa;
    Bunlarla biliriz ki o kisi, hâlis altındır; çünkü Elest ahdına vefalıdır,
    Bunun tersine harekette bulunuyorsa kafir bil, kalp say,
    Dogru sınav budur; kim din yolunu arastırıyorsa;
    Bu çesit adamla düsüp kalkmaktan çekinir; Allah'yı arayan, dileyen kisiyle bagdasır,
    Çünkü sohbetin pek büyük bir tesiri vardır; kötü kisi, sana da kötü tohum eker,
    Kâfirlik, insanda sohbetle meydana gelir; yol yitiren, seni de kendi gibi yol yitirmis eder,
    Mustafa , «Bütün çocuklar» dedi, bil ki Müslüman ve temiz olarak dogarlar,
    7950, Ama bâzısı, bu dünyâda analarının, babalarının tesiriyle kâfir olurlar,
    Baba isevî ise ogul da isevî olur; oglan, kız, babanın - ananın yolunu tutmaz mı çocuk?
    Baba, Musa dînindeyse ogul da, çıfıtlasın pislesir, o yolu tutar,
    Baba, Mecûsî ise, o da öyle olur; babası neyse çocuk da o olur,
    Herkesin ayrı - ayrı dîni vardır; insanların her birinin bir yolu - yolunu tutmaz mı çocuk?
    Su hâle senin aklın tamsa, Allah velîsinin yolunu tut da,
    Onun gibi velî ol; onun sohbeti seni zenginlestırsin, doyursun
    La'l, nasıl günesten arılık elde ederse sen de ondan arılık elde et, Allah'dan baskasına
    dayanma,
    Böylece asagı himmetin yücelir; aklın - fikrin, Hak'tan baskasına gitmez,
    Hak'tan baskası yok olur sence; daimî diri olan Allah'dan baskasına yüz tutmazsın,
    7960, ki dünyâya da himmet ayagını basarsın; Rahman'dan baskasına el uzatmazsın,
    Velîlerin sohbeti, seni bu hâle getirir; seni böyle bir devlete es eder,
    Bu devlet, eline geçerse, bunu ganîmet bil, o padisahların eteklerini elinden bırakma,
    Sana ne yaparlarsa razı ol; buyruklarını canla - gönülle dinle,
    Yüzüne vursalar bile basını çevirme; çünkü huyun, onların cefasıyla iyilesir,
    Bunun ne sınırı vardır, ne sonu; sen, benim gibi dervislere kul ol,
    Onların kulu oldun mu, ne tehlikeye düsersin, ne ziyan görürsün,
    Boyuna basın yücelir; herkes kuzgunken sen, alıcı dogan kesilirsin,
    Amıca, iyiyi, kötüyü, anlatmayı bırak; içinden o soluk bas çekti de belirdi mi,
    Soluksuz, harfsiz, sessiz söz söyle; bırak gemiyi, gir denize,
    7970, Hiç balık, gemide karâr eder mi; yahut kendini tutar da bir tepeye atar mı9
    Deniz yaratıkları, denizde dolasırlar; boyuna, denizde her yana gider - dururlar,
    Denizden baska yer, seker bile olsa, onlarca zehirden beterdir,
    Onların ekmekleri de sudur, yemekleri de; bayrakları da sudur, saltanatları, orduları da,
    Hak'tan bahsetmek de Hakk'a perdedir; perdesiz yol alıp giden,
    Tensiz, cansız Allah yolunu asan, kolsuz - kanatsız gökte uçan da nâdirdir,
    Gam nes'e, bu dünyânın sonucudur; zıddan kurtulus, âhirette olur,
    Bu zıt, esit olus, yokluk âlemindedir, dünyâdadır; tam birlik, ahret yurdundadır,
    yi - kötü, cisimlerin vasıflarıdır; bu ikisinden geçmeyen, hamdır,
    Asagı - yukarı gitmeye kalkısma, böyle bir yolda bilen can için bu çesit hareket, yolsuzluktur,
    7980, Orda küfrü, slâmı arama; çünkü oraya ben - biz sıgmaz,
    Suret, sekil, renk, koku, bu yandadır; yoksa yönsüzlük - yöresizlik âleminde ne ön vardır, ne ard,
    Sevgiliye bedenle degil, canla git; Hak'tan baskasını Hakk'm ardına at,
    CLIX
    «O, nerde olursanız olun, sizinledir», «Biz ona, sah damarından da yakınız», «Nefislerinizde, sizde, görmez misiniz»
    âyetlerinin tefsîri ve «Kendini bilen, Rabbini bilir», «Ariflerin gönülleri Allah hazineleridir» sözlerinin serhleri,
    Onu arıyorsan, gönlünde ara; ne diye-saskınca her yana kosup durmadasın?
    Onun lütuf suyu, seni temizlemek için senin toprak bedeninden kaynayıp cosar,
    Kendinde ara onu, çünkü o, senden belirmektedir: hatta o, seni aramaktadır,
    O sendedir, baska yerde arama; gözünü aç, bir iyice bak kendine,
    Süt ırmagı sende akmakta; sense kimi bundan süt aramadasın, kimi ondan,
    Küpün, denize bitismis; niceye bir her ırmaktan su arayacaksın?
    Ekmek sepetini basına koymus da her yandan bir lokmacık ekmek istiyorsun,
    7990, Esek degilsen kendi basına dön; basın dönmemisse, sersem degilsen kendi çevrende çizgin,
    Gizli - açık, ilâhî, bana görün diye yalvarıp durmadasın;
    Oysa a bilgisiz, bil ki ben senden asla ayrı degilim diye sana cevap vermede;
    Diyor ki: Senden bir soluk ayrılsam, o solukta bedenin, nasıl diri kalırdı;
    Soluktan soluga benimle aglayıp inlemedesin: bilgisiz degilsen, gözünü aç da bak;
    Senin boyuna is gören benim ne diye uyuyorsun, neden uyanmıyorsun:
    Avucumda zar gibisin; benimle oturmadasın, benimle kalkmadasın,
    Sırrın da benden, nâzın, niyazın da benden; hareket, bedenden görünür ama candandır:
    Gece - gündüz seninleyim ama görmüyorsun; kimi sevinçlisin benimle, kimi gamlı;
    Kimi benim yüzümden küfre dalarsın, kimi îmâna; kimi sevgi kesilirsin, kimi kin,
    8000, Balık nasıl denizle diriyse sen de benimle dirisin: nasıl oluyor da bu sırdan haberin yok'?
    Sana verdigim yasayısa bir bak; o benim, gerçekte bendendir o,
    Gözlerim aç da kör bir halde oturma: tatlı suyu iç, acı suyu içme,
    Acı su göze ziyan verir; askın tatlı suyuyla cos - köpür de,
    Can gözün aydın olsun; ates sana gül bahçesi kesilsin,
    Seni her yana süren benim; kasıklarım, bineginden hiç ayrılmamakta,
    Atın, bacaklarının altında; sense her yana, atım nerde diye kosmadasın,
    Nerde sözü perde oluyor sana; yoksa Allah, günes gibi meydanda,
    A yolcu, hayâlden geç de ulasacagın yere var, ulas,
    Düsünceden, vehimden baska birsey, yola perde olamaz: ama bilmeyen kisi,
    perdeyi kalınlastırdıkça kalınlastırır: arttırdıkça arttırır,
    8010, Ask erleriyle oturur - kalkarsan can gibi içini - özünü görürsün,
    Ondan sonra kiminle oturursan otur, Hak'tan baska kimseyi görmezsin,
    Asagılık kiside de apaçık onu görürsün, yüce kiside de; kimi gizli seyredersin onu, kimi apaçık,
    Hiç bir müskilin kalmaz: çünkü ecelden önce kurban olur gidersin,
    Nereye yüz tutarsan onu görürsün; sırları, perdesiz seyredersin,
    Saman çöpüne de baksan gözün - gönlün Allah'yla dolar, daga - bele de baksan,
    Bu âlemde rahmet denizi olursun: melekler, Adem'e bas egdikleri gibi sana da bas egerler,
    Bütün âleme emîr olur, hâkim, naip kesilir, vezîr olursun,
    Herkes, senin mâdeninden ask definesini elde etmek için karsında, canla-basla secdeye kapanır,
    Herkesin bilgisi, mertebesi artar: kapalı kapıları tümden açılır,
    8020, Herkes senden ders alır; herkes, harfsiz, yapraksız okur,
    Adlara ait bilgiler sence bilinince herkes de senin yüzünden anlasılır, bilinir,
    Kadrin - kıymetin, gökten de yüce oldugundandır ki melekler, simdi sana secde eder - dururlar,
    Bilgide, Allah'dan çekinmekte en ileri oldugun için melege de fetva verirsin, ruha da,
    Hak yoluna kılavuz olur, yol gösterirsin; herkese inciler saçarsın,
    A sevilen güzel, bu hususta benden güzel bir hikâye duy, gerçekçe dinle:
    Birisine babasından altın, mal - mülk, çesit - çesit kumaslar kalmıstı,
    Hepsini de bir temiz yedi, sildi-süpürdü, müflis oldu, aglamakta, gözyası döküp durmaktaydı,
    Allah'dan gece - gündüz, yanıp yakılarak, zahmetsiz bir define elde etmeyi istemeye basladı,
    Rüyasında bir hatif, ey arayan dedi ona, Mısır'a kos,
    8030, Ona, definenin bulundugu mahalleyi, yeri bildirdi; orda dedi, muradına erersin,
    Adam, gizli defineyi elde etmek ümidiyle Bagdad'dan kalktı, Mısır'a dogru yola düstü,
    Müflis, çaresiz bir halde Mısır'a vardı: bir dilim ekmekle hatırını soran bile yoktu,
    Utanç da istemesine engel oluyordu; açlıkla erimeye baslamıstı,
    Açlıgı haddi asınca, bu perisanlık niceye bir dedi;
    Geceleyin, gece hırsızı gibi dısarıya çıkayım ,bakayım; belki neliksiz-niteliksiz Allah birsey verir bana,
    Dısarıya adım atar - atmaz ansızın bekçi yakaladı onu,
    Sopasını vurarak kimsin sen, gizleme, tez söyle bana dedi,
    Adam, Allah için bir soluk bırak da bu sırrı söyliyeyim dedi,
    Bekçi onu bırakınca, hiçbir seyi gizlemeden hâlini bir - bir anlattı ona,
    8040, Bekçi, ama da esekmissin de o aıya yüzünden böyle birseyi aramaya koyulmussun dedi;
    Ben, buna benzer binlerce rüya gördüm: Bagdad'da bir define var,
    Filân mahallede, fesman evde dediler; o yemle tuzaga tutulmadım,
    Sen pek ahmakmıssm ki budalalıgından bir rüyaya inanıp bunca yolu tepmissin,
    Adam, bekçinin bu sözlerini duyunca definenin belirtisini anladı, bulundugu yeri ögrendi,
    O define dedi, benim evimdeymis, ne diye ahmakçasına bu kadar zahmeti çekeyim,
    Ama senden uzak olan herseyi iyice biliyorsun, hepsinden de haberin var,
    Mısır'dan Bagdad'a döndü; defineyi evinde bulup sevindi,
    Senin definen de senin evindedir ama onu aramakta çevik davranmadm,
    Saskınca her yana yüz tutuyorsun da gözünü kendine çeviremiyorsun,
    Bedenin ev, define de Allah nuru; nuru kendinde ara, baska taraflarda degil,
    8050, Allah sana, senden de yakın; hem de bil ki boynundaki sahdamarından da yakın,
    Rahman, bundan dolayı Kur'ân'da, «Biz ona» buyurdu, «Ondan da yakınız,»
    Sana, senden de yakındır o, ama sen gaflettesin de ondan bir koku bile alamıyorsun,
    Ama sana uzak olanı biliyor, yazılmıs levihteki yazıyı okur gibi onu okuyorsun,
    slerin hep aksine de o yüzden basın kahırla tersine dönmüs,
    A ümitsiz kisi, günesten daha fazla meydanda olan, sana gizli kalıyor,
    Ankaadan daha gizli olansa, serçe kusu gibi apaçık görünmede sana,
    Esek gibi kendinden haberin yok; hangisi melek, hangisi hayvan, nerden bileceksin?
    Sana faydası olmayanı bildin; bilgiyi kavradın;
    8060, Fayda vereni, gerekli olanıysa bellemedin; sana baht verecek, seni devlete
    ulastıracak herseye yabancısın, onlardan haberin bile yok; ömrünü sıkıntıyla tüketip durmadasın,
    Can bilgisi var ya, hani beden onunla diri; dâima taze, güzel, parıl - parıl parlamakta;
    Önce onu tanıyıp bilmek gerek; Hak, canı niçin yarattı?
    Nerden geldi, nereye giyor? Sonunda ne olacak, ne hâle gelecek?
    Allah'ya makbul mü, yoksa iki âlemde de onun tapısından sürülmüs mü'?
    Yüzü ak mı, yoksa zift gibi kara mı? Sevapla mı dopdolu, suçla mı?
    Yok olup gidecek mi, yoksa ölümsüz mü? Korunmus mu, âsi mi; bunları bilmiyorsun,
    Ölüm, hasir, sırat, huri, cennetler; bunlar nedir, nasıl seylerdir?
    Bunları bilmek insana gerektir; çünkü din, bu çesit bilgiyle artar;
    8070, Düsünceye, kıyâsa, nakil ve rivayete dayanan bilgiyle degil, apaçık anlayısa, kesfe, görüse dayanan bilgiyle
    ilerler,
    Aklı basında olan, bu çesit bilgiyi arar; gaflette olandan baskası, bu bilgiden baska bilgi arastırır,
    Bundan baska bilgi, gerçekten de sapıklıktır; o bilgiden ele geçen, bir bezentidir ancak,
    Zahiri bilgi, birkaç günlüktür; hiçbir can, onunla arınmaz,
    Canı olmayan her bilgi, kumas gibi, altın gibi yok olur - gider,
    Bu çesit bilgiyi arttırmaya çabalıyorsun da sana gerekli olanı elde etmede tembelsin,
    CLX
    nsanı herseyden fazla aldatan sey, kendinin aslını bilmek, yaratıcısını tanımak hususundaki gafletidir; buda
    meydandadır ki «Hak, günesten daha da fazla meydandadır,» Simdi, insan, günesten daha fazla
    meydanda olan ve kendine herseyden daha yakın bulunandan kördür, gaflettedir de kendisine uzak olan, elde
    edilmesi güç bulunan çesitli bilgileri kıldan kıla beller, onunla ugrasır durur, Bunu anlatıs ve «Rableri katında
    basları egiktir» âyetini tefsir
    Sen, hani o sehzadeye benziyorsun; onun ahvâlini, hikâyeyi dinle de anla,
    Babası, onun, bilgilerde ileri olmasını istedi de üstadları topladı, ona bilgi ögretmeleri için onları memur etti,
    Genç, yıllarca, o bilgilerle ugrastı; bütün bilgileri elde etti,
    Hünerlere sahip oldu; bilgin kesildi, yüceldi, söhreti âlemi tuttu,
    8080, Babası, imtihan için onu yalnızca sarayına çagırdı,
    Altın bir yüzügü avucuna aldı, ona avucumdaki nedir, söyle dedi,
    Sehzade, içi bos, yuvarlak dedi; ama henüz üstat olmamıstı, ne oldugu kendisinde gizli kaldı,
    Ama gene de, bir üstâd oldum, benden gizli birsey yok; tam üstüne bastım dedi;
    Yesil renkli, ölçülü bir halka, avucunun içindeki o,
    Padisah, dogru söylüyorsun; bu bilgide iyice mehâretin var,
    Ne dediysen dogru söyledin; gizli inciyi apaçık deldin,
    Söyledigin belirtiler dogru; hünerinde ustasın;
    Ama belirle, açık söyle; çekinmeden de bakalım, elimdeki ne dedi,
    Sehzade, olsa - olsa dedi; kalbur olmalı, Padisah, a bilgiden haberdâr olan dedi;
    8090, Belirtileri bilgiyle bildin; bir - bir, hepsini de anladın;
    Ama aklın suna su kadarcıgına ermedi mi ki kalbur avııca sıgmaz,
    Bu âlemin ehli de, küçük olsun, büyük olsun, kötü - iyi, zengin, yoksul,
    Hepsi, gizli bilgilerle üstâd oldular; hattâ herbiri, kendinden bir bilgi de îcâd etti;
    Ama faydalarla dopdolu olan, elde edilmesi en kolay bulunan bilgiden hepsi de habersiz; esek
    gibi adetâ,
    Farz olan bilgiyi hiçbiri bilmiyor, yolsuz - belsiz yerde at sürüp duruyor;
    Onsuz, bedenin kötü bahta düsecegi, tümden kahra, mihnete, zorluga düsecegini bilmiyor,
    Boyuna dermandan apayrı, dertle dopdolu bilginin çevresinde dolanıyorlar,
    Hâsılı hepsinin de isi ters; sırra dönmesi gereken basları, kahırla geriye dönmüs,
    Kur'ân'da hükümler sürülmekte; «Basları egik» diyor Hak;
    8100, Sonra da ardından, «Rablerinin katında» buyuruyor; bunun sırrını Hak'tan bir iyice ara,
    Allah'yladır onlar; ama kötülükten, bilgisizlikten, körlükten Hak'tan baskasına bakarlar,
    Onunladır onlar da, gene ondan gaflettedirler; canla - basla ondan baskasına meylederler,
    Onun için basları asagıya egiktir dedi; çünkü yansız-yöresiz tapıdan yana - yöreye gidip dururlar,
    Yag gibi suya karılmıs; sonra da kızgın bir hâlde suyun üstüne çıkmıs,
    Canla hem atese ot kesilip yanmada, hem atesin kızgınlıgından kavranmada,
    Çünkü o zeytinyagı atese lâyıktı; onun evi, saraycıgı ates oldu,
    Atesten ayrı ama bak da gör, nasıl da kaderin hükmüyle atese es - dost olmus,
    Suyun bögründeydi, ates yedi onu; çünkü ezelden suya yabancıydı,
    Sanki su Hak'dır da kötüler yag; bu yüzden de onların yurtları cehennem oldu,
    8110, Gülle lâle suyla dirilir, ikiside suyla gelisil; boy atar güler,
    Tiken de gülle arkadastır, ona dosttur ama, gerçekte, gül bahçesinden uzaktır,
    Tiken gülle yoldastır ama gül koklamr, kokusu cana tesir eder; tikense atese atılır, yanar - gider,
    ste halk da, kendisini helak edecek yana gider; hepsinin de candan - gönülden, meyli o yanadır,
    slerine yaramayacak yana atılırlar; soluktan soluga bu husustaki hızları da artar - durur,
    Herbiri, o bilgide bilgin kesilir; herbiri, uyulacak, izi izlenecek kisi hâline kor kendini,
    Bu çesit kisi, kıldan kıla, onun sırrını bilir, görüp anlar; anlamak için de çabasını, birse, yüz kat arttırır,
    Biri, kendini felsefeye verir, hünerde bn-i Sına olmaya çalısır,
    Öbürü kendini yıldız bilgisine verir; biri yazıya, öteki riyaziyeye düser,
    Biri fıkıh, hilaf ve tefsirle ugrasır; biri remil bilgisine, öbürü hendeseye, öteki
    de rüya yorma bilgisine sarılır,
    8120, Ne söyleyeyim ben; bu fenler, hatsiz, hesapsızdır; bense Hakk'ın çevgeni önünde bir
    topum,
    Ayagımı direrim, derken, ok gibi, ama yaysız, gögün, esirin öte yanma uçarım,
    Sizinle, sizin ayagınıza uyup gitmem, size acıyısımdandır,
    Ask yolundan haber almamız için lütfetmisim de size yoldas olmusum hani,
    Yoksa siz, nerden benim cinsimden olacaksınız? Ben tüm ruhum, sizse bedensiniz,
    Bu söz yeter artık; o hayran oldugum yerde seyrân edeyim,
    A asagılık kisiler, siz istemiyorsunuz; mevki, rütbe pesine düsmüssünüz; alçaklara baglanmıssınız,
    Sizi bıraktım, padisahın yanma vardım; çünkü bu yolda çok tembelsiniz siz,
    Padisahın huzurunda olusum, yüzlerce bayramdır bana; onun nurundan, yeniden yeniye gözler,
    görüsler ihsan edilir bana,
    Her solugum bir tecellîye kavusur, bir baska seyre düser; her solukta, cennette yepyeni bir yere varırım,
    8130, Padisaha yarasır bir meclis kurulmustur; her yanda, elinde kadeh, bir huri durmadadır,
    Ordaki sarhoslugun mahmurlugu, sersemligi yoktur; orda kıs gelmez yüzbinlerce bahar vardır,
    Orda zahmetsizce defineler elde edilir; sessiz, bessiz ask lavlası oynar can,
    Balıklara en iyi yer, denizdir; balıklara taht da denizdir, saray da deniz,
    Onların denizden ayrılmaları ölümdür; onların, kendilerim göstermeye kalkısmaları küfrün ta
    kendisidir,
    Onların konusup görüsmeleri, hep denize dâirdir, arayısları, hep denize aittir,
    Evliya, sanki balıklardır, Hak'sa deniz; onların yerleri - yurtları dâima denizdir,
    Onlar bu yana, senin için gelirler; yoksa denizsiz nasıl esenlesebilirler?
    Maksatları, seni bu zindandan can âlemine alıp götürmektir,
    Bu mesakkatlarla dopdolu cehennemden kurtulmanı, nimetlerle dolu cennete kavusmanı isterler,
    8140, Bagıslarıyla gamın nes'e olur; keremlerıyle nekesligin cömertlik kesilir,
    Onların nuru, görür bir hâle getirir seni; Mesîh gibi gök damında gezersin,
    Ögütlerini kabul edersen kurtulursun; etmezsen tortu gibi dipte kalakalırsın,
    Esekliginden, onların ilim sekerlerini yemezsen ne ziyan eder ki onlar?
    Onlardan çekinir, kaçarsan, sen uzak kalırsın, sen gözyasları dökersin,
    Hattâ onlara, senin gibi perperîsaıı kisiyi bırakmak, daha da yegdir,
    Alıcı dogan gibi oraya bütün doganları toplayıp avlanmaya girismeleri, kaabiliyeti olanların
    avlanmaları daha yerindedir,
    Bunu iyice bil ki Allah'nın has eri, iki âlemde de meramına ermistir, sevinç içindedir,
    Zenginin de elinden tutan odur, yoksulun da; zehire panzehirdir derde derman, yaraya melhem,
    Onu ister kabul etsinler, ister etmesinler bundan ona ne bir hayır gelir, ne bir ser,
    8150, O, kendi basına hostur, rahat - esendir; pâluze gibi yaglı - ballıdır,
    Dünyâda hiç kimseye muhtaç degildir; aksine varlık âlemi de ona muhtaçtır, mekân âlemi de,
    Suçlular, onun yüzünden azad olurlar; mahremler, onun yüzünden muratlarına erisirler,
    CLXI
    Ona ve soyuna esenlik, Mustafâ, Velîler, benim vârislerimdir; kıyamet günü sefaatçidir onlar diye haber vermistir:
    « nsanlara onlar sefaat ederler, Toplumun içinde seyh, ümmeti içindeki peygambere benzer buyrulmustur,
    Sultan Mahmut, bir gece tebdil gezerken ovada bir bölük halka rastladı,
    Hepsi de hırsızdı, yol kesendi; hepsi de düzenlerle dopdoluydu,
    Padisaha, bahane arama, kimsin, haber ver, söyle dediler,
    Padisah, ben de sizlerden biriyim dedi; sizin gibi benim de bu iste hünerim var,
    Onların biri, sizin herbiriniz, sanatını, hünerini söylesin dedi,
    çlerinden bin, a düzenbaz dostlar dedi, benim kulagımda bir özellik vardır;
    Köpek ne der, neden o yana dogru havlayıp kosar, onu bilirim,
    8160, Öbürü, kolumda bir özellik vardır dedi; yüzlerce kuvvetli de olsa dıvarları delerim,
    Öbürü de, benim dedi, hünerim burnıımdadır; topragı koklarım, altın nerdedir, anlarım,
    Öbürüyse benim hünerim elimdedir dedi; asagıdan en yüce yere kemend atarım,
    Öteki de gözümdedir benim hünerim dedi; geceleyin kimi görürsem,
    Gündüzün de o kimdir: padisah mıdır, bekçi mi, sahne mi, tanırım,
    Padisah, benim de hünerim, sakalımdadır dedi: biri tutulur, güce düserse,
    Sakalımı oynattım mı, hemencecik onu öldürülmekten kurtarırım,
    Hepsi de, sen dedi, bizim kutbumuzsun; çünkü herkesi sen kurtarıyorsun dedi,
    Ondan sonra hepsi de kosarak, padisahın sarayına dogru gitti,
    Derken sag yandan bir köpek havladı: sesten anlayan, bu köpek dedi, padisah bizimle diyor,
    8170, Öbürü topragı kokladı: amanın dedi, padisahın haznesi bu topragın altında,
    Öbürü, saray pek yüceydi ama kemendi attı, saraya tutturdu,
    Dıvar delen, hazneyi deldi; altın, atlas, mal - mülk, ne varsa dısarıya çıkardılar,
    Herbiri diledigini aldı; aldıklarını gizlediler,
    Padisah, yerlerini gördü; gizlice onlardan ayrıldı,
    Sabahleyin kalkıp tahtına oturdu; hırsızların hallerini, haznenin soyuldugunu haber verdi,
    Zaptiyeye, filan yere tez varın, hemen gidin;
    Orda kim varsa hepsini tutun, ellerini baglayın, özürlerini dinlemeyin buyurdu,
    Hemen gidip hepsini yakaladılar; elleri baglı olarak padisahın huzuruna getirdiler,
    Geceleyin kimi görürsem gündüzün de yüzünden tanırım onu diyen,
    8180, Padisahı tahtında görüp tanıdı, dün gece bizimle beraber is gören bu degil miydi dedi;
    Hani hünerim sakalımda demisti: iste bu; bu sıkıntıya onun yüzünden düstük,
    Sonra yüzünü padisaha döndürdü de, padisahım dedi, biz ne dediysek hepsini de yaptık;
    Sakalım oynatma zamanı geldi - çattı; hadi, lütfet de bizi bu belâdan kurtar,
    Padisah, cömertligiyle lütfetti, vaadinden hiç de dönmedi, onları azad etti,
    Hattâ üstelik o sânı yüce padisah, onlara mal da, elbise de bagısladı,
    Padisah Hak'tır, insan suretinde görünmüstür sanki; ondan ne hayır gizlidir, ne ser,
    Biz ne yapıyorsak, ne isteysek bizimledir, herbirimiz, ister yüce olalım, ister asagılık; ona; iyiden - kötüden, çok - az,
    herseyimizi bilir,
    Yorumsuz olarak «O sizinledir» âyetini duy, anla da dedi - kodudan geç - gitsin,
    8190, Halk, o hırsızlara benzer; iyice bil bunu, hepsinin de birer hüneri var,
    O hünerleri saymaya kalkıssam sözlerim pek uzar,
    Ama o hünerler, hiç kimsenin elini tutamaz; hiç kimsenin isi, onlarla basa çıkamaz,
    Lâkin o keskin görüslü seçilmis er gibi gözünde hüneri olan,
    Geceleyin o padisahı görüp gündüzün Ay gibi yüzünü tanıyan yok mu;
    Hani onun görüsü hepsini de kurtardı, sürü gibi hor olan o arıkları halâs etti;
    Onun gibi Hakk'ı gören, balçıktan yogrulmus bedeninde onu seçen kisi,
    Geceye benzeyen dünyâda, insan sûretindedir ama görür, Hak tecellîsine mazhar olur;
    Balçık bedeninden arınarak görüp canı - gönlü, onun askını seçince de,
    Mahser günü, herkesin yaptıgının karsılıgı verilecegi gün, orda, ondan baska kimse, Hakk'ı tanıyamaz,
    8200, Muhammed gibi o da sefaatçi olur, âsîleri, o yardan, o belden kurtarır,
    O gün, herkesin elini tutar, ateste yanıp tütmelerini reva görmez,
    Herkesi cehennemden kurtarır: nimetler sarayına götürüp oturtur,
    Muhtaçlar, onun yüzünden zengin olurlar; hepsi gök gibi yücelir,
    Atestir onlar, ama hepsi de nur olur; seytanlardır ama, hurinin bile gıpta edecegi hâle dönerler,
    Bu sözüm, anlayabileceginiz kadardır; yoksa onun halini açsam, açıklasam,
    Cihan halkına neler bagısladıgını söylesem, dile getirsem, dinleyen çileden çıkar, deli - dîvâne
    olur,
    O, herkesi kendi gibi yüceltir, nefıy «La» sından alır, «îllâ» ya ulastırır,
    Hepsi de mutlak hâkim kesilir; hepsinin de hükmü, Hak gibi yürür,
    Hâsılı anlasıldı ki asıl olan gözdür; halkın isi onunla yürür - gider,
    8210, Kimin kılavuzu göz olursa, odur cihanda begenilmis olan,
    Ne mutlu onun etegine yapısana, askla onun ögüdünü kabul edene;
    Ona candan uyana; bir soluk bile onunla geçen vakti iki âleme de vermeyene;
    Boyuna canla - gönülle onu gözleyene; böylece de her solukta onun bagıslarına erene,
    Ona heves etmek, hevesleri öldürür; can kusu, bu hevesle kafesleri kırar,
    Böyle kisi, «La» hançeriyle agyarın baslarını keser, perdesiz - örtüsüz « llâ» ya yol alır,
    Her heves, sana perdedir; onu yutmadıkça nerden kurtaracaksın basını?
    Dünya saltanatını, tacını - tahtını, Edhem gibi terket de âhiret saltanatına yüz tut,
    CLXII
    Bu anlama dâir ögüdü pekistirmek için,
    Allah rahmet etsin Edhem oglu brahim'in hikâyesini tanık getiris,
    Bir gece brahim, tahtının üstünde nâz-ii naîm içinde uyurken
    Ansızın damdan bir ses, bir nâra, bir ayak sesi geldi kulagına,
    8220, Hey diye bagırdı, kimsiniz, bu vakitte damda ne isiniz var?
    Bekçi mısınız, hırsız mı; burasının saray oldugunu bilmiyor musunuz, kimsiniz?
    Sen istersen bilme; onlar meleklerdi; kendilerini insan seklinde gösterdiler,
    Padisah onlara, ne arıyorsunuz; damımın üstünde ne geziniyorsunuz dedi,
    Hepsi birden, yitirdigimiz deveyi arıyoruz, onun pesindeyiz dedi,
    Padisah bu sözü duyunca güldü de a ham, pis aptallar dedi,
    Kim damda deve arar; hiç akıllı adam, böyle bir söz söyler mi?
    Onlar da hep birden, bunca daha da sasılacak sey dediler, padisahlık tahtında, bunca debdebe,
    tantana içinde,
    Allah'a kavusmayı istemektesin; hiç kimse, böyle bir mevki de bu çesit istegi duymamıstır,
    Hiç kimse, hevâ ve heves perdesinin ardındayken essiz Allah'dan bir koku
    alamamıstır,
    8230, Hiç kimse, atesin dibinde, cehennem alevlerinin arasında, cennetten bir nîmet
    yeyememistir,
    Degil mi ki dünyâ saltanatı perdedir, o perdede nerden âhiret görünecek sana?
    Kuyunun dibinde bag - bahçe arıyorsun; dogru dinle, egri yolda kosuyorsun sen,
    Böylesine ateste nur arıyorsun; seytanların safında huri bulmayı umuyorsun,
    Bu dilek egridir, vazgeç bundan; cana yönel, bedenden çık da,
    Aradıgına kavus; o bahçede gül gibi gelisip açıl
    ste bu oldu; bu sözü isitir - isitmez padisahlıgı bıraktı, yoksullugu seçti,
    Hemencecik halktan gizlendi; altın sırmalı elbiseyi abayla degisti,
    Deli gibi dagın, ovanın yolunu tuttu; o saraptan esridı, kendinden geçti,
    Halkın gözünden gizlendi ama zümrüdüankaa gibi de âlemde meshur oldu,
    8240, Hak, birkaç günlük saltanata, karsılık ona iki dünyânın da padisahlıgını verdi,
    Ölümlü dünyâdan kurtuldu, ebedilik sarayında dirilik elde etti,
    Kalp akça karsılıgı pesin altına nail oldu; herkes, böylesine bir kâra erisemez,
    Aldanma yurdunun saltanatına, tacına - tahtına karsılık Hak, ebedî saltanatı takdir etti ona,
    Geçici yalan padisahlıktan kurtuldu, gerçek padisahlıga eristi,
    Asıl gerçek padisah simdi odur; çünkü Mecnun gibi bu delilige tutulmustur,
    Akıl ona bir bagdı, ayak bagı hem de; öylesine bagı çözdü koparıp attı,
    Hatırından dünyâ gamı gitti; gönlü sad oldu, âhiret zevkiyle sevindi,
    Gök gibi âlemin çevresinde dönmeye koyuldu; her solukta yüzlerce yem âlem seyretmeye
    basladı,
    Gece - gündüz her yanı gezip dolastı: on yıl sonra o Hak huylu padisah,
    8250, Ansızın deniz kıyısına geliverdi; bir soluk dinlenmek için oturdu,
    Abasını çıkarıp yamamaya, dikmeye koyuldu; bir yandan da asktan ates gibi yanmadaydı,
    Derken tesadüf bu ya, pâdisâhın kölelerinden bir bey geldi; onu görüp,
    A sultânım dedi, ne için padisahlıgı bıraktın da bu hâle düstün?
    Atlası, ibrisim libasları bedeninden sıyırıp attın da böyle köhne bir abaya burundun,
    Öylesine tacı - tahtı, devleti - bahtı, saltanatı, öylesine ululugu, devleti,
    Neden bıraktın da her yanda yoksul gibi dönüp dolasmaya basladın:neden yaptın bunu, söyler
    misin?
    Padisah hemencecik ignesini denize atı verdi,
    Balıklara, tez ignemi getirin diye bagırdı, buyruk verdi,
    O anda denizden yüzbinlerce balık, buyruguna uyup bas gösterdi,
    8260, Herbirinin agzında bir altın igne vardı; getirdiler, al diye padisahın önüne bıraktılar,
    Padisah ,yüzünü beye çevirdi de dedi ki: Bu padisahlık mı daha iyi, o padisahlık mı?
    Bey, hemen padisaha karsı yere kapandı da ey Allah haslarının haslarının da hası dedi;
    Edepten dısarı sözler ettim ama simdi utançtan kalakaldım,
    Kerem et de kulun özrünü kabul et; isin iç yüzünden haberim yoktu,
    Su hâlde, buyruklarıyla gögün döndügü erleri yermek yarasmaz,
    Gerçeklik, canına yoldassa, îmânının güçlenmesini istiyorsan,
    Allah erine karsı, yoksul, padisaha karsı nasıl davranırsa öyle davran, edebini koru,
    Onları kendinle kıyaslama; yolları - yordamları ask olanları hor görme,
    Onların önünde düs ki kalkasın, ondan sonra da dudaklarından sekerler, ballar dökülsün,
    8270, Yürü, varlıgından öl de onların sayesinde bey ol; Allah için olsun, Allah için, bu isi geciktirme;
    stemesen de ecel öldürür seni; ondan sonra da Allah'ya kavusamazsın,
    sini ölümden önce basar; yoksa ecel, kökünden söker, atar seni,
    Bedeni, cana pek sıkı baglamıslardır; kolayca ayırmak mümkün degildir,
    kisini birbirine iyice eklemisler, onları bagdastırmıslardır; amıca, hani iki kâgıdı birbirine
    yapıstırırlar ya, öyle iste,
    Kolay sanma da azar - azar, yavas - yavas birbirinden ayır onları,
    Yavas - yavas onları simdi ayırmazsan, derdine deva bulamazsın,
    Ölüm melegi saldırdı mı, bir organını bile saglam bırakmaz,
    Bedeni candan ayırdı mı, varlıgın, adam - akıllı yıkılır - gider,
    Canla gönül de beden gibi yıkılır; cehenneme, azaba ot olur, yem kesilir,
    8280, Su ömrü, canı bedenden azad edesin diye mühlet olarak verdi sana,
    Bütün Kur'ân, bu hâli anlatır; evliyanın sözleri de hep budur,
    Sana onları ayırmanın yolunu, apaçık, hem de bir - bir gösterdiler,
    Sen o buyrukları tutarsan, süphe yok ki can, bedenden ayrılır,
    Yüzünü Allah'ya tuttun da baskasından çevirdin mi, anlam bakımından o yana gitmeye baslarsın,
    Yavas - yavas Allah huylarıyla huylanırsın; yan - yön âleminden yansızlık - yönsüzlük âlemine yönelirsin,
    Geçici- âleme alıskanlıgını bırakır, Allah'dan gayriyi, basını tıras eder gibi keser - gidersin,
    bâdetle dincelirsin; ibâdetle binlerce murâdını elde edersin,
    Huyun, halkın huyunun aksi olur; ömrün, Allah'ya harcanır,
    Allah râzılıgından baska birsey aramazsın; Allah'dan baskasına kosup gitmezsin,
    8290, Halk, Allah'yı anıstan usanır; yeyip içmeye, yatıp uyumaya koyulur,
    Bu dünyâ sözlerini duydular mı, usançtan kurtulur, dirilir,
    Bunların aksine, Allah'yı dileyene, dünyâdan bahsedis, büyük bir sıkıntı verir,
    Dünyâ dedi - kodusundan utanır; sözlerden de nefret eder, dünyâdan da,
    Ama öbür âleme ait sözlere kulagını açar; o sözleri canla dinler,
    Balıklara yasayıs, denizdendir; topraktan olanlarsa toprakta biterler, toprakta gelisirler,
    Balıkların kıblesi denizdir; topraktakilerin Kâ'besi dag, ova,
    Gecelerle gündüzler, birbirlerine zıddırlar; bunu isteyen, onu istemez,
    Dünyâ ehli, cehenneme gider; âhiret ehli, nimetler sarayına,
    Hak ehliyse Hakk'a kavusur; çünkü ezelden de Hakk'ındı onlar,
    8300, Herbirinin duragı, kendine lâyık olan duraktır; herkese verilen karsılık, huyuna uygun olandır,
    Her ise, o ise lâyık bir karsılık vardır; cefa ehline nasıl olur da vefa gösterilir?
    Acınmıslara rahmet gelir; taslanmıslaravsa lanet yönelir,
    Zâlime nerden rahmet gelecek ; Onun lâyıgı mihnettir ancak,
    Ne ekersen, ancak onu biçer, devsirirsın; ne söylersen, onun cevabını isitirsin,
    CLXIII
    Alem, bir daga, insanların isleri, sözleriyse seslerin geri gelen, duyulan yankılarına benzer; kötüye kötü ses gelir;
    iyiye iyi ses, «Gerçekten de biz, en iyi iste bulunanın ecrini yitirmeyiz,»
    nsanlara verilen su karsılıgı, sesler gibi say; hani bagırıp çagırınca yankılanır, geri gelir,
    Ses kuvvetiyle bagırınca, yankısı da kuvvetli gelir sana,
    Arslanın kükreyisi, dagdan o - kükreyise lâyık bir yankıyla gelir,
    Tilkinin sesiyse, a iyi arkadas, ona uygun bir yankı yapar,
    Su isler de, hani her halde bizden meydana gelmede, tıpkı seslere benzer,
    8310, Yaptıgımız is, pek büyükse, Allah'dan karsılıgı da pek büyüktür,
    Ortaysa, karsılıgı da orta; azsa, karsılıgı da az,
    Kötülügü de böyle bil de kendine gel; kötülüge az segirt,
    Allah, cenneti iyi amellerden kurdu; cehennemi de çirkin islerden yogurdu,
    kisinin de aslı sensin, iyi dikkat et; hayrından o dogdu, serrinden de bu,
    Bu sebepledir ki cennette dal da, agaç da insan gibi diridir, söz söyler,
    Çünkü dipdiri ibâdetlerden, hayırlı islerden düzülüp kosulmustur; mü'minlerin soluklarından kurulup
    yüceltilmistir
    Tası, kerpici, ibâdettendir, Allah'yı anıstandır; kapısı, damı, coskunluktan, iyi düsüncedendir,
    Hâsılı cennet, diridir, onun kapısı da söz söyler, damı da,
    Sen de ziyankâr olmayı istemiyorsan ömrünü Allah'yı anmakla geçir,
    8320, Niceye bir havana uyacak, nefsine zebûn olacaksın; niceye bir cehennemde sad olacak
    gönlün?
    Sonunda uyanınca gamlanıp çok bagırır, feryâd edersin;
    Zâlimler gibi mahserde elini disler - durursun; amel defterlerinin dagıldıgı gün amansız korkuya
    düsersin,
    Ama o zaman feryadın fayda etmez; çünkü burda ne derdin vardı, ne aglayıp inliyordun,
    Tohumun bitecegi yerde, bilgisizliginden tohum ekmedin,
    Ekseydin birine yüzbin devsirirdin; bakırın, onun kimyâsıyla altın olurdu,
    Tohum bitmeyecek yere ne diye ekmeye kalkısırsın; eline ne geçecek ki?
    Tohum ekmeye iyice sarılmıssın ama öylesine ekmekten ne devsirebileceksin ki?
    Bilgisizliginden yel ölçüyor, poyraz biçiyorsun; bari sarap iç de esenles,
    Ask sarabını erlerden iste; ululugu, büyükiügü padisahtan dile,
    8330, Sarap kaynagı, Allah velîsidir zatı; onun gölgesi, âlemde, devlet kusunun gölgesine benzer,
    Yalnız onu, duygu gözüyle görme; onu kendin gibi, sıradan bir insan sayma,
    O, o kadar lâtiftir ki, meleklerden bile gizlidir; o, diri gönüllere, diri canlara candır,
    Allah sırrıdır o, sırsa gizlidir; onun ne duragı vardır, ne adı - sanı, ne de belirtisi
    Neye parmak basarsan, o padisaha sırtını döndürmüs olursun,
    Aklın - fikrin sende oldukça ondan uzaksın; kendini sarhos sayma, mahmursun sen,
    Yürü, kendinden yok ol da onu gör; çünkü sen hem cansın, hem her dînin nurusun,
    Varlıgın - benligin perdedir; yoksa sevgili, dilindeki söz gibi seninledir,
    Erlere akıl - fikir, akılsızlıkta, fikirsizliktedir; onlar, sevgiliyi gözsüz, görmüslerdir,
    Âsıkların perdesi, akıllı - fikirli olustur; kucaklasmaya, kavusup bulusmaya
    engel, akıl - fikirdir,
    8340, Görüsün egri de o yüzden benliktesin, sevgilinin güzelim yüzünden haberin bile yok,
    Sarab içmemissin de o yüzden aklın basında; kendine baglısın, sevgiliye degil,
    Bulusmaya kaabiliyeti olan, yok olup gitmis, ondan bir iz, bir eser bile kalmamıstır,
    Onun yüzünü görünce kendisinden geçmistir; gönlü, tavsan gibi av olup gitmistir,
    Öyle bir avcı beye av olmus, onun bakısının kılıcıyla yaralanmıstır,
    Kim âsık degilse hayvandır; beden bakımından diri olsa bile cansızdır o
    Asksız cana can deme; o, bedenin bugusuyla oynar ancak,
    Bedeni durdukça hareket eder; bedeni öldü müydü ondan hayat umma,
    Bu dünyâ yasayısı birkaç gündür; kendini bu yasayıstan tez kurtar da,
    Bu yasayıstan baska bir yasayıs bul; çünkü bu yasayıs, o yasayısa karsı ölümdür,
    8350, O yasayıs, lâtîf, ebedî, geçmisten de, gelecekten de kurtulmus bir yasayıstır,
    Geçmis, içinde bulundugumuz, gelecek zaman, ecele dek, bu cihanın hâlidir;
    O - bu, bedenler âlemindedir; yoksa orda ne suret vardır, ne ad - san,
    Ard da yoktur, ön de; sol da yoktur, sag da,,, ne üst vardır, ne alt, ne süphe vardır, ne inanç,
    Sarhos, kendinden geçmis, sasırıp kalmıs bir hâlde ruh âlemlerinde seyrân et,
    Bu sıfatlardan arındın mı, göklerin hepsi de ayagına bas kor,
    Ondan sonra ne âlemler seyredersin; Hakk'ın neliksiz - niteliksiz tecellîsini apaçık görürsün,
    Yokluktan kurtulur, varlık Kafdagı'na varırsın da ankaa gibi, kusların padisahı olursun,
    yiyi de parça - buçugun görürsün, kötüyü de; kendini, sayısız tüm olarak seyredersin,
    Cüz'i akıl, önünde hor bir hâle gelir; artık isin - gücün tüm akılladır çünkü,
    8360, ki dünyâyı da bir tek inci görürsün; gerçekte ne hayır görürsün artık, ne ser,
    Biri iki görmek, sasılıktır; bir görense velî olur,
    CLXIV
    Bire inananlar, bir bilenler neye baksalar bir görürler
    Bu sayı, bedenden meydana gelir; soluktan soluga bedene yardım, sayıdandır,
    Çünkü beden, dört unsurdan karılınıstır; sınıkları onaran yaratıcı, bedeni bunlardan
    halketmistir,
    Beden, altı yönede, bes duyguyla baglanmıstır; dıstan altın gibi görünür,içteyse bakırdır sanki,
    Degil mi ki sayılardan, zıtlardan dogdu, gönlü nerden birlikten sevinecek'?
    O yüzden de hep kendine bakar; ona bir, iki - üç görünür,
    Hani a saf kisi, sarı camdan bakarsın da bütün dünyâyı,
    Sarı görürsün; iyiler de sapsarı görünür sana, kötüler de,
    Sana âlemi sarı gösteren camdır; yoksa orda ne sarı vardır, ne gök,
    8370, Bedenini de bir cam, bir ayna say; sen boyuna ona bakıyorsun,
    Hâsılı sen, sayıdan baska birsey görmüyorsun; kimi, küfürdesin, kimi dinde,
    Kimi ikrardasın, kimi inkârda; kimi iste - güçtesin, kimi issiz güçsüzsün,
    Bir adam sence gerçek; bir adamsa münkir, zındık ,
    Sayıya baglanmıs olan bu bedenden kurtulmadıkça birlik dünyâsına ayak basamazsın,
    Yokluk âlemi, sayılardan dısarıdır; vasfı da zıtlardan tertemizdir118,
    O âlem, ruhlarda Allah'nın sırrıdır; hayâtın da aslıdır, genisliklerin de,
    O, olgunluk hâlinde, akıl ermez bir âlemdir; vasfı da dillere, dudaklara sıgmaz,
    Ulasanlar bile onu idrâkten âcizdir; hepsi de onun fakında kuslara benzer,
    Rasûl, âlemde onunla övündü; Allah'nın peygamberleri de bu yoldaydılar,
    8380, Yokun - yoklugun harfi okunamaz; bilgisi akıllarla anlasılamaz,
    lmi de, akılları da yok edeni anlar da o âlemin bagında - bahçesinde gezer,
    Agyar için oranın havasına yol yoktur; ulular ulusundan baskasını göreni bırak,
    O birlige agyar nasıl sıgabilir; öylesine nurda karanlık nasıl olabilir?
    Ondan baskası karanlık, oysa tamâmiyle nur; gündüzün karanlık geceyi kim görmüstür?
    sterse hepsi kus olsun, balık olsun, onun tuzlasında tuz olur gider,
    Asagılık kisiler gibi asagıların pesine düsme; canla - basla yoklugun, yoksulun çevresinde dön - dolas,
    O yoksulların sayesinde padisah olur, bey kesilirsin; asagılık kisilerle düser -
    kalkarsan asagılık bir hâle düser, hor - hakıyr olursun,
    Sonunda neyi arıyorsan o olursun: bedenin pesine düsüp kosma cansan,
    Bedenin, varlıgın, yolun perdesidir: hani Ay'ın görünmesine engel olan bulut gibi,
    8390, Perde bedendir; yoksa gönül alan sevgili, boyuna seninle düsüp kalkmaktadır,
    dostundur senin,
    Haraketin de boyuna ondandır, durusun da, Hak'tan baska ne içte kimse var, ne dısta,
    Sen, onun elinde - avucunda bir zar gibisin: her kapıda, her yörede seninle oynar - durur,
    Kimi üst eder seni, kimi alt: kimi isteyen hâline sokar seni, kimi istenen,
    Kimi asagılara atar seni, kimi yücelere; kimi alçaltır seni, kimi yüceltir,
    Bir lâhza bile elinden çıkmazsın; her zaman onun yüzünden bir baska hâldesin,
    Hak, böylesine ortadadır da senin haberin yok; yoksa adam degilsin de esek misin sen?
    Asagı âlem de o, yukarı âlem de; bu kadar apaçık meydanda da o yüzden gizli,
    Zâtı, sıfatlardan bilirler: sıfattan da zâtın yazısını okurlar,
    Göster bakalım; Allah'nın sıfatları nelerdir? yiden, kötüden, yerden, gökten,
    8400, Asagıdan, yukarıdan, önden, arddan, soldan, sagdan hiçbir sey yoktur ki onun
    sıfatlarına mazhar olmasın, herne görüyorsan hepsi de sıfatlarını izhâr eder,
    Tamâmiyle yok olan da, bir «sey» diye adlandırılan varlıklar da hayâle, süpheye yer yok ki
    onun sıfatlarıdır,
    Nereye yüz çevirsen, onun yüzünü görürsün: bütün âlemi onun kokusu tutmustur,
    Ondan ayrılmak, hiçbir suretle mümkün, degildir: peki, öyleyse senin bu çarpınıp çırpınman
    niçin?
    O senin avucunun içinde; seninse haberin yok da aptallıktan her yana bakıp durmadasın,
    Kamıs gibi heran o sekerle dolusun: su önünde, ama neyliyeyim ki susamamıssın sen,
    A sapık, susamaya bak; Allah'dan dâima bunu iste,
    A konuk, degil mi ki aç degilsin, ekmekten, kebaptan ne tad alacaksın','
    Var - git, canla - gönülle ask arayagör: yoksa sevgili ortada, ayan - beyan görünüyor,
    Çünkü onun güzelim yüzünü asksız görmeye imkân yoktur ey arayıcı,
    8410, Ask, gözdür Hakk'ı gören kisiye; ask bezentidir mezhebe, dîne,
    Ask, karanlık gecede mes'aleye benzer; kimde o mes'ale varsa, o görür sevgilinin yüzünü,
    Ask, can kusuna koldur - kanattır; ask, gökyüzüne merdivendir,
    Bütün varlık bedendir, asksa can gibi: cansızlar bile onunla yürür - giderler,
    Her sey askla var olmustur; yoksa asksız hepsi de yoktu,
    A yigit, kim âsıksa o, karanlıklarda Ayın ondördü gibi parıl - parıl parlar,
    Bizim zevkimize, nes'emize sâhib olmayan, kutlulugumuza nasıl erer?
    Askı olmayan akıl, donmustur, cansızdır; aksa bile gerçekte durmaktadır o,
    Erlerin seyirleri, seyranları, bedenleriyle, ebedîlik âleminde, ruhlar gögündedır,
    A arayan, sen askı ara; o yakındır sana, buyrugu da üstündür onun,
    8420, Askın heyecanı, iki gözü de açar; esrıdin mi de senden, ayrılıgı giderir,
    Hak asıkı, günes gibi parlar, dogar, aydınlatır âlemi; onun gününe ne yarın vardır, ne dün,
    Hak âsıkı, nurlar mâdenidir; yer yüzünde sırlar kaynagıdır o,
    Hak âsıkı, tek basına gezer - tozar: sevgilinin yüzünden baska birsey ne görür, ne anlar,
    Hak âsıkı, boyuna hayrandır; onun ruhu, sevgilinin sarabıyla sarhostur,
    Hak âsıkı, boyuna âh eder: o, askta bogulup gitmistir,
    Hak âsıkı, ölüyü diriltir; ruhu nereye gittiyse orda, nereye geldiyse o yerde ölü, hayâta
    kavusur,
    Hak âsıkı, tek binicidir, yarısı o kazanır; ama baskaları onu havasına uymus, kosup duruyor
    sanır,
    Hak âsıkı, ruhlara sarap sunar, onları sarhos eder; ruhu, bedenlerin elinden kurtarır,
    Hak âsıkının nuru, balkır - durur; kılıç gibi parlar, keser,
    8430, Hak âsıkı, gözleri açar; münkirlerle hayırlı kisileri ayırd eder, gösterir,
    Hak âsıkı, Allah'la kaaimdir; yakınlık mertebesinde dâima Allah'ladır,
    Hak âsıkınm arsı yücedir; Hak gibi hükmünü yürütür, buyrugunu sürer,
    Hak âsıkı olgundur, vefalıdır; ama onu sevmeyene de cefa eder,
    Hak âsıkı, varlıgın özüdür - özetidir: onun varlıgı, bütün varlıgın sırrının aslıdır,
    Odur kalan, ondan baskası yok olur - gider; odur en yüce, baskalarıysa asagılıktır,
    Hak âsıkı ,Rahman emîridir; âsıktan baskasıysa, seytana tutsaktır,
    Ama herkes, nerden aska erecek? Her yaya, nerden Damask'a varacak?
    Hakk'a ulasıncaya dek, bu yolda karanlıktan, nurlardan çok perdeler var,
    CLXV
    Ona ve soyuna Allah'ın salâtı, Mustafâ, «Gerçekten de Allah'ın,
    nurdan ve zulmetten yetmisbin perdesi var; onları bir açsa, zâtının lem'aları,
    onu gören herkesi yakardı» buyurmustur; bu hadîsi anlatıs,
    Yarısı nur, yarısı karanlık; bunlardan kim geçtiyse yüzlerce devlete ulastı,
    8440, Gökyüzünün de kutbu oldu, yeryüzünün de; iki âlemde de uludur, seçilmistir o,
    Karanlıklar perdeleri, bedenin vasfıdır; çünkü beden, kibirle, kinle, ben'le, biz'le dopdoludur,
    Cansa, nur perdeleriyle vasfedilmistir; insan, onlardan da geçti mi, ulasır artık,
    Her bölük, bir perdenin ardında kalmıstır; varlıgını o perdeye rehin etmistir,
    Çünkü o perde, onlara büyük görünmüstür; her bölük, bir perdeyi kendine mâbûd edinmistir,
    Hepsi pervane gibi, perdeyse sanki mum; o ortada, hepsi de onun çevresine toplanmıs,
    Sen ileriye yürü, perdenin ardında kalma; an - duru olduysan, tortudan geç,
    Nurlar perdesine varıncaya dek çok çalısman gerek,
    Oraya varınca da durma, oturma; Kelîm gibi ondan da geç,
    Isa gibi göge at sür de server ol, meleklere bey kesil,
    8450, Muhammed gibi iki dünyâdan da geç de Rahmân'ın cemâline mazhar ol,
    O, hiçbir gözün görmedigini gördü; âsıkların yolunu astı,
    Hiçbir kimse onun makaamına erismedi, o makamda tek olarak yalnız o vardı,
    Geri kalanlar, ondan baskaları, hep onun harmanının çevresindedir; biri, bir define, bir hazîne
    elde etmistir; öbürü o hazîneden bir pay,
    Hepsinden, tamâmiyle geçersen, iki cihan da candan kul - köle olur sana,
    Velîler, senden faydalanırlar; hepsi de ayagının altında can verir,
    Nurunla onları diriltmeni, onlara ebedî bir hayat vermeni isterler,
    Bir zerreyi, gökte günese çevirirsin, küçücük bir yıldızı Ay yaparsın,
    Lütuf, cömertlik mâdeni olursun; bütün varlıgın özü - özeti kesilirsin,
    Hepsi fanı olur, sen kalırsın; iki âlemde de buyruk yürütürsün,
    8460, Tertemiz zâtın, Hak'la daimi olur; devletin, Hak gibi daimî olur,
    Beden testinden ruh, cosa - köpüre su gibi akar da akar;
    Yasayısa esas olan, sonunda herkese kurtulus ihsanına kaynak bulunan o denize ulasır,
    Ondan sonra da katren, derya kesilir; asagıya da aldırıs etmez olursun, yukarıya da,
    Zâtının vasfı, varlık âlemi olur: bütün var olanlar, senden cömertlige erer,
    8470, Ölmedikçe bunu elde edemezsin: bedeni terket de tümden can ol,
    Bedenin gücünün azalması, canın güç kazanmasıdır: nankörlügü bırakmak, îman nûrundandır,
    Ecelden önce ölmek, Hak katında dereceni arttırır senin,
    CLXVI
    Allah'ın salâtı ona ve soyuna,
    Mustafâ, «Ölmeden önce ölün» buyurdu,
    Peygamber, bu hadîsi buyurdu: Kim diri kalmasını isterse,
    Onun, kendi varlıgından ölmesi, ölerek diriligin anlamını bulması gerek,
    Ölmeden tez ölün, göge agın da Ay'la günes sizi övsün,
    Ölen kisi, ölümsüz kaldı: bu dünyâda cenneti, pesin olarak aldı,
    Kim ölürse bugün, diri olur o, ölmeyense yarın yaman bir hâle düser,
    Dünyânın diriligi kalmaz, geçer: Allah lûtfuyla diri olansa ölmez,
    Gerçek yasayıs, ölmektir: dâima Allah'yla olmaktır,
    8480, Bu dünya sevgisini boslamaktır: ask atesiyle boyuna pismektir,
    Kendisinden kötülükleri gidermektir: bunu yapmayan kisi, ne kadar da uzaktır,
    yice bil ki ölmenin anlamı budur: Nefsini öldür de murdar olma, kurban ol,
    Kendinden kötülügü sür; gerçek olmayan herseyden vazgeç,
    Sarp bir istir, bunu yapabilir misin: yalnızca bu yola gidebilir misin?
    Varlıgınla ulu olamazsın; gözsüz olarak o Ay yüze bakamazsın,
    Yol almıs, varıp ulasmıs, canını Hak nuruna karmıs kisiyi istede,
    O, seni ulu Hakk'a ulastırsın: korkulu köprüden kolayca geçirsin,
    Gerçeklikle onun etegini sımsıkı tut da o, seni Allah'ya dek götürsün,
    Tikeni bırak, gülünü al; hepsinden vazgeç, bana gel,
    8490, Ben o yola iyi bir kılavuzum: sen benim sütümü iç; sütüm agızdır benim,
    Gözlerini ben açayım da bir iyice gör: baskalarıyle ne vakte dek ugrasıp duracaksın?
    Dünyâda ne varsa sana bildireyim: seni tümden Hak'la doldurayım,
    Hızır'ın su içip nefsini biçerek diri kaldıgı denizden sana, içireyim de kurtul: onun gibi Allah
    yolunu bul,
    Yeri bırakıp göge ag; karanlık yere nur gibi in,
    Rahmetinle geceyi gündüz et; kudretinle gündüzü geceye çevir,
    Sen neyi hükmedersen o olsun; az bile gelirse, katında bol olsun,
    Onun etegini tut, ondan ayrılma; kendini görme; sen - ben diye söz etme,
    Kendini, benligini unut, onu bil; kendini yitir, onu bul,
    8500, Dünyayı kendinden sürersen o âlemde bin âlem görürsün,
    O denizde ne balıklar vardır; Allah sana o sudan içirirse,
    Denizin içindeki balıkları görür, onlarla hasir - nesir olursun,
    Sen de o denizde balık kesilirsin; ne istersen hemen elde edersin,
    O denizde, ölüm nedir, görmezsin, ne var diye sormazsın, hepsini seyredersin,
    Ordaki sözler, olanı yerinde, nasılsa öylece görmektir; göz gördükten sonra sormak da ne?
    Orda dilsiz - agızsız sular içilir; o yesillikte kanatsız uçulur,
    Cennette nur yenir, nur içilir; cennetteki zevk, huriler yüzündendir,
    Cennetin tohumu namaz, yerleri, evleri niyaz olmustur,
    Ordaki kuslar, zikirden dogmustur; hepsi de dâima kısı - yazı orda geçirir
    8510, Allah'yı anıs, cennette kus olup uçar; Allah'yı anan kisi, bahtlı kisidir,
    Kim bu tohumu ektiyse fazla - fazla, kat - kat devsirir; cennette sevinçli bir halde oturur,
    Dînini arttır da diri kal; küfrünü arttırma; ite dönersin,
    Gerçeklik, îman, canların canıdır; kisi, bu nurla Müslümandır,
    Askı çok ve güçlü olmayanın gerçekligi, pınar gibi kaynamaz,
    Gerçeklik suyu az olunca kurur - gider; çok degildir ki deniz gibi her yanı bürüsün,
    Allah'dan yardım görseydi, yagmur yagınca biter - yeserirdi,
    Gönlünden gerçeklik bagı - bahçesi bitseydi kökü, önceden kurumazdı,
    Kâfir olan nefsini o, önceden kesip biçti; çünkü nefis o, Allah'ya varmadan yolunu vurmaya kalktı,
    Ama o diri er, Allah'ya can verdi de nefis, Allah yolunu urmadan onu tümden tepeledi,
    8520, Bunu kim yaptıysa korkusu kalmadı; cennete girdi, sarabı içti; böyle bil bunu,
    O sarabı içti ki tertemizdir o sarap; ondan iç ki nurun ta kendisidir o sarap,
    Bedenden geç ki canını bilesin; can gözünü aç ki canlılardan olasın,
    Allah der ki: Bana gelirsen, gönlün neyi dilerse elde edersin,
    Kendini bırak, bana sarıl; kendini unut, beni bul,
    Ben ki Allah'yım, senin kimin - kimsen olayım; birine bin vereyim,
    Hangi damla bu denize gelirse kendinden kurtulur, deniz olur
    Önce ikiydi; ama damla, deniz oldu mu, bir olur - gider,
    Yürüyüp, akıp denize gelmeyen damla, askla kaynayıp deniz olamaz,
    Bil ki günes, yel, onu yer - gider; birazcık bile yaslıgı kalmaz,
    8530, Yer de yel gibi onu emer; deniz o damlayı ne vakit sorar ki?
    Birsey kalmayınca kimi sorsunlar: yok olan seyi nasıl görsünler,
    Sehir vardır da onun için sen, o sehirde oturursun: ne dilersen orda bulursun,
    Kendini bil ki Allah'yı bilesin; ölmeyesin, ebedî diri kalasın,
    Senin varlıgın Allah kudretidir, onu senden uzak sanma: senden ayrı degil, kör kalma,
    Beden candan diridir; cansa Allah'dan; dâimi diri Allah'ya kavusmayı canından iste,
    Gerçi Hak, yoktan, yokluktan, bir solukta yüzlerce âlem yaratır, buna gücü
    bâdet etmesen de sana yüce mertebe bagıslar; kadından asagı bile olsan seni er yapar,
    Suçunu ibâdetten yeg kılar: mücâhede etmesen de Ledün bilgisini sana bagıslar,
    En asagılık köleyi Cemsîd, en hor zerreyi günes eder,
    8540, Cehennemi cennete döndürür; Kâ'be'yi ates tapınagından beter bir hâle kor,
    Allah'nın kudreti pek büyüktür: iki âlem de onun oklugunda bir oktan ibarettir,
    Onun isi, sırrı dile sıgmaz; ben az sözü yeter bulayım da sözü tüketeyim,
    Türk dilini tam bilseydim sözle bütün bunları gösterir, söylerdim,
    Halka sözle bildirirdim: onlar da yarınki günü, gözle görürlerdi,
    Ama isterseniz farsça söyleyeyim de siz de bizim buldugumuz kimseyi bulun,
    Türkçe, rumca söylemeyi bırak; çünkü o terimlerden yoksunsun,
    Ama farsça, arapça söyle: çünkü o iki dilde de hos bir halde at kosturmadasın,
    Sır, söze bile sıgmıyor; akıl terazisi nerden tartacak onu?
    Biri, sırrı harfle sözle anlatabilseydi, dagı da yel, saman çöpü gibi titretirdi,
    8550, Harf, testiye benzer, sırsa deryadır sanki; deniz, testiye sıgar mı hiç?
    Nasıl olurda o deniz, su tuluma sıgar ste onun içindir ki söz söyleyen,
    Allah'nın vasfında âciz oldu, dilsiz oldu,
    Farsçadan, arapçadan da geç; çünkü Hakk'ı dille vasfetmeye kalkısmak, oyuna girismektir adetâ,
    Ona ait sözü yüz dille söylesem, onu, onun sözünü gene de dille anlatamam,
    Lüleden akan sudan deniz bilinebilir mi? Günes, zerreden anlasılabilir mi?
    Meger ki o, dilsiz olarak, yolu - izi olmayan bir yoldan gizlice sana söylesin,
    O zaman, kaynak nasıl topraktan cosarsa, senden de söz cosar: o cosusla çeviklesirsin,
    Bilgisi de gönlünden akar; onun lûtfuyla, letâfetiyle bedenin de akar - gider,
    Onu can gözü görür, ten gözü degil; is, can isidir, bedenden geç,
    Hak sırrını dedi - koduda arama; o sırra erince de sus; söyleme,
    8560, Sarftan, nahivden vazgeç de mahvolmak yoluyla ona kavusmaya bak,
    Kalem buraya eristi de kırıldı; ev onun yüzünden yıkıldı; kapı paramparça oldu,
    Ne ön kaldı, ne ard, ne üst kaldı, ne alt; ne sol, ne sag var, ne kuru var, ne yas,
    Soyunduk, çırçıplagız, hiçbir seyimiz yok; bırak bizi, hiç kesilenle hiç becellesme,
    Herseyi terkettik, su kesildik; belirtisi bile görünmeyen sarapla yıkıldık - gittik,
    Önünde bir sekil gibi görünüyoruz ama iyi bak, ne suretimiz var, ne seklimiz,
    Hayvan, tuzlaya düsünce tuz olur gider; orda görünen sekil, hayvan degildir artık,
    A bilen kisi, o, tümden tuz olur; onda tuzdan baska hiçbir sey kalmaz,
    Onu kazana atarsan sekli, sureti erir - gider,
    Böylece de tam olarak anlasılır ki onun sekli - sureti yokmus, tümden tıızmus o,
    8570, Benim bu kitabım, o tuzlaya benzer; tümden anlamdır; Kur'ân'ın sırrıdır,
    Kim canla buna gönül verirse o, Kur'ân'ın anlamında mahvolur - gider,
    Onda eriyen, onunla akar - gider; ırmaga düsen katre gibi hani,
    Nereye akarsa ırmak, o da onunla akar; gül de ondan biter, gelisir, açılır, feslegen de, lâle de,
    O eriyisle sen de onun aynı olursun; onun ask denizinde bir dalga kesilirsin,
    Suretten kurtulur, anlamın ta kendisi olursun; artık suretlere bakmazsın, onlara önem vermezsin,
    Hattâ suretler, seninle bulusmaktan kaçarlar; hepsi de senin nurundan çekinirler,
    Çünkü ates, nurla söner; isterse o ates binlerce yıgının tutusmasından meydana gelmis olsun,
    A inancı tam olan, lütfet de bunu isit; cehennem, mü'mine apaçık seslenir;
    Allah için olsun der, tez geç üstümden; gerçeklik nuruyla sönüp yok olmayayım,
    8580, Ates, mü'minlerin nurundan söner; nüm da gene can nuru alır, kendine kavusturur,
    Bil ki suretleri yıktın mı, Ay gibi, günes gibi karanlıga düsman oldun,
    Mesnevi, görünüste harflerden meydana gelmis bir surettir; su gibi, kabın içine girmis, sana kapla
    sunulmustur,
    Ama o, suretlere âfet kesilmistir; mekânsızlık âleminin bilgisine hem güç olmustur, hem gıda,
    Mesnevi, suretlerden ayrıdır, mânâ âlemindendir; Mesnevi günestir, baska kitaplarsa yıldız,
    Günes, nur saçtı mı bütün'yıldızlar görünmez olur,
    Çünkü can üstündür, bedense ona alt olmustur; ama her ikisi de istenen, özlenen denizde
    mahvolup gitmistir,
    Söz, bu siirlere sıgmaz; sır, bunlardan utanç duyar,
    Tiken, gül bahçesinin yoldasıdır, ikisinin de duragı, yurdu birdir ama,
    Tikende gülün güzelligi yoktur; gül bahçesi tikenden anlasılmaz,
    8590, Ama ne çare var, sen söyle; söz tikeni o gül bahçesinden de ayrılmıyor iste,
    Duygunun zevk alması, zihinlerin tad duyması için o anlam, agızdan sözsüz çıkmıyor,
    O kadarı anlasılıyor ki bu tiken, ezelden beri gül bahçesiyle berâbermis,
    Bunu anlamak, yaratanı, sanatından, yaratılanlardan anlamak gibi yardımcı oluyor bize,
    Parıl - parıl parlayan bir nur olan bu sözü ara, anlamaya bak; çünkü arayan, tezce aradıgını bulur,
    Bu Mesnevi, tamâmiyle ögüttür; kim bu bagla baglanırsa, ona estir, dosttur,
    CLXVII
    Mesnevi - han Sırâceddin, bir gece, rüyasında, sırrı kutlu olsun, Celebi Hüsameddîn'i, Allah aziz sırrıyla bizi
    kutlasın, Mevlânâ'nın kutlu, tertemiz türbesinin bas ucunda, ayakta duruyor gördü; elinde de bu Mesnevi
    vardı; güzel ve yüce bir sesle, tam bir zevkle okuyor, bu siiri, mübalagalarla övüp anlatıyordu, Sonra yüzünü
    Sırâceddin'e dönüp bu Mesnevî'yi dedi, bundan sonra benim okudugum gibi okumalısın, O sırada kendisi de
    bunu vasfeden bâzı beyitler okumustu, Uyanınca o beyitleri unuttugunu anladı; yalnız su bir beyit hatırında
    kalmıstı :
    Kimde göz varsa, görüs varsa bunu görmüstür:
    Bu nazmın üstüne hiçbir nazım olamaz,
    Bu beyit de aynı vezinde oldugu için teberrük yoluyla beyitlerin arasına yazıldı,
    O seçilmis mürîd, Mesnevi - hânımız Sırâceddin, rüyasında gördü,
    Küçüklügünden beri temizdi, zahitti: dindardı, muvahhitti, ibâdet ehliydi,
    Baskaları gibi kaba sofu degildi; irfandan dâima nasibi vardı,
    O gerçek er, evliyaya âsıktı, yokluk yolunda bilen, anlayan kuvvetli bir erdi,
    8600, Hakk'ın Husâm'ı, o yüce padisah, türbenin bas ucunda ayakta duruyordu,
    Veled'in Mesnevî'sini eline almıstı: onun beyitlerinden hos bir hâle gelmis, esrimisti,
    Bir toplulukta onu halka okumakta, cosmakta, zevklenmekteydi,
    Ondan sonra yüzünü ona döndürüp dedi ki: Bu günden böyle, açık - gizli,
    Bunu benim gibi oku, bu sözle din yolunu aç,
    Derken bu zevkle, kendi karihasından bal gibi, seker gibi tatlı, güzel beyitler söyledi,
    Sırâceddin, uykudan uyanınca, o hatsiz - hesapsız, o pek çok beyitten,
    Hatırında yalnız bir beyit kalmıstı, öbürlerim unutmustu,
    O beyit de sudur; iyice dinle de o yoldan, o duraktan koku al:
    «Kimde göz varsa, görüs varsa bunu görmüstür: Bu nazmın üstüne hiçbir nazım olamaz,»
    8610, Hem söz, hem hâl eri olan öyle bir padisah, öyle bir Abdal'ın serveri,
    Nazmımız hakkında böyle buyurduktan sonra; ki bu sözün üstüne kimse bir
    söz söyleyemez;
    Artık hayâlden, zandan, vehimden geç de gözünü aç, böylece de güzelce anla;
    Bu kitap, o denizden ne incilerdir, nasıl inciler, a arayan, bunlardan baska bir inci arama,
    Bu incilerin biri, ikiyüz cihâna deger; ne mutlu bunları elde etmek için candan çalısana:
    Bu nazmı gece - gündüz okuyana, böylece de bu sözlerle Rabb'in tapısına erene,
    Çünkü bu, arayana kılavuzdur: mâkânsızhk âlemini gösterir,
    Gönül yüzünü görmeleri için yolcuları, duraga götürür,
    Ey Veled, Mesnevî'n kılavuz oldu da adın, o yüzden, gögün yücesine agdı,
    Herkesi göge çeker, agdırır, seytanı bile huriye, melege döndürür,
    8620, Onun yüzünden seytan huriye döner; salt karanlık, bastan basa nur kesilir,
    Gücünü bu sözden tanı: bunu, hiç kimse kıyasla anlayamaz,
    Meger ki Allah, söyleyip dinleyisin ötesinde, lûtfuyla, keremiyle bir yol göstere de,
    Sonu olmayan âlemde onu, kendine çeke;
    Gök gibi, yer gibi binlercesi, o günese karsı hor - hakıyr bir zerredir hani, onu, o âleme götüre,
    Yoksa o âlem, ne anlatılabilir, ne vasfa sıgar: akıldan da dısarıdır, vehimden de, süpheden de,
    O âlemin sırrını dil yoluyla arama; ararsan onu bilemezsin,
    Ayak, buraya bastı mı, yürümekten kaldı demektir; neliksiz - niteliksiz âlemle ayaksız yürünür,
    Ezelden hürlerden olan kisi, bu sırların kokusunu duyar,
    Kimin bu kitapla Cinsiyeti yoksa ,bil ki o, iki âlemde de hayvandır,
    8630, Esekliginden buna heves etmez de bu anlamlardan uzak kalır, mahrum olur,
    Bir hayvandır ki ota düskündür; sonunda da ot gibi telef olur gider,
    Pislik gibi nefret edilir ondan; temiz kisiler kâtında tiksinilen bir kisidir o,
    Sonunda köpekçesine ölür; esek gibi balçıga kakılır - kalır,
    sterse kardes olsun, ogul olsun, degil mi ki bu aska düsmemis:
    Bence seytan gibidir onlar, gazebe ugramıslardır; ayıplı esek gibi hordur, sürülmüslerdir onlar,
    Benden nasiplen lanettir: ölümleri en iyi nimettir onların bence,
    Benim yakınım, benim gibi olandır: nimetler, keremler sahibine kavusmak isteyendir,
    Onun ünsiyeti, kendisiyle degil,
    Allah'yladır; onun gözü kendinde degil, Allah'ya kavusmaktadır,
    Canla - gönülle arayısa düsmüstür; balçıktan tiksinir, kaçar,
    8640, Arayısta nefsi, gönül sahibinin ayak bastıgı topraga kurban eder,
    Boyuna ölüme dogru yürür - gider: her solukta ölümden azıklar, bagıslar gelir ona,
    Yoklukta varlık bulur, yasayıs bulur: hattâ onun hayâtı, ölümün ta kendisindendir,
    Ölüm, yokluk, ona Allah'yı anıstır, namazdır; ölümü yüzünden ona,
    Allah'dan bagıslar gelir,
    Varlıktan kaçar da sarhoslugu, kendinden geçisi yüzünden ebedî olarak kararsız bir hâle
    düser,
    Yoklugu canla - basla yurd edinir; bu sıgınakta tehlikeden kurtulur,
    Her ne söylerse Hak'tan söyler; Hakk'a canla - gönülle kosar
    Onun katında dünyadan bahsedilemez; sözü, ancak can âlemine dâirdir,
    Agzından hikmet ve ilim dogar; yeri - yurdu, dâima Allah askıdır,
    Gönlü, hikmetler kaynagıdır; tertemiz canı, Hak nîmetlerini saçar - döker,
    8650, Sözü de, hâli de Ma'rûf gibi yücedir; cihanın müskülen, ona apaçıktır,
    yi de, kötü de ona görünür, gizli kalmaz; ne söylerse, gördügünü söyler,
    Sözü birisinden, bir kitaptan aktarma olmadıgı gibi kıyas yoluyla da degildir;
    isi, aslından temele oturmustur,
    Dünyâ karanlıklarında muma benzer, anlatır, bildirirken can bagıslar,
    Bu âlemde Hak mazharıdır; kendisine uyulur; Âdem gibi halîfedir,
    Kim bu çesitse, odur benim yakınım; odur derdimin dermanı, yaramın melhemi,
    Gönül derdine dermandır sanki; boyuna Tann'ya kavusmayı diler o,
    ki gözüm, onun ayagının bastıgı topraktır; o, erkegin rûhununda kıblesidır, kadının ruhunun da,
    Ne mutlu o kisiye ki dervisler için bütün yakınlarını terkeder,
    8660, Söylenmesi gereken ne varsa söyledim; birçok seçilmis inciler deldim,
    Sen tümden inanırsan Hak yolunu sana gösteririm de gidersin,
    Yalnız nefsini öldürmeye iyice niyetlen de acıdan da kurtul - gitsin, eksiden de,
    Bir bak hele, nefis ne yüzden çullanmıs sana; gör de düzenleri açıkça anlasılsın sence,
    O, hüküm yürütmekte, sense hükmüne girmissin: kendisi gibi seni de mahrum etmis,
    O, buyruk sahibi olmus, sen tutsaga dönmüssün; seni zincirsiz o yana, bu yana sürüyüp durmada,
    Böylesine paha biçilmez bir ömrü, o alçagın ugruna yitirip gidiyorsun,
    O lanetlenmis, gıdadan güçlenir: kes gıdasını, önüne kan dök onun,
    Açlıkla gıdâlandır onu, ekmekle degil: çünkü bu derdin dermanı odur,
    Onu dünyâ lezzetinden mahrum edersen âhiret tadlarından yüzlercesine kavusursun,
    8670, Hiçbir suretle murâdını verme onun, dilegine kavusturma onu; boyuna gamdan, eziyetten baska birsey verme
    ona,
    Onun gıdasını mihnetten ,mesakkattan düz - kos da yalvarıp yakararak namaza koyulsun,
    Aç kal: isin sonunda, birçok nimetlerle doyarsın,
    Bu nıeyvayı az ye de âhirette Tuba agacının meyvaları çok - çok sunulsun sana,
    Varını - yogunu, malını - mülkünü terkedersen, kıyamet gününde yüzlerce misli verilir,
    Yemeden-içmeden, uykudan vazgeç,uyanık dur da sonunda o yüzü göresin, o kavusmaya eresin,
    Allah gıdasını açlıkta ara da geriye döndügün vakit gözü tok dönesin,
    Su ince yolda dikkatli yürü de gerçekleyiste tek kisi ol,
    Yola riyâzatsız adım atma da peygamberler gibi yücel,
    Mustafa, açlıgın ta kendisi, yüce kisilere yemektir buyurdu:
    8680, Gerçek erin bedeni, onunla dirilir; boyuna meleklere yoldas olur, es kesilir,
    Avcılar, doganı, köpegi aç tutarlar, yiyeceklerini, içeceklerini az verirler,
    Açlıkla avlar tutup avcıya getirmelerim saglarlar,
    Avlanmayı aç ister; avlanmaya girisir; üst olur; avını avlar,
    Tok köpek, nerden av avlayacak? Toklugu, ona bir bag olur,
    Tokluk onu avlanmaktan baglar, arslanlık gösteremez,
    Sen de tıpkı bunun gibi, nefse az ekmek ver de gizli avları avlasın,
    Hiçbir vakit dilegini verme; bedenden ayır onu da can istegine düssün,
    Çabucak yokluk tasıyla tasla onu: yok olduktan sonra acınmıs olur o,
    Savas gürzüyle basına vurmazsan Allah seni, kullardan saymaz,
    8690, O yalnız, seninle yoldas oldukça Allah'ın lütuf konagına yol bulamazsın,
    O murdardır, murdarla yola düsme; tertemiz âlemde ayaksız kos, yürü,
    Elbiseye bir pislik bulasırsa, gerçekten de namaza engel olmaz mı?
    A sevap uman, görünen pislik, namaza engel olursa,
    O murdarlıgın aslı - esâsı olan, sevgiliye yakınlasmaya, ona kavusmaya engel olan iç murdarlıgı,
    elbette daha üstündür,
    Ondan tamâmiyle arınmadıkça nasıl olur da Mesih gibi göklere agabilirsin?
    Dısını, namaz için arıt, içini de niyaz için arıt,
    Dısın tertemiz oldu mu, içini de tertemiz bir hâle getir,
    Çünkü insanın aslı dıs - bas degil, içtir, gönüldür; bas yele benzer, içse kanada,
    Ayakla binlerce yılda aldıgın yolu, kanatla daha önce, hemencecik alırsın,
    8700, Beden, yolda ayakla yürür; cansa Allah'ya kanatla uçar,
    A bilgin, can kanadı asktır, canı oraya asksız nasıl uçar;
    Kimin askı fazlaysa kanadı da güçlüdür; bizce de su bellidir ki çok, azdan daha üstündür,
    Kim daha fazla âsıksa daha ilerdedir; herkesten daha iyidir, daha ölçülü - düzenli,
    Hak yolunda âsıklar, saf- saftır; arddaki saf, öndekinden ders alır,
    Bu safların önündeki imamsa, Hakk'ın vuslat mihrabında tektir
    Herkes ondan feyz alır, oysa Hak'tan: o, burçlardan da üstün bir derecededir, yedi kat gökten de,
    Ahmed gibi dereceleri asmıstır: gözünü bir olan Allah güzelligiyle doldurmustur, gözünde baska sey
    yoktur onun,
    Hak'ta mahvolmus, o dîdâra garkolup gitmistir; onun zâtını baskaları gibi sayma,
    Sekli baskalarına benzer, su halk gibidir bedeni, onlar gibi yer, içer,
    8710, Beden bakımından yeryüzündedir ama sırrı, Arsı da asmıstır,
    Kim o yüzü perdesiz gördüyse solmus, porsumus bile olsa dirilir,
    Hem de sonunda gene ölecek, varını - yogunu baskaları alacak bir hayâtadegil, ebedî hayâta erer,
    Hak'tan gelen dirilik, ebedîdir; günes gibi aydındır, parlar, parlatır - durur,
    Hak'la ebedî olarak bakiydin canlara hem sarap olur, hem sâkıydir,
    Hersey, gerçekte onunla diridir; hersey ölür - gider, diri olarak o kalır,
    Ölüm karanlık, nûrsa hayattır: nur, su karanlıklardan gitti mi,
    Dünyâ da ölü bir hâlde kalır, dünyâdakiler de; çünkü sevgilinin yüzü gizlenmistir
    onlardan,
    Çünkü hersey, onun nuruyla doludur: hepsine de nur, o günesten gelir,
    Bu seyler, evlere benzerler: Allah nurunun vurmasıyla aydınlanmıslardır,
    8720, Nurunu onlardan gizledi mi, hepsi de cansız kalıba döner,
    iyiden - kötüden, pisten - temizden ne v arsa hepsi de helak olur - gider,
    Böylece de arılıgın, yasayısın onlardan olmadıgının, egreti bulundugunun bilinmesini saglar,
    Egretiydi, gene aslına gitti; günesin ısıgı, günes degimlisinden nasıl ayrılır?
    Hersey onun nurundan mahrum kalınca hepsi de ölüp gitti, yalnız Hak kaldı,
    Ama nurda yok olan can, yokluktan sonra nurda varlıga erer,
    Böyle kisinin zâtı, lâtif ısıklardandır: tümden asagılık kisileri de aydınlatır, yüce kisileri de,
    Öyle bir nura yokluk eremez; çünkü o Hak'tandır, Hak'tan özgeye gitmez,
    Allah durdukça o da durur; dâima Tann'yla bâkıydir,
    Bedeni yok olur, ölür - giderse canı, mekânsızlık âleminde saltanata kavusur,
    8730, Balıktan Simâk'a dek herseyi nûrlandırır: mü'minlere cenneti bagıslar, hurileri ihsan
    eder,
    Can cihanında vali olur; herkes alçaktan yürür, oysa yücedir,
    Sayıdan kurtulur velî olur; onu da Ali gibi Allah arslanı bil,
    Peygamberleri onda görebilirsin; sana perdesiz görünürler,
    Hiçbir sey ondan dısarda degildir: iç âlemin yolundan sana yüzlerce âlem bagıslar,
    Çünkü Hak onunla, onsuz degil; onun kapısını seç, orda dur,
    Allah, yere, göge sıgmam, beni orda arama:
    Ama mü'minlerin gönüllerine sıgarım: canla onların kapılarını bir iyice çal,
    O gönüllerde beni bulursun da sulardan da kurtulursun, topraklardan da buyurdu,
    A arayan, seyhin etegini tut: çünkü Hak, o dilden söylemekte,
    8740, Onun isi de tümden Hak'tandır,sözü de:soluktan soluga gerçek bir gönülle ondan ders al,
    Böylece o dersle öne geçersin, bütün önde gidenlere ulasır, onlara katılırsın,
    Yeter artık, bundan böyle susayım: agızsız olarak o saraptan içeyim,
    Yönsüz - yöresiz yöne, kimi gönül yolundan, kimi sözle çok sala verdim, çok seslendim,
    Kimin talihi kutluysa tahttan, taçtan geçer,
    Hak için dünyâdan bezer: o pazarda dükkân arar,
    Yokluktan geçer, varlıga ulasır; varlıktan - benlikten geçip Allah vuslatına yol alır,
    Buna son yoktur; sus ey Veled: aynayı kilimin içine koy,
    Bu cana can katan sözlere altıyüz doksan yılında baslandı dostum,
    Rabîulevelin ilk günü söze baslanmıstı: uzun sürdüyse uzun sayma, usanma,
    8750, A övünen er, Cumâdelâhıra ayının dördüncü günü de sona erdi,
    Yol - yordam, bu defterle tamamlandı: bundan sonra daha neler gelir bakalım,
    Buna ne son vardır, ne bitim; âyet tamamlandı, bitir artık,
    Âyet bitince namaz tamamlanır: degil mi ki sarhos oldum, kadehi elimden bırakayım,
    8754, Artık ne oksayayım, ne azarlayayım: degil mi ki kitap bitti, dudagımı yumayım,
    8
    -Zi'l -Hıccet'ül-Harâm l394-
    Alıntı Semazen.net
    İLİM BİR NOKTA İDİ CAHİLLER ONU ÇOĞALTTI
    İNSANLAR VAV GİBİ DOĞAR BİRAZ DOĞRULDUKLARINDA KENDİLERİNİ ELİF ZANNEDER
    HER ŞEY ELİFLE DÖNÜYOR ELİFE DÖNÜYOR
    KORKAKLIKTA AR İLERLEMEKTE ŞEREF VE İTİBAR VAR
    İNSAN KORKMAKLA KADERDEN KURTULAMAZ


    Elif lâm mîm sâd. Bu, sana, kendisiyle (insanları) uyarman için ve mü’minlere öğüt olarak indirilmiş bir kitaptır. Artık ondan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın. (Araf, 1,2)

  5. #5

    Durum
    Offline
    Üyelik tarihi
    Oct 2011
    Mesajlar
    238
    Teşekkür / Beğeni
    @

    Standart Cevap: Sultan Veled-İbtidaname

    Rahman razı olsun hocam

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •